Y. Doğan Çetinkaya MakaleAkademik1908 Devrimi’nin grevleri: Hürriyetin sınırlarını zorlayanlar

1908 Devrimi’nin grevleri: Hürriyetin sınırlarını zorlayanlar

Umut-Sen / 4 Eylül 2026

by Y. Doğan Çetinkaya
2 kez okundu

1908 grevlerinin izini bir ömür süren
sevgili hocam Yavuz Selim Karakışla’nın
aziz hatırasına…

Bu yazıyı 2026 Ağustosu’nun son günü bitiriyorum. Bugün Türkiye’de işçi sınıfı hareketinin önemli bir damarı olan Umut-Sen aynı zamanda sınıfın ve hareketinin hafızasını da önemsediği için benden 1908 grevleri üzerine bir yazı istedi. Zira sınıfın iradesini önemseyenler için “vardık, varız, varolacağız” bir bütüne işaret eder. Nitekim bir tesadüfün eseri olmayarak işçi sınıfı tarihi büyük oranda sınıfın kendisi tarafından yazılmıştır. Her ne kadar 1968 sonrasında bu iş büyük oranda benim gibi “entellere” kalmışsa da aslında sınıf kendi tarihine de mücadeleye girdiği ilk günlerden itibaren sahip çıkmıştır. 1908’in Ağustos ve Eylül aylarına yayılan bu grev dalgası hem devrimin hem de bütün toplumsal tarihimizin en önemli “hadiselerinden” bir tanesini oluşturur. Uzun yıllar 1908 çalışmış bir insan olarak doğrudan bu grevler üzerine bir yayın yapmamış da olsam yumuşak karnım olduğu için hem de teklifi getiren sınıf hareketinin sokaktaki bir temsilcisi Umut-Sen olduğu için oturdum klavyenin başına. Birgün aydınların veya bir takım “uzman”ların bu işlerde de sınıftan rol çalmadıkları günleri görebilmeyi umarak başlayalım konumuza.

Artık 1908’in, Türkiye tarihyazımında uzun yıllar boyunca yapıldığı gibi bir devrim olduğu inkar edilmiyor. 23 Temmuz 1908 denildiğinde akla uzun yıllar sadece II. Meşrutiyet’in ilanı, Kanun-ı Esasi’nin yeniden yürürlüğe girmesi, seçimlerin yapılması, Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılması ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasal iktidarın merkezine doğru ilerleyişi geldi. Anlatının başlıca aktörleri genç subaylar, bürokratlar, saray ve siyasal seçkinlerdi. Böyle bakıldığında yaşananları bir anayasal restorasyon, askerî-bürokratik müdahale, hatta bir çeşit darbe olarak görmek de mümkündü. Ki sağcılar, muhafazakarlar ve liberaller de zaten öyle gördü. Bazıları da değişim, dönüşüm onlara göre “ilerici” ise aktörleri bunlar da olsa “devrim” dediler. Fakat bir olayın devrim olup olmadığını yalnızca devletin tepesinde meydana gelen değişikliklere bakarak ve egemen sınıfın temsilcilerinin iradesine odaklanarak anlayabilir miyiz?

Oysa 1908’e aşağıdan baksalar karşılarına bambaşka bir manzara çıkacaktı. 23 Temmuz’u takip eden günlerde Osmanlı toplumunun farklı kesimleri yalnızca yeni rejimi kutlamak için sokaklara çıkmadılar; kendi taleplerini dile getirmeye, toplantılar düzenlemeye, cemiyetler kurmaya, gazete çıkarmaya, seçimlere müdahil olmaya, boykotlar örgütlemeye, gösteriler yapmaya ve grevlere gitmeye başladılar. Yani aşağıdakiler sadece “şakşakçı” değildi. 1908 üzerine daha önce yaptığım çalışmalarda özellikle vurgulamaya çalıştığım dönüşüm şuydu: Kitlelerin daha çok pasif biçimde seferber edildiği bir siyaset tarzından, insanların doğrudan ve aktif biçimde siyasete katıldığı yeni bir döneme geçiliyordu. Mitingler, yürüyüşler, gösteriler, grevler, boykotlar, seçim kampanyaları ve kitlesel törenler siyasetin olağan araçları haline geliyor, gündelik hayata ait görünen meseleler hızla kamusal ve siyasal sorunlara dönüşüyordu.

