Türkiye’de 1 Mayıs’ın tarihi ve buna ilişkin yazın çarpıcı bir çelişki içerir. Bir yandan, Türkiye zengin ve derin katmanlı bir işçi mücadeleleri ve direniş tarihi birikimine sahiptir; öte yandan, bu tarih tam da bu nedenle parçalanmış, bastırılmış ve egemen tarih anlatıları içinde yeterince yer bulamamıştır. Bu gerilim, tarihyazımının kendisinde var olan daha geniş bir sorunu yansıtır: kolektif ve ezilenlere ait eylemlerin sistematik biçimde marjinalleştirilmesi ve bunun yerine elit-merkezli anlatıların öne çıkarılması. Bu nedenle 1 Mayıs tarihini yazmanın zorluğu yalnızca kaynak eksikliği ya da arşiv boşluklarıyla açıklanamaz; bu zorluk, egemen tarihyazımı geleneklerinin epistemolojik ve politik sınırlarından kaynaklanır. Bu yazıda 1 Mayıs’ın anlamına dair tarihyazımındaki çelişki ve anlamı üzerinde duracağız.
Önce aktüalite. Bu yıl 1 Mayıs, geçen seneye göre bir anlamda şanslı. 2025’in 19 Mart’ının ardından açığa çıkan toplumsal enerji kendini meydanlarda ifade etmiş, sembolik olarak gençler barikatları yıkarak kendisinin tarihsel alanı Beyazıt Meydanı’nı fethetmişti. Bu, Türkiye’nin 1 Mayıs alanı için de bir işaret fişeğiydi. Zira birçok toplumsal kesimin teyakkuz halinde olduğu bir anda Taksim ilk kez belki de en az “mekân fetişizmi” diye adlandırılabilecek bir alan ve hedef haline gelmişti. Hele bir sene önce 2024’te, belki de İmamoğlu’nun himayesinde pek samimi olmasa da Taksim hedefiyle Saraçhane mekân olarak seçilmişken… Ancak Türkiye sendikal hareketi ve solun büyük kısmı 19 Mart sürecinin tek izinli ve icazetli “gösterisi” olarak 1 Mayıs’ı Kadıköy’de yapma kararı aldı. Bir sene öncesinde tek fark aslında o zamanın “ev sahibi” İmamoğlu’nun artık cezaevinde olması ve Saraçhane’nin sahiplerinin artık “eylemciler” olmasıydı. Bu senenin “şansı” ise ilk olarak 1 Mayıs’ın asıl öznesi işçi sınıfının 1 Mayıs’ı yollarda ve Ankara’nın merkezinde maden işçilerinin şahsında kutlamaya erkendem başlamış olmasıydı. İkinci olarak da sendikal hareketin 1 Mayıs’ı Taksim’den Kadıköy’e kaydırmasının açık açık “izin alınamamasından” kaynaklandığının söylenmesiydi. Böylece 2026’nın 1 Mayıs’ı hem işçi sınıfının durumunu hem de sendikal hareketin halini tek bir karede ifşa etmiş oldu. Dolayısıyla ne 1 Mayıs herhangi bir gündür ne de 1 Mayıs’ın alanı herhangi bir yerdir. Sloganda ifadesini bulduğu gibi “Her yer Taksim…” olduğunda ancak her yer 1 Mayıs alanı olacaktır.
Gelelim meselenin özüne. Başta bahsedilen sorunun merkezinde, tarihyazımını şekillendiren zihniyet yer alır. Tarihyazımı geçmiş olayların düz bir yansıması değildir; aksine mevcut toplumsal ilişkilerin, iktidar yapılarının ve ideolojik yönelimlerin bir ürünüdür. Tarih çoğu durumda yönetenlerin, elitlerin ve egemen kurumların bakış açısından yazılırken, ezilen toplumsal kesimlerin deneyimleri ve mücadeleleri ya sessizleştirilir ya da onların özne olma kapasitesini ortadan kaldıran çerçeveler içinde yeniden yorumlanır. Bu nedenle işçilerin, köylülerin ve diğer alt sınıfların kolektif eylemleri çoğu zaman sınıfsal tepkiler ya da bilinçli politik müdahaleler olarak değil, kendiliğinden, irrasyonel ya da hatta yıkıcı patlamalar olarak sunulur.
Bu eğilim, toplumsal hafızayı kontrol altına alma çabasıyla yakından ilişkilidir. Tarih boyunca egemen sınıflar yalnızca maddi yaşam koşullarını değil, aynı zamanda geçmişin nasıl hatırlanacağını ve anlatılacağını da düzenlemeye çalışmıştır. Ezilenlerin hafızasının bastırılması, yalnızca doğrudan baskıyı değil aynı zamanda bilginin üretimini de içeren karmaşık bir kontrol aygıtını gerektirir. Moderniteyle birlikte bu aygıt daha da karmaşık hale gelir; eğitim kurumları, medya ve kültürel üretim, ideolojik kontrolün daha geniş bir sistemine entegre edilir. Böylece tarihyazımı, toplumsal anlam ve meşruiyet mücadelesinin temel alanlarından biri haline gelir.
