Mersin’de yaşanan bayrak yakma olaylarından bu yana Türkiye’nin birçok yerinde çeşitli linç girişimleriyle karşı karşıyayız. Hatta öyle ki
özellikle TAYAD’lılara karşı Trabzon’da, Kaymaz davasında Eskişehir’de, Ermeni Konferansında, Orhan Pamuk davasında meydana gelen
saldırılarla bu tür linç girişimleri vaka-i adiyeden olmaya başladı. Sol gazete satan gençlere, bildiri dağıtmakta olan TKP’li bir gruba,
Sakarya’da afiş asanlara yapılan saldırı ise bu tip olaylarla daha sık karşılaşacağımızın bir göstergesi. İşin ilginci milliyetçi basında TKP gibi
ulusalcı damarı ağır basan bir politika güden yasal bir partinin bile “terör örgütü,” provokatör ve yasadışı sıfatları ile birlikte ele alınıyor
olması. Daha çok PKK ve Kürtlere yönelik olarak ortaya çıkan bu saldırılar, hedef skalasını giderek genişletmeye başladı. Kamusal alanda
kendisini ifade etmeye çalışan her türlü muhalif girişim bir provokasyon olarak addediliyor. Ulusal medyada dahi birçok saldırı, linç
girişimi milletin sabrını taşıran provokasyonlara karşı vatandaşın “haklı” tepkisi olarak yer alıyor.
Okuyucuyu fazla yormadan diyeceğimizi baştan söyleyelim. Bu, “vatandaş tepkisi” olarak gündeme gelen linç girişimleri, önceden
organize edilmiş, yasadışı eylemlerdir. Her ne kadar ortalama Türkiye vatandaşının sıradan faşizm dediğimiz mefhumdan çok fazla azade
olduğu iddia edecek değilsek de, bu linç girişimlerinin arkasında yatan asıl neden, milliyetçi hareketin içindeki belli bir grubun bunu yeni
bir strateji olarak gündeme getirmek istemesidir. Daha doğrusu vatandaşın yapmasını istediği davranış şekline bir rol modeli sunmasıdır.
Elbette ki, şiddet hayatın her alanında karşılığını buluyor. Şiddetin hayatımızda artan yeri ve değişen, yoğunlaşan şekilleri uzun bir
zamandır birçok kişinin malumu. Bu şiddetle beraber saldırgan bir milliyetçilik tüm farklı ruh halleriyle oldukça yaygın bir olgu uzun
zamandan beri. Ancak şunu da teslim etmek gerekebilir ki milliyetçiliğin en önemli kaynaklarından bir tanesi olan Kürt meselesinin en
sert günlerinde dahi bu tür linç girişimleri ve sıradan insanların doğrudan mobilizasyonu örneklerine pek rastlanılmamıştı. Bu yeni
gelişmeler, linç girişimleri, vatandaşın işi eline alması gerekliliği, “şer odaklarına” sokakta, mahkeme salonlarında, gazetelerde haddinin
bildirilmesi gerekliliği; AB süreci, milliyetçi hareketin içinde ortaya çıkan farklılaşma ve Kürt hareketinin içine girmiş olduğu yeni süreç ile
çok ilişkili gibi gözükmekte.
MİLLİYETÇİ HARAKETTE BİR DAMAR: TOPYEKUN TAARRUZ
Milliyetçi hareket içerisinde her zaman belli bir takım ayrımlar, çatışmalar ve gruplaşmalar olmuştur. Bu hareket, diğer herhangi bir
harekette olduğu gibi, hiçbir zaman monolitik bir yapı arz etmemiştir. Ancak son dönemlerde ülkücü hareket içerisinde önemli bir takım
kıpırdanmalar ve hatta çatışmalar yaşanmaktadır. Bu hareket içerisinde her daim bir takım farklı sesler ve hatta yapılanmalar olmuşsa
da, son zamanlarda yaşanan gelişmeler bu tür ayrışma ve çatışmaların önemini gündelik politika açısından arttırmaktadır. MHP ve ülkücü
hareket içerisinde gittikçe güçlenen bir damar bu güne kadar zorlanarak da olsa sürdürülmekte olan “mutedil,” “anlayışlı,” “sağduyulu”
hareket etme tarzını eleştirmekte, daha net bir ülkücü tavrın geliştirilmesi gerekliliğini gündeme getirmeye çalışmaktadır. Bu damar
özellikle son seçim yenilgisinin yarattığı itki ve Kürt Sorunu tartışmaları, Ermeni Meselesi ve AB karşıtlığı ekseninde gittikçe
güçlenmektedir. Özellikle son dönemde Kürt karşıtı ırkçı-öjenist bir söylem dar internet sayfalarından dışarıya taşmaya başlamaktadır. Bu
söylem ve MHP’de iktidarda olan gruba muhalif önemli miktarda ülkücü, milliyetçi harekete farklı bir yol haritası çizmek için hummalı bir
uğraş içerisindeler.