1908’in bir toplumsal devrim olduğunu gösteren tek gelişme elbette grevler değildi. Ancak Ağustos ve Eylül aylarına yayılan büyük grev dalgası, bu dönüşümü gözle görülür hale getiren en çarpıcı örneklerden biriydi. Çünkü birkaç hafta içerisinde, imparatorluğun birbirinden çok farklı bölgelerinde ve işkollarında çalışan binlerce insan, daha birkaç ay önce düşünmesi bile güç olan şeyleri yapmaya başladı. Bir anlamda devrim, insanların neyi mümkün gördüklerini değiştirmişti.

Birkaç haftada değişen bir dünya

Osmanlı İmparatorluğu’nda grev 1908’de icat edilmedi. 1870’lerden itibaren iş bırakmalar, ücret mücadeleleri ve çeşitli işçi protestoları görülüyordu. Ezilenlerin direnişleri ve eylemleri ise çok daha öncelere gidiyordu. Fakat 1908’de yaşanan şey niceliksel bir artıştan çok daha fazlasıydı. Kadir Yıldırım’ın Osmanlı çalışma hayatına ilişkin kapsamlı dökümünde 1872-1922 arasında tespit edilen 352 grevin 143’ü yalnızca 1908 yılında gerçekleşiyordu. Başka bir hesaplamada ise Meşrutiyet öncesindeki yaklaşık kırk yıllık dönemde saptanan grevlerin sayısı doksanlar düzeyindeyken, 1908’in yalnızca birkaç ayına 143 grev sığıyordu. Bu rakamlarda asıl dikkat çekici olan 143 sayısının kendisinden çok zamanın sıkışmasıdır: On yıllara yayılan bir mücadele repertuarı birkaç hafta içinde olağanüstü biçimde yoğunlaşmıştı.

Dönemin insanları da bu tuhaf hızın farkındaydı. İkdam gazetesi, Eylül 1908’de, daha iki ay önce “grev” kelimesinin bile pek bilinmediğini, şimdi ise gazetelerin birkaç sütununun grev haberleriyle dolduğunu yazıyordu. İngiliz konsolosluk raporlarında da benzer bir şaşkınlık vardı: Eski rejimde işçilerin gösteri yapması, haklarını istemesi veya ücret artışı talep etmesi neredeyse hayal edilemezken, anayasanın ilanıyla birlikte daha iyi koşullar için harekete geçmeye başladıkları kaydediliyordu. Burada devrimlerin temel özelliklerinden biriyle karşı karşıyayız. Devrimler yalnızca kurumları değiştirmez; insanların kendi güçleri hakkındaki düşüncelerini de değiştirir. Daha önce değişmez görünen ilişkilerin değiştirilebileceği, tek başına yapılamayan bir şeyin birlikte yapılabileceği, otoritenin sorgulanabileceği fikri toplum içinde yayılmaya başlar.

Bu nedenle 1908’de olan biteni basitçe “özgürlük geldi, işçiler de greve çıktı” şeklinde okumak yetersiz kalır. Daha derinde gerçekleşen şey, mümkün olanın sınırlarının değişmesiydi. Hürriyet yalnızca gazete okuyabilmek, seçimlere katılabilmek ya da Meclis’in yeniden açılması demek değildi; işçiler bu kavramı kendi gündelik hayatlarına tercüme ettiler. Madem hürriyet gelmişti, çalışma saatleri neden aynı kalmalıydı? Madem istibdat sona ermişti, patron nasıl işçiyi keyfî biçimde kovabiliyordu? Madem insanlar artık haklarından söz edebiliyordu, işyerinde aşağılanmak neden doğal kabul edilmeliydi? Ücret, izin, iş güvencesi, çalışma zamanı ve örgütlenme neden tartışılamasındı? Hürriyet işyerinin kapısında durmadı.

