Milli Maçların Ortaya Çıkışı
Futbol tarihimiz gibi milli maçlarımızın geçmişi de yirminci yüzyılın başlarına kadar geri gitmektedir. Futbol kulüplerinin kurulması ve farklı farklı şehirlerde liglerin oluşması ile birlikte canlı bir futbol hayatı ortaya çıkmıştır. Bu canlanma ile eş zamanlı olarak yabancı takımlarla yapılan dostluk maçları da futbol dünyamızdaki müstesna yerini almakta gecikmemiştir. İlk başlarda ülkemizde bulunan yabancı uyrukluların kurmuş oldukları takımlarla başlayan bu “milli” dava, daha sonra yerini daha profesyonel organizasyonlara bırakmıştır.
Kısa bir zaman içerisinde yurt dışından dünyaca ünlü takım ve oyuncular İstanbul, İzmir gibi şehirlerimizi ziyaret etmeye başlamış ve bu durum futbol dünyamız üzerinde derin tesirler bırakmıştır. Kurulmalarının üzerinden 6-7 sene geçmeden Türkiyeli takımlar maç yapmak üzere yurt dışına turnelere çıkıyorlardı. Galatasaray 1911 gibi erken bir tarihte Macaristan’a gitmiş ve Klojvar ve Ferencvaros takımları ile karşılaşmış, Fenerbahçe ise Birinci Dünya Savaşı arefesinde Odesa ve Moskova’da önemli başarılar elde etmişti. Avrupa ve Balkan ülkelerinden gelen yabancı takımlar tek tek kulüplerle maçlar yaptıkları gibi, şehir karmaları ile de mücadele etmek istiyorlardı. Kendi içlerinde kah tatlı bir rekabet, kah düşmanlık besleyen yerli kulüplerden “muhtelit” yani karma takımlar oluşturulması kamuoyunda bir “milli” hava yaratıyordu. Bu karma takımlar ilk başlarda iki veya üç büyük kulübün oyuncularından oluşmakta iken zamanla ligde yer alan tüm takımların oyuncularını kapsamaya başladı. Her sene İstanbul’u ziyaret eden yabancı takımlar bir Fener-Cimbom karması ile maç yapma fırsatını kaçırmıyorlardı.
Spor dünyasındaki gelişmeler, özellikle futbolun popüler bir spor dalı haline gelmesi, futbol altyapısının gelişmeye başlaması ile birlikte milli maçlar ve milli organizasyonlar üzerine daha fazla kafa yorulmaya başlandı. Bunda doğmakta olan Türk milliyetçiliğinin ve spora bakışının kuşkusuz önemli bir payı vardı. Karma takımların özellikle “Batı”lı takımlarla maç ediyor olması, milli maçların ehemmiyetini arttırıyordu. Hal böyle olunca milli maçlar da bu ortamda oldukça önemli bir yer edinmeye başladı.
İlk Milli Maç
Bilindiği üzere ülkemizin ilk milli maçı, cumhuriyetin ilanından üç gün önce 26 Ekim 1923 tarihinde Taksim Stadında Romanya ile oynanmış ve maç 2-2 berabere sonuçlanmıştı. Bu maçın ilk kabul edilmesinin başlıca sebeplerinden bir tanesi Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı ve Futbol Müttehidesi yani federasyonunun kurulmasından sonra oyanmış olmasıdır. Ayrıca Cumhuriyet dönemine ait bir maç sayılmaktadır. Ancak bu tarihten önce de milli maçlar oynanmıştır. İlk milli maçlarımızdan bir tanesini de yine Romanya’dan gelen bir takımla 1912 senesinde oynamıştık.
Romensiz Romanya Takımı
Bu takımın en önemli özelliği ise Romanya takımı diye anılmasına rağmen İngiliz, Amerikan ve Alman oyunculardan oluşmasıydı. Takımın neden Romanya’dan geldiği, neden Romanya’lı sayıldığına dair herhangi bir bilgiye ne yazık ki şimdilik ulaşamdık. Bu takım milli Türk takımı ile karşılaştığı gibi Galatasaray gibi diğer kulüplerle de karşılaşmış ve her seferinde takımın adı Romanya olarak anılmıştır. Karma Türk takımı ile bu İngiliz-Amerikan-Alman ortak yapımı takım arasındaki maçın ehemmiyeti milli takımın seçimi, Türk futbolu ve futbol felsefesi üzerine yorumlara yol açmasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda tartışılmaya başalanan milli Türk takımı üzerine fikir yürütmeler artarak devam edecektir.