Bu noktada politik önerme ve söylem içerisinde ortaya çıkan bu iki ayrı tavırı da göz ardı etmemek gerekmektedir. Bunların başında AB
ve Kürt sorununa yaklaşım farkı gelmektedir. MHP merkez yönetimine muhalif olan ve kendini daha çok Yeniçağ gazetesinde ifade eden
anlayış AB ve ABD’ye karşı net bir karşı duruş oluşturmak arzusundadır. MHP merkezi ise halen hükümet ortağı iken oluşturduğu “onurlu
üyelik” perspektifini sürdürmekte ve ABD’ye ilişkin de net bir tavır içerisinde değildir. Merkez yönetimin dışında kalanlar AB sürecinde
ortaya çıkacak tepki ve kızgınlığa ağızlarının suyu akarak bakmakta ve MHP’nin bu süreç içerisinde bu tepkiyi ıskalama olasılığı karşısında
kızgınlıklarını arttırmaktadırlar.
Bahçeli’nin çektirdiği “Turuncu Devrim-Mor Menekşeler” adlı propaganda filminde 3 Kasım seçimlerine giderek Türkiye’yi Soros
devrimlerinden koruduğunu iddia etmesi, karşı taraftan Türkiye’yi teslimiyetçi AKP’ye hediye ettiği argümanıyla karşılanmıştır. Yine
Bahçeli’nin Türkiye’yi bir çiçek bahçesine benzetmesi ve vatandaşlık bağına dayanan bir kültürel milliyetçilik üzerine sözler sarf etmesi
muhalifleri çileden çıkarmıştır. Ancak Bahçeli bu eleştirilere rağmen söylemini değiştirmemektedir. Muhalifler ve gazeteleri soya ve ırka
dayalı milliyetçilik vurgularını arttırmakta, AB ve ABD karşıtlığını hergün gündeme getirmekte, Türk milletini devletin bekaasının
tehlikede olduğuna dair uyarmakta ve harekete geçmeye çağırmaktalar. Yine MHP merkezi 6-7 Eylül olaylarını sahiplenmezken,
muhalifler 50 sene önce yaşanan utanç günlerini gazetelerinin birinci sayfasından “Rum-Yunan ihanetlerine duyulan asil öfkenin dışa
vurumu” olarak nitelemişlerdir.
Bu grubun AB karşıtlığı sadece yapısal uyum programlarından ve “demokratik açılımlar”dan da kaynaklanmamaktadır. Yine ABD karşıtlığı
sadece bu ülkenin Kuzey Irak’ta yürütmekte olduğu politikalardan da kaynaklanmamaktadır. Türk halkının değerlerini yozlaştırdığı
düşünülen kapitalist ekonomiye de son derece eleştirel bir yaklaşım söz konusudur. Öyle ki, küreselleşme karşıtı gösteriler ve çatışmalara
dahi sempati ile bakılabilmektedir. Latin Amerika’da son zamanlarda iktidara gelmekte olan yeni rejimlere sempatiyle yaklaşmaktadır. Zira
bu yeni rejimler ABD’ye karşı milliyetçi bir cephe oluşturmakta, milli kaynakları değerlendirmekte, IMF’cilere, libarellere ve
küreselleşmecilere inat ulusal bağımsızlığı savunmakta ve “gerçek-milli Solcu liderler” tarafından yönetilmektedir. Anti-emperyalist ve
ABD karşıtı bu çizgi ve uygulamaya konulan politikalar milliyetçi cenahta imrenilerek takip ediliyor. Bu politika önerilerinin odağında ise
iki unsur yer almakta. Bunlardan ilki bol milli soslu bir anti-emperyalizm, diğeri ise acz içinde olduğu iddia edilen milli ve devlet
refleksinin yeniden ortaya çıkarılması. Muhalifler liberal ve “iyi çocuklar” merkezli ülkücü imajından rahatsız olmakta ve küreselleşmenin
yok etmekte olduğu milli kültür ve duyarlılıkları yeniden açığa çıkaracak girişimlerde bulunulmasını talep etmektedirler. Bu kapitalizm
eleştirisi elbette kapitalistlerin yabancı olduğu ve ülke kaynaklarını talan ettiği durumlarda açığa çıkmakta ve sertleşmektedir. Yoksa
sistemin özüne dair bir eleştiri elbette mevcut değildir. Ancak milliyetçi hareket artan oranda bir kapitalizm eleştirisini gündeme
getirmeye çalışmaktadır. Emperyalizm ve özelleştirme karşıtlığı “Türklere karşı uluslararası çapta oluşturulmakta olan büyük komplo”
içerisinde gündeme getirilmekte ve kolay alıcı bulacak bir popülist söylem oluşturulmaktadır.