Grev öğrenilen ve yayılan bir eyleme dönüşüyor: “Bütün Cephelerde Grev”

Engin Berber’in İzmir liman işçileri üzerine çalışmasında kullandığı “domino etkisi” ifadesi bu dönemi anlamak açısından son derece kullanışlıdır. Grev artık yalnızca belirli bir işyerinde yaşanan ihtilaf değildi. Bir yerdeki işçiler harekete geçiyor, başka yerlerde çalışanlar bunu görüyor, haberler gazeteler aracılığıyla dolaşıyor ve “demek ki yapılabiliyormuş” duygusu yayılıyordu. Başka bir ifadeyle 1908’de grev yalnızca çoğalmadı; toplumsal olarak öğrenildi.

Selanik bunun belki de en çarpıcı örneğidir. Kadir Yıldırım’ın aktardığı tabloya göre Eylül ayında şehirde grev adeta her yere yayılmıştı. Journal de Salonique 13 Eylül’de “Bütün Cephelerde Grev” başlığıyla çıkıyordu. Un fabrikalarında, fırınlarda, demiryollarında, tramvaylarda, sabun fabrikalarında, tütün mağazalarında, otel ve restoranlarda, Reji fabrikasında grevler vardı; telgrafçılar, matbaa işçileri, marangozlar, terziler, ayakkabıcılar, pastane çalışanları, mağaza komileri ve tenekeciler de harekete geçiyordu. Bir gazete işi alaya alıp bu gidişle yakında ilkokul çocuklarının da okula gitmemek için greve çıkacağını yazmıştı. O gazete şakası aslında devrimci durumun çok iyi bir tarifidir: Grev istisnai bir hareket olmaktan çıkmış, toplum içerisinde dolaşan bir davranış biçimine dönüşmüştü. 1908 grevleri üzerine bilgi toplamayı ve yazmayı ömrü boyunca bırakmayan sevgili hocam Yavuz Selim Karakışla tarihimizin ilk politik grevini de 1908’de Selanikli garsonların yaptığını bulmuştu.

İzmir’de 11 Ağustos’ta başlayan liman işçileri grevi ise bu yeni hareket biçiminin sonuç verebildiğini gösteriyordu. Grevden önce günde 12 saat çalışıp 0,88 dolar kazanan işçiler, üç günlük mücadele sonunda 8 saat çalışıp 1,22 dolar kazanmaya başladılar. Çalışma süresi üçte bir oranında azalırken günlük gelir yaklaşık yüzde 40 artmıştı; saat başına kazanç bakımından artış çok daha yüksekti. Böylesi bir kazanımın etkisini tahayyül etmek zor değil. İşçiler yalnızca greve çıkılabileceğini değil, grevin kazanabileceğini de görüyorlardı. Üstelik söz konusu olan herhangi bir işyeri değildi. İzmir, Osmanlı dış ticaretinin başlıca merkezlerinden biriydi; liman işçileri işi bıraktıklarında yalnız patronlarının cebini değil, bütün bir ticaret ağını etkileyebiliyorlardı. İşçi sınıfının gücü her zaman sayısal büyüklüğünden kaynaklanmaz. Bazen ekonomik dolaşımın kritik bir noktasında bulunmak, birkaç yüz işçiye binlerce kişinin sahip olmadığı bir güç kazandırır.

“Hepinizi kovarım” dedi, mağaza boşaldı

Devrimin işyerindeki otorite ilişkisini nasıl değiştirdiğini gösteren en güzel mikro-hikâyelerden biri Orosdi-Back mağazasındaki grevdir. Yasin Taşkın’ın yayımladığı Louise Salmon mektupları sayesinde olayı neredeyse içeriden izleyebiliyoruz. Şirket yöneticilerinden Salmon, Eylül 1908 sonunda ailesine yazdığı mektupta İstanbul’da adeta bir “grev hastalığı” yaşandığından yakınıyordu. Tramvaylar, Tütün Rejisi, gümrükler, Ereğli madenleri, Anadolu Demiryolu ve başka hatlar peş peşe durmuş, posta ve ulaşım aksar hale gelmişti. Salmon için bu bir “hastalık”tı; fakat tam da bu yakınma, devrimin toplumsal boyutunu açığa çıkarıyordu.