Bu kontrolün işlediği en önemli mekanizmalardan biri, mitlerin, efsanelerin ve kahramanlık anlatılarının üretilmesidir. Egemen tarih anlatılarında özne çoğunlukla istisnai bireylere —liderlere vs.— atfedilirken kolektif eylem görünmez kılınır. Böylece tarihsel değişim kişiselleştirilir ve politik içeriğinden arındırılır. Bu anlatı yapısı önemli bir ideolojik işlev görür: anlamlı tarihsel eylemin elitlerin alanına ait olduğu fikrini pekiştirir ve sıradan insanların kolektif özne olma ihtimalini zayıflatır.
Bununla birlikte, toplumsal çalkantılar ve kriz anları bu anlatıyı sürekli olarak zorlar. Grevler, direnişler, ayaklanmalar ve devrimler gibi yoğun kolektif seferberlik anları, alt sınıfların yalnızca tarihin nesneleri değil, aynı zamanda onun kurucu özneleri olduğunu gösterir. Ancak bu anlar dahi çoğu zaman politik anlamlarını yitirecek şekilde yeniden yorumlanır. Kolektif direniş, meşru bir toplumsal çatışma ifadesi olarak değil, düzensizlik, sapma ya da manipülasyon veya macera olarak çerçevelenir. Bu biçimiyle tarihyazımı, mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden üretimine katkıda bulunur. Aynı “muhalif” kurumların sistem için oynadıkları işlev gibi.
Bu sürecin temel boyutlarından biri hatırlama ve unutturma diyalektiğidir. Bazı olaylar, figürler ve anlatılar bilinçli biçimde korunup anılırke,; diğerleri sistematik olarak silinir ya da marjinalleştirilir. Ulusal tarihler özellikle devlet meşruiyetini güçlendiren anlatıları öne çıkarırken, daha çatışmalı ya da yıkıcı tarihleri dışlama eğilimindedir. Türkiye’de bu durum, işçi hareketleri, sosyalist mücadeleler ve taban örgütlenmelerinin tarihinin çoğu zaman resmi anlatıların dışında bırakılmasıyla sonuçlanmıştır.
Milliyetçi ve muhafazakar tarihyazımı yaklaşımlarının ortaya çıkışı bu durumu daha da derinleştirir. Bu yaklaşımlar çoğu zaman daha kapsayıcı ya da otantik bir tarih sunduklarını iddia eder, ancak pratikte benzer dışlayıcı mantıkları yeniden üretirler. Halk tarihine ait unsurları dahil etseler bile, bunları çoğunlukla ulusal birlik ve ilerleme anlatısına tabi kılarlar. Böylece toplumsal yaşamı şekillendiren yapısal çatışmalar — özellikle sınıf çatışmaları — görünmez hale getirilir. Sol da birçok damarıyla bunu yeniden üretir.
Bu durum temel bir soruyu gündeme getirir: Ezilenlerin deneyimlerini ve mücadelelerini gerçekten kapsayan bir tarihyazımı mümkün müdür? Böyle bir girişim ciddi yapısal sınırlarla karşı karşıya kalır genellikle. Tarihyazımı mevcut iktidar ilişkilerinin içinde konumlandığı sürece, bu sınırları tamamen aşmak kolay değildir. Eleştirel tarihyazımı dahi çoğu zaman egemen anlatıları yeniden üretme riski taşır.
“Geleneğin icadı” kavramı bu süreci anlamak için önemli bir araçtır. Gelenekler çoğu zaman doğal, süreklilik içeren ve değişmez olarak sunulsa da, aslında belirli tarihsel ve politik ihtiyaçlara göre inşa edilir ve yeniden üretilir. Sembolik günler, ritüeller ve anma pratikleri bu süreçte kritik rol oynar. Bu araçlar, bugünü seçici biçimde kurgulanmış bir geçmişle ilişkilendirerek süreklilik duygusu yaratır.
1 Mayıs, bu bağlamda son derece öğretici bir örnektir. Uluslararası işçi hareketinin günü olarak, mücadele ve direnişle yüklü bir tarihsel içeriğe sahiptir. Ancak bu anlam sabit değildir, sürekli olarak yeniden yorumlanır ve farklı aktörler tarafından yeniden tanımlanır. Türkiye’de 1 Mayıs’ın anlamı, devlet baskısı, toplumsal hareketler ve siyasal mücadeleler arasındaki gerilim içinde şekillenmiştir.