“ACİL BİR İHTİYAÇ: MİLLİ REFLEKSLERİN DİRİ TUTULMASI”
Kapitalist sisteme karşı geliştirilen eleştirel söylem geçmişin bir özeleştirisini de gündeme getiriyor. Zira devletin korumasını birinci sıraya
getiren acil ihtiyaçlar, komünizme karşı savaş içerisinde sistem eleştirisini geri plan itmişti. Bundan dolayı sistem karşıtı söylem
milliyetçilere tekrar hatırlatılmaya çalışılıyor. MHP’nin varolan yönetiminin devlet politikası olduğu iddiasıyla birçok uygulama ve
politikaya ses çıkarmadığını dile getiren muhalifler, bu durumda ülkücü bir politika veya örgütlenmeye ihtiyaç olmayacağını
hatırlatmaktadırlar. Sistem karşıtı politika arayışı içerisinde olan bu söylem ise daha çok devleti tahkim edecek radikal çözümler
arayışındadır. MHP’nin artık kemikleşmeye başlamış yüzde 8-10’luk oy potansiyelini patlatması için önerilen AB’ci, mozaikçi, liberal politika
ve söylemin hızla terk edilmesidir. Bu söylem içerisinde ana vurgu, özellikle postmodern olarak adlandırılan yeni zamanlarda sistemin
insanları yabancılaştırarak milli, dinî, ahlaki ve insani değerlerden yoksunlaştırması ve insanları gerçek bir “idealist duyarlılıktan”
uzaklaştırmasıdır. “Ya onuru ya da konforu, ya ekmeği ya da erdemi” seçmek zorunda bırakılan genç kuşaklar milli değerlerden
uzaklaştırılarak esir alınmaktadır.
MHP merkez yönetimine hakim kesim özellikle kurumsal siyasi elitlerin hoşuna gidecek şekilde ne kadar değişmiş olduklarına dair
yürüttüğü söylem ve politikalarına halen devam etmeye çalışmaktadır. Bundan dolayı ülkücülerin sokakta bir güç olarak ortaya
çıkmalarına ve “serserilik” yapmalarına pek iyi gözle bakmamaktadır. Yine ülkücü gençliğin kontrolsüz bir biçimde tepkisini sokakta
göstermesinden de pek hoşlanmamaktadır. Kongreler de bu yönetim altında muhaliflerin deyişiyle “yangından mal kaçırır” gibi
yapılmakta ve ülküdaşların kendilerini ifade kanalları işlevsiz kılınmaktadır. Bu noktada MHP’nin siyaseten kendisini ifadesi de birçok kez
profesyonellerce ayarlanmaktadır. Siyasetin merkezine oynayan bu grubun aksine muhalifler ve onların gazetesi Yeniçağ, Türklerin gün
geçtikçe azınlık durumuna geldiği ve devletin tamamen iktidarını kaybettiği bir Türkiye’de, ülkücülere ülkenin geleceğine sahip çıkmak
için çağrıda bulunmaktadır. Birçok yerdeki milliyetçi hareketlerde olduğu gibi Türkiyeli muadilleri de kendi ülkelerinde azınlık ve mağdur
durumuna geldiklerinden dem vurmaktadırlar.