Orosdi-Back çalışanları yönetime ortak taleplerini sunduklarında mağaza yöneticisi Joseph Back öfkeleniyor ve kabaca “beğenmiyorsanız gidin, hepinizi kovarım” anlamına gelen sözler söylüyordu. Sonuç, eski düzenin alışkanlıklarına göre beklenebilecek olanın tam tersi oldu: Salmon’un anlatımına göre birkaç dakika içerisinde mağaza boşaldı, çalışanlar hep birlikte dışarı çıktılar. Bu küçük sahne 1908’in toplumsal anlamını uzun açıklamalardan daha iyi anlatıyor. İşten atılma tehdidi normal koşullarda işçiyi korkutan, onu diğerlerinden ayıran ve itaat etmeye zorlayan bir araçtır; fakat devrimci momentte aynı tehdit kolektif bir hareketin kıvılcımına dönüşüyordu.

Daha da önemlisi, Orosdi-Back işçilerinin talepleri yalnızca ücret artışı değildi. Yüzde 20 ile 40 arasında zammın yanında yıllık ikramiye, düzenli kıdem artışı, 15 gün yıllık izin, farklı dinlerden işçilerin kendi bayramlarında izinli sayılması ve işten çıkarmaların sınırlandırılmasını da talep ediyorlardı. İşte 1908 grevlerini yalnız “ekmek kavgası” olarak anlatmanın yetersizliği burada ortaya çıkar: İşçiler yalnızca ücretin miktarına değil, çalışma ilişkisinin hangi kurallarla yönetileceğine de müdahale etmeye başlamışlardı.

Grevden örgütlenmeye

Aynı şeyi Samsun’daki tütün işçilerinde de görürüz. Can Nacar’ın aktardığına göre Ağustos ortasında farklı tütün mağazalarında çalışan işçiler bir sendika kurdular ve hemen ardından yüzde 25 ücret artışı ile işyerlerinde yalnız sendika üyesi işçilerin çalıştırılması talepleriyle greve çıktılar. Bir hafta içerisinde patronlar her iki talebi de kabul etmek zorunda kaldı. Bu önemli bir eşikti; çünkü artık mesele patronun biraz daha fazla ücret ödemesi değildi. İşçiler işe kimin alınacağı konusunda kendi örgütlerinin söz sahibi olmasını talep ediyordu. Grev örgütlenmeye, örgütlenme temsil meselesine, temsil ise tanınma talebine dönüşüyordu.

İstanbul’daki yaklaşık 7 bin fırın işçisinin Ağustos ayında başlayan hareketinde de benzer bir seyir vardır. Önce ücret artışı için büyük bir hareket ortaya çıkar. Ardından patronların zam isteyen işçileri çıkarıp daha düşük ücretle çalışmayı kabul edenleri işe almasına tepki olarak yaklaşık 400 işçi, kurdukları Ekmekçi ve Amele Cemiyeti’nin bütün fırın işçilerinin temsilcisi olarak tanınmasını ister; talep reddedilince yeniden greve giderler. İşçiler kendi aralarından temsilciler seçiyor, heyetler oluşturuyor, para topluyor, dilekçeler veriyor, telgraflar çekiyor ve devlet yetkilileriyle görüşüyorlardı. Dağınık bir öfke giderek kolektif temsil biçimlerine dönüşüyordu.

Can Nacar’ın Kavala tütün işçileri üzerine dikkat çektiği nokta bunu daha da ileri taşır. 1908 grevi ve sonrasında tütün işçileri yalnız çalışma koşulları konusunda değil, yerel siyasal meselelerde de giderek daha fazla söz sahibi oluyor, İttihat ve Terakki dahil farklı siyasal aktörlerle ilişki kuruyorlardı. İşçi yalnız grevci olmuyordu; grevci temsilciye, temsilci de siyasal özneye dönüşüyordu.

Aynı sınıf, farklı diller

Elbette bu işçileri homojen bir topluluk olarak düşünmemek gerekir. Osmanlı işçi sınıfı Müslümanlardan, Rumlardan, Ermenilerden, Yahudilerden, Bulgarlardan, Kürtlerden; kadınlardan ve erkeklerden; yerlilerden ve göçmenlerden; vasıflı ve vasıfsız çalışanlardan oluşan son derece parçalı bir dünyaydı. Bu ayrımlar gerçekti ve zaman zaman sert çatışmalar yaratıyordu. Fakat işyerinde ortak deneyim, aynı patronla karşı karşıya gelmek ve benzer çalışma koşullarına maruz kalmak, başka türden dayanışmaların önünü de açabiliyordu.