Mağlubiyet Değil Muvaffakiyetsizlik
Hemen belirtelim ki karma Türk takımı Romanya’dan gelen muhtelit takım karşısında sahadan 1-0 mağlup ayrılmıştır. Ancak basında çıkan uzunca bir değerlendirmeye göre bu bir mağlubiyet sayılamazdı. Zira Türk takımı maçı başından sonuna dek üstün götürmüştü. Bundan dolayı bu maç Türk idmancılığı yani spor alemi için de bir leke addedilemezdi. Bir yenilginin neden “leke” olacağını fazla sorgulamadan ilerlersek bu maç Türk milli takımının bir takım zaaflarını gündeme getirmiştir. Herşeyden önce yapılan değerlendirmeye göre Türkler spor aleminin henüz acemisiydiler. Bu alanda pek genç ve pek “müptedi”ydiler. Özellikle Anglo-saksonlar senelerden beri mücadele etmenin yanı sıra, futbolu doğuran ve büyüten uluslardı. Öyle ki bu milletlerle bir maç adeat “genç bir çocukla, gürbüz ve kuvvi bir delikanlının” müsabakası sayılmalıdır. Bundan dolayı bu maçlardan mağlup ayrılmak Türk takımlarının şan ve şereflerine halel getirmez.
“Biz Oynadık Onlar Kazandı”
Bu anılan değerlendirmeye göre Türk takımı hasmına her cihetçe faik bulunmuş, yani üstün olmuş ve hatta bu durum karşı takımın kibar, ciddi ve sportmen Amerikalı antronörü tarafından da teslim edilmişti. Maç boyunca milli takım Romanya’dan gelen takımı mütemadiyen sıkıştırmış ve kalelerinin önüne hapsetmişti. Ancak bu anglo-sakson ortak yapımı takımın yegane atağının golle sonuçlanmasıyla sahadan yenik ayrılınmıştı. Bu nedenle bunun adı mağlubiyet değil, muvaffakiyetsizlik olmalıydı. Burada bugün bize çok tanıdık gelen “biz oynadık onlar kazandı” yaklaşımının erken bir örneğini müşahede etmekteyiz.
Futbolumuzun Geriliği
Ancak yine de yazar sezarın hakkını sezara teslim etmek konusunda duyarlı ve Türk milli takımının Romanya’dan gelen dört veya beş farklı bir yenmiş olsa bile Türklerin yemesi gereken bir fırın ekmek olduğunu söylemeden de geçmemiştir. Türk futbolunun özellikle Balkan ve Avrupa takımları karşısında mağlup olmaktan kurtulması zordur. Zira bu takımlar hem daha çok çalışmakta, hem de daha eskidirler. Elbette en önemli özellik büyük bir dikkat, intizam ve ciddiyetle çalışmaktı. Öyle ki Macarlar çok kısa bir süre içerisinde İngilizlerin en meşhur sanatkar takımlarını dahi yenmeyi başaracak kadar ilerleme kaydetmişlerdi. Macarlara bu büyük şan ve şerefi kazandıran İngiliz hocaların taht-ı idaresinde yani yönetiminde askeri bir disiplinle çalışmalarıydı.
Bir Yenilgi, Bir Musibet
Bu açıdan Romanya gibi bir takıma yenilmek Türkler için hataları üzerine düşünmek için bir fırsat olarak sunulmuştur. Yeniliginin en büyük sebebi intizamsızlık olarak açıklanmıştır. Maç 1912 senesinde oynananmıştır. Bu yılın en önemli özelliği Cuma Ligi ve Pazar Ligi olarak iki tane ligin varlığıydı. Bu iki farklı ligde oynayan kulüpler arasındaki ilişkiler de pek dostane değildi. Hatta bu iki lig takımları arasında şiddetlenen, inkamcı, dehşet veren rekabet aynı lig içerisindeki takımlar arasında da görülebiliyordu. Öyle ki kulüp ileri gelenlerinin oturup herhangi bir mesele hakkında teatti-i efkar etmeleri yani fikir alışverişinde bulunmaları görülmüş şey değildi.
Bir Şehir, İki Lig ve Rekabet
Bundan dolayı şehre gelen yabancılarla yapılacak maçlar için bir Türk takımı nizamnamesi tanzim edilmiş ancak böyle bir ortamda haliyle tatbik imkanı bulunamamıştı. Bu nizamnamenin uygulanmamasında da görüldüğü gibi Türk takımlarının başarıssızlığını arkasında bu intizamsılık yatıyordu. Bundan dolayı önerilen bu işlerle iştigal edecek bir merciinin, bir cemiyetin kurulmasıydı. Bu teklifi Futbol Federasyonu kurulması için yapılmış erken teklifler içerisinde de değerlendirebiliriz. Bu amaçla daimi bir teşkilat kurulmadıkça Türk takımların işi tesadüflere bırakılmıştı.