Sayısız örnekten bir tanesini seçecek olursak Abdullah Özdağan Yeni Çağ’daki 20 Şubat tarihli yazısında turizm sektöründen önemli
miktarda bir paranın PKK’nın kasalarına aktığını iddia etmektedir. Zira tatil beldelerinde kadın ticareti, uyuşturucu ticareti bunların
elindedir. Bu yörelerde mekan sahibi olmakta, işadamlarını haraca bağlamakta olan PKK artık işi büyük şehirlere kadar genişletmiştir. Bu
paraların hepsi Türk askerine mayın ve mermi olarak geri dönmekteymiş. Ancak asıl önemlisi Özdağan’ın kurmuş olduğu nedenselliktir.
PKK ortamı boş bulmuştur, çünkü “Türk kökenli teşkilatların operasyon yapılarak demir parmaklıklar ardına konması” onlara bu olanağı
sağlamıştır. Yani aslında bu tür pis işlerin Türkler tarafından yapılmamasıdır sorun. Türk mafyası içeride olduğu için, emniyet ise yeni
mevzuat gereği eli kolu bağlı oturmaktadır. Bundan dolayı PKK’lı oluşumlar iddiaya göre Türkiye’yi kendi aralarında pay etmişlerdir. Bu
“zehri” vücuttan ya devlet atacaktır ya da birileri her şeyi devletten beklemeyerek ortaya çıkacaktır. Yazar her ne kadar birinci şıkkı tercih
etse de ikinci şık, yani birilerinin ortaya çıkması milliyetçi camianın asıl olarak beklediği tercihtir. Nitekim Özdağan’a gelen bir okur
mektubu Trakya’ya bu sefer PKK değil, Kürtlerin kanserli hücreler gibi nasıl yayıldıklarını anlatmaktadır. Artık Türkler kapıları açık rahat
yaşayamamaktadır. Okur tam direnişin artık başlaması gerektiğini dile getirerek, adını listenin başına yazdırmıştır. Özdağan da sivil
inisyatifin nasıl gelişeceğinin bu örnek ile ortaya çıktığına işaret etmiştir.
Türkçe’nin dahi yozlaştığı, bayrağına sahip çıkanların cezalandırıldığı, ve “bölücülerin pervazsızca faaliyet gösterdiği bir ülkede”
yaşanıldığını iddia eden milliyetçiler bir teyakkuz durumu oluşturmaya çalışmaktadır.
“İÇ DÜŞMANA” KARŞI TEYAKKUZ! TEYAKKUZ! TEYAKKUZ!
Türkiye İşgal Altındadır. Ülkenin sokakları PKK’lılara, Kürt kapkaççılara, medyası “mütareke” basınına, üniversiteleri de komünist
teröristlere teslim olmuştur. Milli kültür yozlaşmakta, milli duyarlılıklar uluslararası bir komplo sonucu yok edilmektedir. MHP yayınlarını,
milliyetçi hareketin çıkardığı farklı dergileri ve ülkücü internet sitelerini şöyle bir gözden geçirecek bir kişi böyle bir sahne ile
karşılaşacaktır. Ahmet Bekmen’in ifade ettiği gibi teyakkuz çağrısı “Türk milliyetçiliğinin en kullanışlı, esnek malzemesi olarak”
nitelenebilecek bir çağrıdır.* Milletin maddi ve manevi bekasının tehlikede olduğu şartlarda ortaya çıkan teyakkuz çağrısının temel
dinamiklerine dikkat çeken Bekmen, gayet doğru bir noktaya parmak basmaktadır. Zira milliyetçi hareketin söylemini yakından takip
edecek bir kişinin bu sahnede karşılaşacağı ikinci unsur Mütareke dönemi benzeri bir dönemde yaşanıldığı iddiasıdır.