Balya madenlerinde Eylül sonunda başlayan grev bunun güzel örneklerinden biridir. Yaklaşık 800 işçiyle başlayan hareket zamanla 1.700 civarında işçinin katıldığı büyük bir greve dönüştü. Rum, Ermeni, Kürt ve Türk işçiler birlikte hareket ediyor; hizmet süresi veya vasıf ayrımı yapılmaksızın herkese ücret artışı talep ediyorlardı. İzmir’deki 1908 işçi eylemlerinde ise Osmanlı bayrağının yanında farklı cemaatlerinin sembollerinin hatta yabancı bir devletin, mesela Yunanistan’ın bayraklarının taşındığı da görülüyordu. Bunları “1908’de bütün milliyetler kardeş oldu” gibi romantik bir hikâyeye dönüştürmemek gerekir. Can Nacar’ın çalışmalarının gösterdiği gibi mesele farklılıkların ortadan kalkması değil, farklılıklar varlığını sürdürürken kolektif hareketin mümkün hale gelmesidir.

Stefo Benlisoy’un II. Meşrutiyet İstanbul’undaki sosyalist ve işçi örgütlenmeleri üzerine çalışmaları da aynı gerilimin sonraki yıllarda devam ettiğini gösterir. İstanbul işçi dünyası etnik, dinsel, mezhepsel ve mahallî çizgiler boyunca parçalanmıştı; ücret ve statü farklılıkları çoğu zaman bu bölünmelerle iç içe geçiyordu. Buna rağmen Türkiye Sosyalist Merkezi gibi yapılar işçileri bu sınırların ötesinde, sınıf temelinde örgütlemeye çalışıyordu. Sınıf dayanışması kendiliğinden ortaya çıkan doğal bir birlik değildi; kurulması gereken bir ilişkiydi.

Kadınlar

Selanik’teki tütün grevlerinden birine yaklaşık 600 işçi katılmıştı; bunların 500’ü kadındı. İşçiler yüzde 50 ücret artışı ve işgününün 10 saate indirilmesini talep ediyorlardı. Bu rakamı yalnızca “kadınlar da greve katılıyordu” şeklinde okumak eksik kalır. Yavuz Selim Karakışla’nın Osmanlı emek tarihine yönelttiği önemli eleştirilerden biri, bu tarihin uzun süre ücretli erkek emeğini merkez alarak yazılmasıydı. Kadınların ücretli ve ücretsiz emeği bu nedenle çoğu zaman tarih anlatısının dışında kalmıştır. Oysa kadın emeğini dışarıda bıraktığımızda yalnızca işçi sınıfının bir bölümünü değil, Osmanlı emek dünyasının yapısını da yanlış görüyorduk.

Benzer biçimde işçi sınıfını yalnız büyük fabrikalarda çalışan erkek sanayi işçileriyle özdeşleştirmek de yanıltıcıdır. Tütün işçileri, maden işçileri, demiryolcular, tramvay çalışanları, liman ve rıhtım işçileri, hamallar, matbaa emekçileri, mağaza çalışanları, fırıncılar ve çok geniş bir hizmet sektörü bu dünyanın parçalarıydı. Karakışla’nın ev içi ücretli kadın emeğini ve hizmetçiliği emek tarihinin konusu haline getirmesi bu açıdan önemlidir. Ücretli emek fabrikanın duvarları içinde başlamıyor ve orada bitmiyordu. Bu geniş bakış, 1908’de neden bu kadar farklı sektörün aynı anda harekete geçebildiğini anlamamıza da yardımcı olur.

Grev işyerinden sokağa çıkıyor

1908’de işçi hareketinin repertuarı yalnız işi bırakmaktan ibaret değildi. İşçiler yürüyüş yapıyor, toplantı düzenliyor, işyerlerini çevreliyor, bildiri dağıtıyor, telgraf çekiyor, hükümet konaklarının önünde toplanıyor ve siyasal örgütlerle müzakere ediyorlardı. Kavala’daki tütün grevinin sonunda ortaya çıkan sahne bu yeni siyaseti neredeyse bir fotoğraf karesi gibi önümüze getirir. Grev sırasında kaynakların verdiği rakamlar birkaç binden 15 bine kadar değişmektedir. İşçiler ücret ve çalışma saatleri yanında, başka bir işletmeye geçtiklerinde ücretlerinin korunmasını da talep ediyor ve bunun için sözlü vaat değil yazılı belge istiyorlardı.

