Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler Milli Mücadele ile birlikte çok olumlu bir hava içerisine girer. Özellikle 1917 Devrimi’nden sonra Sovyetlerin Doğu Halkları içerisindeki emperyalizm karşıtı akımları destekleme tavrı iki ülke arasındaki ilişkilerin hızla gelişmesine yol açmıştır. Yeni kurulan TBMM hükümeti hem oradan gelebilecek maddi yardımlar sebebiyle hem de diplomatik yalnızlıktan kurtulmak amacıyla bu sıcak yaklaşıma olumlu bir tepki vermişti. İki ülke arasındaki iyi ilişkiler milli mücadelenin zaferle sonuçlanmasından ve cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam etmiştir. İki ülke arasında hem iktisadi hem de siyasi birçok antlaşma imzalanmıştır.
Cumhuriyet’in İlk Dönemlerinde Sıcak Münasebetler
Bu yakınlaşma elbette ki hiçbir şekilde Türkiye’nin komünizme temayülü anlamına gelmiyordu. Tam tersine Sovyetler ile ilişkiler ne kadar iyi olursa olsun, ülke içindeki sol akımlara ve özellikle Türkiye Komünist Partisi’ne aman verilmiyordu. Gerek milli mücadele zamanında ve gerekse de 1923 senesinden sonra komünistler birçok kez tevkifata uğramış, parti ve sendika kurmalarına izin verilmemiştir. Ancak ilginç olan içeride komünistlere göz açtırılmamasına rağmen Sovyetler ile ilişkilerin bu politikalardan hiçbir şekilde etkilenmemiş olmasıdır. Bu da iki ülke arasındaki ilişkilerin ne kadar derin dengelere dayandığını göstermektedir. Bizzat Mustafa Kemal Atatürk ülke içindeki komünistlere ünlü Eskişehir konuşması ile göz dağı vermiş ve bu işler ile bizzat ilgileneceğini duyurmuştur.
Ancak komünistlere karşı böyle bir tavrın olduğu bir ülkede, Sovyetler Birliği dost bir ülke olarak kamuoyunda olumlu atıflarla anılıyordu. Hatta Sovyetler Birliği’ndeki iktisadi hayat, eğitim ve sanayileşme konularına dair övücü yazılara basında rastlamak işten bile değildi. Spor da bu alanlardan bir tanesiydi. Futbol tarihimizin daha ilk devirlerinden itibaren Rusya ile zaten hatırı sayılır bir ilişki içine girilmişti. İlk yurtdışı turnelerimizden bir olan Fenerbahçe’nin Rusya seyahati bu açıdan önemlidir. Fenerbahçe I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Odesa’dan Rusya turnesine çıkmış ve birçok başarılı sonuç elde etmişti. Milli mücadeleden itibaren Devrim Rusya’sı ile ilişkilerin böyle bir sıcak hava içerisine girmesi, futbol alanında akislerini bulmuştu. Örneğin 1930’lu yılların spor dergilerinde Sovyetlerdeki spor hayatı ve bu alandaki gelişmeler örnek alınacak numuneler olarak anılıyordu.
Karşılıklı Ziyaretler
Spor alanındaki ilişkilerin gelişmenin siyasi ve iktisadi nedenlerinin yanında spora dair nedenleri de vardı. Rusya’nın spor alanında kat ettiği ilerlemeler Türk sporu içinde bir ölçü oluyordu. Birçok futbol maçından önce ve sonra memleket futbolunun kendisini tartması için bunun ne kadar önemli bir vesile olduğu dile getiriliyordu. Zira genelde Türk sporcuları, özelde futbolcular ciddi rakiplerle sık sık karşılaşmak imkanı bulamıyorlardı. Bundan dolayı artık gelenekselleşmeye başlamış Türkiye-Sovyetler spor münasebetleri Türk Spor dünyasınca bir fırsat olarak telakki ediliyordu. Bu karşılıklı iade-i ziyaretler kamuoyunda da yakından takip edilen hadiseler şeklinde cereyan ediyordu. Örneğin Sovyet sporcularının ziyaretleri münasebetiyle büyük, şaşalı karşılama törenleri düzenleniyordu. Sporcuların vapurları denizde karşılanıyor, rıhtımdan kalacakları otele kadar yol boyunca karşılama ve “hoş geldin” kortejleri oluşturuluyordu. Yine Türk Sporcularının Moskova diğer Sovyet şehirlerini ziyaretleri her tülü magazinsel unsuru ile birlikte anılıyordu.