Küreselleşme, ülkenin bağımsızlığını tekrar aşındırmaya başlamış, uzun süre önce kurtulunmuş olan soysuz kozmopolit kültür yeniden
popüler hale gelmiş, iktisadi bağımsızlık vatan kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesiyle teker teker elden çıkmaktadır. Hatta Yeniçağ
gazetesi yabancılara satılan vatan toprağının yüzölçümünü de okuyucularına düzenli olarak duyurmaktadır. Bu noktada milliyetçi hareket
mütareke dönemi milli sembollerini de elinden geldiğince kullanıma sokmaktadır. Bu noktada milliyetçi söylemin karşıtı olarak soldan
daha çok liberallerin hedef tahtasında yer alması da anlamlıdır. Zira adı geçen gazete övgüler düzdüğü Latin Amerika’daki yeni rejimlere
ilişkin dizi yazısının tam ortasına büyük harflere “satılmış liberaller utansın” damgası vurmuştur. Soldan birçok unsur, örgütlenme ve kişi
milliyetçilerce anti-emperyalist ve hatta milli tavırları öne çıktığı oranda saygıyla anılırken böyle değerlendirilen herhangi bir liberale
rastlamak bu söylem içerisinde oldukça güçtür. Mütareke döneminde mandacılığı gündeme getiren ve milli iradelerini kaybedenler,
bugün ülkeyi AB’ye sokmaya çalışarak aynı rotada çalışmaya devam etmektedir. Hatta Yeniçağ’ın ilk çıkmaya başladığı zamanlarda
merkezci ülkücü gençler tarafından hastanelik edilen İsrafil Kumbasar, “onurlu üyelik” lafzıyla AB’ci kesilen milliyetçileri de ihanetle
suçlamaktadır. Bu noktada elbette ki teyakkuz çağrısı daha bir önem arz etmektedir. Zira milli kimliklerin, kişiliklerin, hayallerin
kaybedilmesi milliyetçilerin içine dahi sirayet etmiştir. Bundan dolayı bu dönemin sloganı da geçmişte olduğu gibi “ya tam bağımsızlık, ya
ölüm!” olmalıdır. Ve milli reflekslerini yeniden kazanacak olan millet, kendi mukadderatına sahip çıkmalıdır.
Bahçeli, ülkücü gençleri sokaklarda çatışırken görmek istemediğini söylerken, Ümit Özdağ ve diğer önde gelen muhalifler, ülkücü
gençliğe sık sık seslenerek ülkelerine sahip çıkmalarını istemektedir. Hatta bazı önde gelen “muteber” şahsiyetler ele odun almanın
zamanının geldiğine işaret etmekteler. Her ne kadar Ülkü Ocaklarının yönetimi merkezin sözünü dinler gözükse de, ülkücüleri sokağa
davet eden çağrılar önemli bir karşılık buluyor. Hatta daha da ileri gidilerek düğünlerde derneklerde silah atanlara karşı beliren tepkiye
şüpheyle yaklaşan milliyetçiler, “silahsızlanma kampanyalarının” PKK’ya yarayacağını dile getirmişlerdir. Veli Küçük, Korkut Eken, Sadettin
Tantan ve birçok ülkücü sima, silahsızlanma çağrılarını yurdu savunmasız bırakacak çağrılar olarak nitelemiş ve Silahlı Kuvvetlerin
yetersiz kalacağı durumlarda son sözü Türk milletinin söylemesi gerektiğini belirtmiştir. Vatandaşın silahlanmasına ve milletin
mukadderatına silahlı güçle sahip çıkmasına bu olumlu atıfı marjinal bir gruba ait olarak görmek de mümkün değildir. Yukarıda anılan
isimler Türk siyasetinde etkin noktalarda görev yapmış şahsiyetlerdir. Ancak isteyenlere günümüzden de bir örnek vermek mümkündür.
Trabzon Valisi Hüseyin Yavuzdemir 11 Şubat 2006 günü Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında manşetten verdiği mülakatında benzer
sözler sarf etmiştir. Valiye göre PKK Trabzon ve Karadeniz civarına gelememişse bunda halkın silah sevgisi çok büyük rol oynamıştır.
İsteyene silah ruhsatı verdiklerini dobra dobra söyleyen Yavuzdemir devletin ceza veremediği durumlarda “ihkak-ı hak” gereği vatandaşın
ceza keseceğini söylemektedir. Ve röportajında bu durumu olumlamaktadır. Yani uzun lafın kısası vatandaşa biçilen bu misyon devletin
önemli kademelerinde de taraftara sahiptir.
AB’YE UYUM SÜRECİNİN KIŞKIRTTIĞI “SÖZDE” VATANDAŞLAR
Bu çağrılara cevap verecek bir tabanın olduğunu aslında son zamanlarda ortaya çıkan olaylar göstermektedir. Mersin’de bayrak hadisesi
ile başlayan ve daha sonra Trabzon’daki linç girişimleri ile devam eden olaylar münferit olarak kalmadı. Her şeyden önce üniversitelerde
geçen öğrenim yılının son ayları ve özellikle Haziran ayı İstanbul ve Ankara başta olmak üzere milliyetçi saldırılarla geçti.