Anlaşma sağlandığında işçi temsilcileri, tüccarlar ve mutasarrıf hükümet konağının balkonuna çıktılar. Aşağıda binlerce işçi bekliyordu. Temsilciler sonucu kalabalığa açıkladılar ve işçiler sevinç gösterileri yaptılar. Bu görüntü üzerinde biraz durmaya değer: İşçiler hükümet konağının önünde, temsilcileri içeride patronlarla ve devlet görevlileriyle müzakere ediyor, sonuç balkondan kalabalığa ilan ediliyor. 1908’in neden yalnızca anayasanın yeniden yürürlüğe girmesinden ibaret olmadığını anlatmak için bundan daha iyi kaç sahne bulunabilir? İşyeri ile kamusal alan artık birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıyordu. Ücret meselesi siyasal meseleye, patronla yaşanan çatışma kent meselesine, grev ise kamusal bir olaya dönüşüyordu.

Devrimin açtığı alan ve sınırları

Fakat bu hikâyenin yalnızca yükselişten oluşmadığını unutmamak gerekir. İttihat ve Terakki üyeleri grevlerin ilk döneminde birçok yerde işçilerle patronlar arasında arabuluculuk yapıyorlardı; yeni rejimin yarattığı hürriyet ortamında işçilerin hak araması başlangıçta meşru ve hatta doğal görülebiliyordu. Ancak grevler büyüdükçe durum değişiyordu elbette. Demiryolları duruyor, limanlar aksıyor, yabancı şirketler şikâyet ediyor, ticaret sekteye uğruyor ve kentlerin gündelik hayatı etkileniyordu. İşçiler hürriyet kavramının sınırlarını siyasal seçkinlerin öngördüğünden çok daha ileri taşıyorlardı. Sonunda yeni rejim kendi açtığı alanı sınırlamaya yöneldi. Milliyetçilerin “ilerici” İttihat ve Terakki Cemiyeti gerçek sınıfsal yüzünü göstermekte gecikmiyor ve çekinmiyordu.

1908 Devrimi’nin ilk yılında çıkarılan Tatil-i Eşgal Muvakkat Kanunu özellikle demiryolu, liman, rıhtım, tramvay, gaz ve su gibi kamu hizmeti niteliği taşıyan imtiyazlı işletmelerde iş uyuşmazlıklarını sıkı bir usule bağladı. Grev bütünüyle yasaklanmadı; ancak işçilerin greve çıkmadan önce devlet gözetiminde bir uzlaştırma sürecinden geçmesi zorunlu hale getirildi. Buna karşılık bu işletmelerde sendika kurmak ve sendikaya üye olmak yasaklandı, şirket yönetimine müdahale sayılan talepler de hukuken sınırlandırıldı. Böylece birkaç ay önce kendiliğinden genişleyen işçi hareketinin önüne önemli yasal eşikler konmuş oldu.

Bu düzenlemeyi yalnızca çalışma mevzuatı tarihinin bir maddesi olarak okumamak gerekir. Aslında burada devrimci sürecin temel çelişkilerinden birini görürüz: 1908 insanlara yeni bir hareket alanı açtı; işçiler bu alanı kullanmaya başladılar. Fakat aşağıdan yükselen hareket siyasal elitlerin tasarladığı sınırları aşınca, aynı rejim bu kez o alanın sınırlarını çizmeye girişti. Devrimin ne kadar ileri gideceği artık bir mücadele konusuydu.