Dost Rus Sporcuların 1935 Ziyareti
1935 yılındaki bu ziyaretin önemi 1930’lu yıllar boyunca yapılan müsabaka ve münasebetlerin en büyüklerinden bir tanesi olmasından kaynaklanır. Bu yıl Sovyet spor kafilesi daha önce olmadığı kadar büyük bir kadro ile yola çıkar. Bu sadece Türkiye seferleri için geçerli de değildir. Spor kafilesinden önce gelen telgraflarda Ruslar şöyle diyorlardı: “Esasen şimdiye kadar hiçbir defa, hiçbir memlekete aynı zamanda beş spor şubesi delegelerini ihtiva eden bir ekip göndermiş değiliz.” Sovyet ekibi özellikle güreş ve futbol müsabakaları için özenle hazırlanmıştı zira Türklerin bu iki alanda çok iyi olduklarını düşünüyorlardı. Bu iki alanın yanında iki ülke tenis ve eskrim dallarında ilk defa karşı karşıya geleceklerdi.
Basın ise bu maçlara yönelik olarak idarecileri ve yöneticileri uyarıyorlardı. Tahmin edileceği gibi tartışmaların odağında oluşturulacak futbol takımı vardı. Bilindiği üzere futbol tarihimizin başlarında milli takım yerine çeşitli şehirlerin kendi muhtelit yani karma takımları oluşturuluyordu. O şehrin önde gelen takımlarının önde gelen futbolcuları bu karma takımları oluşturuyordu. Seneler geçtikçe bu oluşturulan takımlar üzerinde de çok büyük kavgalar kopabiliyordu. Bizim bugün Hakan Şükür kavgasından alışık olduğumuz durum futbolumuzun ilk yıllarında daha sık yaşanıyordu. Özellikle son hazırlık maçlarından biri olan Bulgar Levski takımına karşı iyi bir oyun çıkarılmamış olması spor basınını düşündürüyordu. Bulgar takımını 3-0 ve 4-0 gibi net skorlarla yenmiş de olsa Türk takımı geleceğe dair iyi işaretler vermiyordu. Takımda istek, beraberlik, canlılık, sürat, mücadele ruhu ve yenme azminin eksik olduğu düşünülüyordu.
Oysa karşı karşıya gelinecek Sovyet takımı daha önce karşılaşılan “külüstür” takımlarla mukayese kabul etmezdi. Bundan dolayı spor idarecilerinin futbolcular doğru seçmeleri, iyi hazırlamaları ve konsantre etmeleri isteniyordu. Basın yenilinse de şerefli bir mağlubiyet yani formanın hakkını vermiş bir takım istiyordu.
Karşılama Töreni
12 Ekim 1935 Cumartesi günü gelecek olan Sovyet sporcuları karşılamak için son hazırlıklar bir gün önce tamamlanmış ve kamuoyuna duyurulmuştu. Buna göre sporcular için denizde (Kavaklarda) ve karada karşılama törenleri düzenlenmişti. Misafirleri getiren Sovyet Çiçerin vapuru saat sabah 9’da Galata rıhtımına yanaşacaktı. Galata Rıhtımındaki karşılamada tüm Halkevleri erkanı, bütün spor teşekkülleri, kulüp mümessilleri ve sporcular hazır bulunacaklardı. Tüm katılımcı teşekküller adına Sovyet sporculara otuzu aşkın buket verilecekti. Kafilenin başında Sovyetler Birliği Yüksek İdman Şurası başkanı Mantsef olacaktı. Bir gün sonra Kadıköy’de ilk futbol maçı, pazartesi günü ise Taksim’de ikinci müsabaka yapılacaktı. Futbol maçı biletleri tribün 150, duhuliye 75 kuruş olarak belirlenmişti. Biletler İstanbul’da Dördüncü Vakıf Han birinci kat 13 No’lu Federasyon merkezinde, Taksim stadında ve Kadıköy’de Milyon Tayyare gişesinde satılmaktaydı. Rus sporcular Pera Palas Otelinde ağırlanacaklar ve ardından Eminönü Halkevinde Türk sporcuları ile tanıştırılacaklardı.
Bu çok ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş ve organize edilmiş karşılama töreni olayın bir spor müsabakası ve festivalinden daha fazla bir şey olduğunu göstermektedir. Tüm rıhtım Rusça “hoş geldiniz” levhaları ile kaplanmış, Cumhuriyet Halk Fırkası erkanı ve idareciler hazır bulunmuşlardır. Kandilli lisesinden bir kız öğrenci Rusça bir konuşma yapmış ve bu Rus kafilesince ilgili ile karşılanmıştır.
Futbol Maçları
Ruslarla yapılacak altı futbol maçından ilk olan Kadıköy Fenerbahçe stadındaki maçta Türk takımı 2-1 mağlup olmuştur. Maça ilgi çok büyüktü. Aksi olması düşünülemezdi zira kamuoyu bu organizasyon için günler öncesinde hazırlanmıştı. Maça ilgi o kadar fazla idi ki, İstanbul tarafından gelenler için Akay idaresi tarife harici vapur işletmek zorunda kalmıştı. Maçta Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçisi Karahan Yoldaş ile İstanbul İlbayı Muhiddin Üstündağ stattaki yerlerini almışlardı. Takımlar saha çıktıktan sonra orta yuvarlakta karşı karşıya dizilmişler ve iki ülkenin en üst spor idarecisi birer konuşma yapmıştır. Bundan sonra bayraklar değiştirilmiş, İstiklal ve Enternasyonal marşları dinlenmiştir. Futbolcular ve seyirciler her vesile ile birbirlerine sevgi gösterilerinde bulunmuşlardır.