Üniversitelerdeki bu saldırıların en önemli özelliği ’80 öncesini hatırlatmasıdır. Yani saldırganların birçoğunun doğrudan üniversite
dışından gelmeleri ve üniversite ile hiçbir alakalarının olmamasıdır. Üniversite çevrelerinde de çeteler biçimde dolaşarak Solcu bildiği
öğrencilere saldıran bu grup, üniversitede potansiyel sempatizanlarına ulaşmaya çalışmamıştır. Bu tür organize saldırılar 2005’in yaz
ayları boyunca da yaşanmaya devam etti. Örneğin İnsan Hakları Derneği’nin Güneydoğu’ya doğru gerçekleştirdiği yürüyüş boyunca belli
merkezlerde sözde “vatandaş” tepkileri örgütlenmekte gecikmedi. Yine Eskişehir’e alınan Uğur Kaymaz’ın davasını izlemeye gelenlere yüz
kişilik milliyetçi grubun saldırısı yerel dinamiklerin dışında mobilize edilen ve taşınan bir kitlenin varlığına delalet etmektedir. Yine geçen
yaz yaşanan “İmralı’ya Yürüyüş” esnasında otobüs taşlayanlar ve “6-7 Eylül Sergisini” basanlar bu tür girişimlerin diğer örneklerini
oluşturdular. En son 2006 Ocak ayının son günlerinde Erzincan Ulalar beldesinde ve Ordu’da yaşananları da eklemek gerekir. Buralarda
meydana gelen saldırıları milliyetçiler şöyle açıklamaktadır. AB dayatmaları sonucu yargıya yapılan müdahaleler nedeniyle vatandaş
adalete olan güvenini yitirmekte ve müdahaleyi artık kendisi yapmak zorunda kalmaktadır. Bundan dolayı İşçi-Köylü gazetesi gibi “tahrik”
yapan gençlere jandarma ve kolluk güçleri engel olamayınca bu provokatörlere derslerini vatandaş vermek zorunda kalmıştır.
Milliyetçilerin iddiasına göre bu gelişmelerin, yani vatandaşın sabrının taşmasının altında AB’ye uyum yasalarının suç oranını patlatması
yer almaktadır. Bu argüman birçok vesileler ile milliyetçi söylem içerisinde yer almakta, genişleyen özgürlükler ortamı millet için bir
tehlike, kaos ve terör ortamı olarak tarif edilmektedir. Yine Özdağ’ın bir yazısında ifade ettiği şekilde değil terör örgütleri kapkaççı çeteler
dahi polisleri sokak ortasında dövmeye başlamıştır. Bunun nedeni de AB üyeliği sürecinde “dengesi bozulmuş” olarak nitelediği insan
hakları anlayışının devleti acz içinde bırakmış olmasıdır. Bir suç çağı olacağı küreselleşmenin gidişatından belli olan 21. yüzyıla Türkiye,
polisin yetkilerinin elinden alındığı, suç karşısından güçsüz bırakıldığı bir ortamda girmektedir. Milliyetçiler geçtiğimiz ay intihar eden
polislerin ölüm nedenlerinin başında polislerin elini kolunu bağlayan ve yakaladıkları suçluları tekrar sokağa gönderen AB uyum
yasalarını göstermişlerdir. Eğer devlet gereken önlemleri almazsa halk doğal olarak kendi önlem ve cezalarını gündeme getirecekir.
Bu noktada vatandaşa yapılan teyakkuz çağrısı daha bir anlamlı olmaktadır. Çünkü vatandaşın işi ele alıp, eli kolu bağlanmış devletine
sahip çıkması meşru bir milli davranış biçimini almaktadır. Bu içinde yaşamakta olduğumuz konjonktüre uygun bir taktik olarak gündeme
getirilmektedir. Bu noktada Orhan Pamuk’lara, Ermeni Konferansı’na karşı mahkeme koridorlarında açtıkları davalarla, Konferansta
yaptıkları çıkışlarla salonlarda seferber olanlarla, sokaklarda milletin düşmanlarına saldıranlar, kendi alanlarında düşmana karşı aynı
cephede savaşmaktadırlar. Devletin engel olamadığı teröristlere karşı sokakta ülkücü gençler “vatandaş” kıyafeti içerisinde ona buna
saldırırken, Özcan Yeniçeri de savaşların kelimeler, görüntüler ve sözler ile yapıldığı bir çağda eli kalem tutanları cepheye çağırmaktadır.