1908’den sonra

Bu nedenle 1908 grevlerini devrimden sonra ortaya çıkmış ikincil bir “sosyal sorun” olarak görmek doğru değildir. Grevler devrimin ardından meydana gelen olaylar değil, devrimci sürecin kendisinin parçalarıydı. Üstelik 1908’in açtığı alan beş aylık bir parantez olarak da kapanmadı. Stefo Benlisoy’un İstanbul’un Irgatları’nda izini sürdüğü Türkiye Sosyalist Merkezi ve Ergatis çevresi, 1909’dan itibaren İstanbul’da tabandan işçi örgütlenmeleri oluşturmaya, farklı sektörlerdeki emekçiler arasında çalışmaya ve sonraki grevlerde etkili olmaya başladı. Berber çırakları, marangozlar, simitçiler, matbaacılar, kunduracılar, terziler, öğretmenler ve liman işçileri bu yeni dünyanın aktörleriydi. 1908’deki büyük kendiliğinden patlama, sonraki yıllarda daha programatik sosyalist ve sendikal örgütlenmelerin gelişebileceği bir toplumsal tecrübe de bıraktı.

Bu tarihin ortaya çıkarılmasında Yavuz Selim Karakışla’nın 1908 grevleri üzerine öncü çalışmalarından Kadir Yıldırım, Can Nacar, Engin Berber ve Stefo Benlisoy’un araştırmalarına uzanan emek tarihi literatürü önemli bir birikim yarattı. Karakışla’nın 1992’de yayımlanan “The 1908 Strike Wave in the Ottoman Empire” çalışması ile daha sonra Toplum ve Bilim’de yayımlanan “Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908 Grevleri” makalesi, bu dalgayı Türkiye emek tarihinin temel araştırma konularından biri haline getiren erken çalışmalar arasındaydı. Bütün bu çalışmaların ortaya çıkardığı tablo bize şunu söylüyor: 1908 işçi hareketi birkaç büyük fabrikada gerçekleşen birkaç ücret grevinden oluşmuyordu. İmparatorluğun çok farklı noktalarına ve birbirinden farklı sektörlerine yayılan, kadınları ve erkekleri, farklı dillerden ve dinlerden işçileri, sanayi kadar hizmet ve ulaştırma sektörünü de içine alan çok yönlü bir toplumsal seferberlikti.

Bu ölçekteki bir hareketlilik uzun süre yeniden ortaya çıkmayacaktı. Elbette 1908’den sonra işçi mücadeleleri sona ermedi; II. Meşrutiyet boyunca grevler sürdü, Erol Ülker’in bize gösterdiği gibi Mütareke yıllarında önemli bir işçi ve sosyalist hareket ortaya çıktı, Cumhuriyet döneminde de emek mücadeleleri farklı biçimlerde devam etti. Ama Ağustos ve Eylül 1908’deki yaygınlık, hız, sektörel çeşitlilik ve toplumsal mobilizasyon düzeyi uzun süre benzersiz kaldı. Neden? Çünkü 1908 bir devrimdi. İşçi hareketinin yeniden benzer biçimde ülkenin siyasal hayatının merkezine yerleşmesi için 1960’ların büyük yükselişini beklemek gerekecekti. 1967’de DİSK’in kuruluşuyla hızlanan süreç, 15-16 Haziran 1970’te Türkiye tarihinin en büyük işçi seferberliklerinden birine ulaşacaktı. Devrim ya da devrimci mücadelenin yükselişi ile sınıfın hareketi birbirini besler.

Bu nedenle 1908’e yalnızca devletin tepesinden baktığımızda gördüğümüz şey eksiktir. Sarayda, Meclis’te ve İttihat ve Terakki merkezinde yaşananlar elbette önemlidir; fakat fabrikalara, madenlere, tütün mağazalarına, limanlara, fırınlara, demiryollarına, tramvaylara, mağazalara, küçük atölyelere, hanlara ve hükümet konaklarının önünde biriken kalabalıklara baktığımızda başka bir tarih ortaya çıkar. Bir devrimin ne olduğunu belki de en iyi orada görürüz. Devrim yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir; insanların otoriteyle kurdukları ilişkinin değişmesidir. Daha önce değişmez görünen şeylerin tartışmaya açılması, hak kavramının genişlemesi, yeni eylem biçimlerinin öğrenilmesi, sıradan insanların kendi güçlerini keşfetmesi ve “ben” diye başlayan şikâyetlerin “biz” diye ifade edilen taleplere dönüşmesidir. Aşağıdaki sınıfların sistem karşıtı iradesinin açığa çıkmasıdır. 1908 yazında Osmanlı işçilerinin yaşadığı tam olarak buydu. 23 Temmuz’dan sonra yalnızca anayasa yeniden yürürlüğe girmemişti; insanların neyi değiştirebileceklerine dair fikirleri de değişmişti. Ve hürriyet, emekçilerin dünyasından da içeri girerek hakiki anlamını bulmuştu.