Konuk takım tam Rus takımı olmaktan çok Dinamo ve Spartak takımlarının karmasıydı. Sovyet takımı şu futbolculardan oluşuyordu: Rijof, Harcebutof, Feterin, Raya, Anderi, Starefski, İlya, Pavlof, Smirnof, Yakoşi ve Dapşi. Türk takımı ise Avni, Yaşar, Lütfi, Reşad, Esad, Feyzi, Niyazi, Naci, Rasih, Şeref ve Fikret’ten oluşuyordu. Maçın genelinde Sovyet takımı daha muntazam bir oyun çıkarmıştı. Daha organize ve düzgün ataklarda bulunmuştu. Oysa maçta ilk iki tehlikeli pozisyonu yaratan Türk takımı idi. Bu iki pozisyon’da da Sovyet defansı tehlikeyi bertaraf etmeyi başarmıştı. Zaten Naci de gününde değildi ve maç boyunca bulduğu pozisyonlar bonkörce harcamıştı. Türk takımının gol için ileri çıktığı ve Naci’nin kaçırdığı bir başka pozisyondan sonra hızlı toplarla Rus takımı ileri çıkmış ve merkez muhacim Smirnof Feyzi’den de sıyrılarak Avni’nin yanından meşin yuvarlağı kaleye yuvarlamıştır. Böylece Rus takımı öne geçmiştir. Bu gol stattaki diplomasiye duyarlı seyirciler tarafından dakikalarca alkışlanmıştır. Bundan sonra Sovyet oyuncular ağırlıklarını daha fazla hissettirdiler. Daha çok ortadan ve soldan inen Rusların oyunu birden sağ tarafa çevirmeleriyle birlikte sağ açıkları ceza sahasına girmiş ve yetişemeyeceğini anlayan Lütfi bu oyuncuyu yere indirmiştir. Kazanılan penaltıdan Smirnof kendisinin ve takımının ikinci golünü kaydetmiştir.
Bu golle birlikte Türk takımı her ne kadar dağılmamışsa da herhangi bir toparlanma emalesi de göstermemekteydi. Ancak ilk yarının sonlarına doğru Rasih ceza sahasına hızla dalmış ve bu tehlikeli durumu Rus oyuncular ancak onu elle tutarak bertaraf etmişlerdir. Bu da elbette ki penaltı ile cezalandırılmıştır. Bu penaltıyı Rasih kullanmış ve durumu 2-1 yapmıştır. İkinci yarıda gol atmakta muvaffak olamamışlar ve maç bu skorla nihayete ermiştir. Ancak ikinci yarıda oyunda nispeten iyi oynayan Feyzi, Lütfi ve Şeref’in oyundan alınarak, yerlerine İbrahim, Faruk ve Muhteşem’in sahaya sürülmesi tribünlerde büyük tepkiye yol açmıştır.
İstanbul’daki ikinci maç Taksim’deydi. Hafta arası olmasına rağmen maça olan ilgi muazzamdı. Sovyet takımı bu sefer Moskova, Leningrad ve Harkof şehirleri futbolcularından Şoriyotz, Titirin, Famin, Leuta, İvin, Feodoro, Şulotski, Cemcintif, Şegotski, Kuskof ve İlyin’den oluşuyordu. Türk takımı ise Necdet, Faruk, Yaşar, Esad, Lütfi, Mehmet Reşat, Fikret, Şeref, Rasih, Naci ve Niyazi’den oluşuyordu. İki takım da bu maçta daha iyiydi. Özellikle Türk takımı sahaya çok daha seri ve muntazam bir oyun koymuştu. Takımların ikisinin de iyi oynaması skora yansımıştı: 2-2. Hatta ikinci yarıda Rusların yıldızı Smirnof girene kadar Türk takımı maçı önce götürmekle kalmamış, maçı da onların yarı sahasına yığmıştı. Ancak ikinci yarının ortasında Smirnof oyuna denge getirmiş ve beraberlik golünü kaydetmişti. Maçtan sonra futbolculara yüklenen eleştiri yazılarının yanı sıra bu kadar güçlü bir takıma karşı direngen bir oyun ortaya koymalarından dolayı futbolcular tebrik eden yazılar da basında yer aldı. Rus takımı daha sonra Ankara ve İzmir’de müsabakalarda bulunarak 1 Kasım 1935 günü memleketlerine doğru İstanbul’dan hareket etmişlerdir.