1 Mayıs’ın sembolik bir gün olarak kurumsallaşması hem imkânlar hem de riskler barındırır. Bir yandan kolektif hafızayı ve direniş geleneklerini sürdürmek için bir zemin sağlar, diğer yandan depolitizasyon ve içinin boşaltılması riskini taşır. Ritüelleşen semboller, eleştirel içeriklerini yitirerek mevcut düzenin yeniden üretimine hizmet edebilir. Bundan dolayı 2009’da ve 2010’da Taksim başka bir yerdir. 1996 ya da 2026’ta Kadıköy’ün başka bir yer olması gibi.
Bu durum toplumsal hareketlerin genel bir çelişkisini yansıtır. Hareketler bir yandan süreklilik yaratmak ister, geçmiş mücadeleleri bugüne bağlayan gelenekler kurar. Öte yandan, bu gelenekler kurumsallaştıkça dönüştürücü potansiyellerini kaybedebilir. Bu nedenle mesele yalnızca gelenekleri korumak değil, onları sürekli olarak yeniden üretmek ve güncel koşullarla ilişkilendirmektir. Türkiye’de 1 Mayıs’ın 100. yılı 2009’da bu açıdan önemli bir fırsat sunmuştu. Bu tarih, işçi mücadelelerinin geçmişini yeniden düşünmek, bastırılmış tarihleri görünür kılmak ve alternatif anlatılar geliştirmek için bir imkân yaratır. Ancak bu aynı zamanda mevcut tarihyazımı sınırlarının da ne kadar güçlü olduğunu gösterir.
Sonuç olarak, 1 Mayıs’ın tarihyazımı bize şunu gösterir: tarih yalnızca geçmişin kaydı değil, aynı zamanda politik bir mücadele alanıdır. Geçmişin nasıl hatırlandığı ve temsil edildiği, bugünün siyasal imkanlarını doğrudan etkiler. Bu nedenle tarihyazımı toplumsal dönüşümün önemli bir aracıdır.
Bu bağlamda tarih yazmak, tarafsız bir faaliyet değildir. Hangi olayların, hangi öznelerin ve hangi anlamların öne çıkarılacağı, doğrudan politik birer tercihtir. Eleştirel tarihyazımı yalnızca yeni bilgiler eklemekle yetinemez, aynı zamanda tarihsel bilginin üretildiği çerçeveleri de sorgulamalıdır. Bu da odağın bireylerden kolektif özneler üzerine kaydırılmasını, süreklilikten çok çatışmaya odaklanılmasını ve tarafsız betimlemeden eleştirel analize geçilmesini gerektirir. Tarihyazımı ancak bu şekilde dünyayı anlamanın ötesine geçerek onu dönüştürmenin bir aracı haline gelebilir.
Bu çerçevede Türkiye solu açısından 1 Mayıs, yalnızca tarihsel bir anma günü değil, aynı zamanda tarihyazımının ve kolektif hafızanın yeniden kurulabildiği somut bir siyasal alandır. Türkiye’de 1 Mayıs’ın her yıl yeniden mücadeleyle kazanılması, yasaklanması, bölünmesi ya da kitleselleşmesi, aslında yalnızca bir “gösteri hakkı” meselesi değil; tarihin kimin tarafından, nasıl yazılacağına dair süregelen bir çatışmanın dışavurumudur. Taksim’in bir mekân olarak sürekli geri çağrılması, 1977’nin bir kırılma ânı olarak hatırlatılması ve buna karşılık devletin bu hafızayı dağıtma, mekânsallaşmasını engelleme çabası, tam da bu tarihsel-politik mücadelenin göstergesidir. Bu nedenle Türkiye solunun 1 Mayıs hattı, yalnızca güncel talepler etrafında değil, aynı zamanda geçmiş mücadelelerin anlamını sahiplenme, onları bugünün çelişkileriyle yeniden kurma ve böylece “geleneği” pasif bir miras olmaktan çıkarıp aktif bir mücadele aracına dönüştürme kapasitesiyle belirlenir. Tam da bu noktada 1 Mayıs yalnızca bir sembol değil, tarihin kendisinin bugünde yeniden üretildiği, dolayısıyla politik mücadelenin en yoğunlaştığı alanlardan biri haline gelir. Maden işçilerinin yolları, Kurtuluş Parkı’nı Taksim’e, 1 Mayıs alanına dönüştürmelerinde olduğu gibi…
Aktüaliteye dönersek, içinde yaşadığımız rejimin inşasına karşı olarak atılmış en önemli slogan “Her yer Taksim her yer direniş” Taksim’in bir mekân fetişizminin ötesinde olduğuna işaret etmektedir. Selam olsun Soma’dan, Akbelen’den, Esenyurt’tan, Tokat’tan Taksim’e yürüyenlere…