Kaynakça

Benlisoy, Stefo. İstanbul’un Irgatları: II. Meşrutiyet’te Sosyalist Bir İşçi Örgütü. İstanbul: İstos Yayın, 2018.

Benlisoy, Stefo. “Sosyal Demokrasiden Devrimci Sendikalizme: Meşrutiyet İstanbul’unda Bir İşçi Örgütünün Evrimi.” Osmanlı’da Marksizm ve Sosyalizm: Yeni Kuşak Çalışmalar, der. Y. Doğan Çetinkaya. İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

Berber, Engin. “İkinci Meşrutiyet Döneminde Domino Etkisi Yapan Bir Eylem: İzmir Liman İşçileri.” European Journal of Turkish Studies, no. 11, 2010.

Çetinkaya, Y. Doğan. 1908 Osmanlı Boykotu: Bir Toplumsal Hareketin Analizi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.

Çetinkaya, Y. Doğan. “1908 Devrimi ve Toplumsal Seferberlik.” II. Meşrutiyet’i Yeniden Düşünmek, der. Ferdan Ergut. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2009.

Çetinkaya, Y. Doğan. “Sefaletten İhyaya: Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi, E. P. Thompson ve Yeni Kuşak Çalışmalar.” Tanzimat’tan Günümüze Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi 1839-2014: Yeni Yaklaşımlar, Yeni Alanlar, Yeni Sorular, der. Y. Doğan Çetinkaya ve Mehmet Ö. Alkan. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2015.

Çetinkaya, Y. Doğan. “Türkiye’de İşçi Sınıfı, Tarihyazımı ve Sınıf Bilinci.” Tanzimat’tan Günümüze Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi 1839-2014: Yeni Yaklaşımlar, Yeni Alanlar, Yeni Sorular, der. Y. Doğan Çetinkaya ve Mehmet Ö. Alkan. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2015.

Çetinkaya, Y. Doğan. “Türkiye Kurulurken İşçi Sınıfı, İmparatorluk ve Cumhuriyet: Devamlılık ve Kopuş.” Cumhuriyet’in İlk Asrında İşçiler, der. M. Görkem Doğan. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2024.

Karakışla, Yavuz Selim. “The 1908 Strike Wave in the Ottoman Empire.” Turkish Studies Association Bulletin, c. 16, no. 2, 1992, ss. 153-177.

Karakışla, Yavuz Selim. “Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908 Grevleri.” Toplum ve Bilim, no. 78, Güz 1998, ss. 187-208.

Karakışla, Yavuz Selim. “Osmanlı Sanayi İşçisinin Doğuşu, 1839-1923.” Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine İşçiler 1839-1950, der. Donald Quataert ve Erik Jan Zürcher. İstanbul: İletişim Yayınları, 1998.

Karakışla, Yavuz Selim. Osmanlı Hanımları ve Hizmetçi Kadınlar (1869-1927). İstanbul: Akıl Fikir Yayınları, 2014.

Karakışla, Yavuz Selim. Osmanlı İmparatorluğu’nda Savaş Yılları ve Çalışan Kadınlar: Kadınları Çalıştırma Cemiyeti (1916-1923). İstanbul: İletişim Yayınları, 2015.

Nacar, Can. Osmanlı İmparatorluğu’nda Emek ve İktidar: Tütün İşçileri, İşyeri Yöneticileri ve Devlet, 1872-1912. Çev. Ali Karatay. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2022.

Taşkın, Yasin. “Salmon Mektuplarına Göre 1908 İşçi Grevleri: Orosdi-Back Grevi Örneği.” Tarih ve Gelecek Dergisi, c. 11, no. 1, Mart 2025, ss. 1-25. DOI: 10.21551/jhf.1622888.

Yıldırım, Kadir. Osmanlı’da İşçiler (1870-1922): Çalışma Hayatı, Örgütler, Grevler. İstanbul: İletişim Yayınları, 2013.