Seçilen Milli Takım
Bu maç için kadroya çağrılan oyuncular şöyleydi: Kaleye Ahmed Robinson bey intihap yani seçildiği halde onun gelmemesi üzerine Galatasaray’dan Nedim Bey geçmişti. Savunmada Fener’den Galip ile Altınordu’dan Nuri Beyler forma giymişlerdi. Muavin olarak Galatasaray’dan Celal ve Ahmet Cevat, Altınordu’dan ise Sedat Beyler sahaya çıkmışlardı. Muhacimler ise Fener’den Nuri ve Süreyya, Galatasaray’dan Hüsnü Galip ve Altınordu’dan Nihat ile Hüseyin Beylerdi. Milli takım üç takımın karmasından oluşmaktaydı. Anlaşılıdığı kadarıyla bu seçim hakkında ciddi tartışmalar yaşanmış ancak herhangi bir değişiklik de olmuş değildi. Tartışmaların büyük kısmı yanlış oyuncuların yanlış mevkilere seçilmesinden kaynaklanıyordu. Süreyya Beyin sol açıkta oynaması çok sert tenkit edilmişti, zira bu oyuncunun genelde oynadığı yer burası değildi. Sol açıkta oynaması gereken topçu Hikmet bey iken bu futbolcunun oynamayacak halde olduğunu anlıyoruz. Hikmet beyin oynayamayışına çok hayıflanılmıştır.
Sorunlu Muhacimler
Nihad Bey ise uzun boylu ve kuvvetli bir vücuda sahip olmasına rağmen çevik ve sert şut çekme meziyetlerinden mahrum olduğundan dolayı ileri üçlüde oynatılması eleştiri konusu olmuştur. Forvetin son oyuncusu Ahmet Cevat da eleştiriden nasibini almış ve bu mevkiye uygun bulunmamıştır. Kısacası takımın gol atamamış oyuncuları kıyasıya eleştirilmiştir. Kaleci Nedim ise tecrübesiz bir genç olduğu için maruz görülmüştür.
Oyunun ilk düdüğüyle birlikte Türk oyuncularının ne kadar mahir oldukları hemen ortaya çıkmış ve topu sevk ve idarede becerilerini sergilemeye başlamışlardır. Ancak kişisel becerileri daha yüksek olmasına rağmen Türk takımının oyununda temel bir özellik eksikti. Milliler takım oyunu oynamıyorlardı. Buna mukabil Romanya’dan gelen muhtelit takım daha seri ve muntazam oynuyordu. Bu nokta çok önemliydi çünkü “futbolda muzafferiyetin en mühim evamilinde madud bulunan muavinlerle muhacimler arasındaki ittihad-ı harekatın” noksan olması zaafiyeti ortaya çıkarıyordu. Türk milli takımı ayrıca düzgün pas verme becerisini de gösteremiyordu. Oyun kendi kendine ve biraz da gelişigüzel oynanıyor, bir fikr-i esasiye dayanan bir intizam göstermiyordu. Bu eksiklikleri oyuncular kendi bireysel becerileriyle telafiye çalışıyorlardı.
Oyun hızlı hücumlar eşliğinde ilerliyor ancak son vuruşlar konusunda bir eksiklik görülüyordu. Her iki takımda kalecileri mağlup edecek derecede sert ve düzgün şutlar atamıyordu. Gol geciktikçe Türk takımı biraz asabileşmiş ve akınlarını sıklaştırmıştı. Bu esnada, ikinci yarının başlarında, tamamıyla akın düşüncesinde olan milli takım savunmasında bir gedik vermiş ve bu fırsattan Alman mösyö Veyld faydalanmasını bilmişti. Sol köşeye vurduğu sert şuta kaleci Nedim atlamış ancak topu çıkarmaya muvaffak olamamıştı. Bunun üzerine milli takımın akınları daha arttıysa da gol bölgelerindeki beceriksizliğe bir çare bulunamamıştı.
Maçın Yıldızı Hans
Oyunun en başarılı futbolcusu Fener’den Galip olarak aktarılmıştır. Rakibin tüm akınlarını maharetle durduran Galip, ileriye de çok isabetli paslar atarak hücumlara katkıda bulunmuştu. “Bu seri, mahir ve çevik oyuncu o günkü müsabakanın ruhu idi.” Altınordu’dan Hüseyin, Galatasaray’dan Celal ve Fener’den Nuri beyler de iyi oynayan futbolcuların başında geliyorlardı. Ancak maçın yıldızı Türk milli takımını durduran ve durdurdukça telaşlandıran Alman kaleci mösyö Hans Göning’di. Yapılan yorumlara göre Romanya’dan gelen takımı yenilgiden kurtaran ve galip gelmesini sağlayan oydu. Sonuçta maçtan çıkarılan ders Türk takımının gelişmesi için esaslı bir teşkilatlanmaya gidilmesi ve işin intizamsızlığa bırakılmaması gerektiğiydi. Aksi takdirde başka mağlubiyetlerden hiç şüphe edilmemeliydi.