Geçen yazımızda Türkiye ile Sovyetler birliği arasındaki dostane ilişkilerin doğuşu ve bu diplomatik ilişkiler içerisinde sporun ve futbolun oynadığı önemli role dikkat çekmiştik. Türkiye’de resmi ideoloji ve rejim komünizme hiçbir şekilde temayül göstermemiş de olsa iki ülke arasında soğuk savaş dönemine kadar sürecek olan çok sıcak ilişkiler cumhuriyetin ilk yıllarında itibaren tesis edilmişti. Böylece özellikle “sıcak denizlere inme politikasıyla” her ortalama Türk’ün zihninde yer etmiş olan ve son iki-üç yüzyıl boyunca bilmem kaç kere savaş etmiş olan iki ülke arasında dostane temaslar başlamıştır. Bu temasların temelinde elbette ki karşılık çıkarlara dayanan diplomasi büyük rol oynamıştır. Hem genç komünist rejim hem genç Türk cumhuriyet uluslararası yalnızlıktan kurtulmak için birbirlerine yaklaşmışlardır. Böylece kültürel alanda daha önceki yıllara dayan ilişkiler artarak gelişmiştir. Hatta bu iyi ilişkiler cumhuriyetin simgelerinden biri olan Taksim anıtında da abidevi ifadesini bulmuştur. 1928 yılında Taksime dikilen anıtta Türk Kurtuluş Savaşı kahramanları ile birlikte o zamanki Sovyetler temsilcisi S.İ. Aralov omuz omuza tasvir edilmiştir. Yine bu zaman diliminde 1927 yılında Türkiye’de potemkin zırhlısını filminin de gösterildiği Sovyet film festivali kapalı gişe takip edilmiştir. N. Zarhi ve S. Utkevich gibi ünlü yönetmenler Türkiye’yi ziyaret ederek belgeseller çekerken, Muhsin Ertuğrul gibi Türk tiyatrosunun kurucu unsurlarından olan bir zat yetiştirilmek üzere Rusya’ya gönderilmiştir.
İlk Temaslar
Geçen yazımızda da bir örneği verdiğimiz vechle bu ilişkiler meyvelerini spor alanında da vermiştir. Daha çarlık Rusyası zamanında başlayan futbol ilişkileri daha sonrasında da karşılıklı ziyaretlerle artarak sürmüştür. Bu ziyaretler ve müsabakalar günün spor dünyasının en önemli gelişmelerinin başında addediliyordu. Sovyet Rusya ile futbol temasları cumhuriyetin ilk yıllarına kadar geri gitmektedir. Bunlardan ilki Sovyet Rus futbol kafilesinin Türkiye’ye gelişidir. Kasım 1924’de yapılan milli maçta Türkiye Sovyet ekibine 3-0 mağlup olmuştur. Sovyet kafilesi İstanbul’da Türkiye milli takımı ile maç yapmakla yetinmiyor, diğer önemli iller olan İzmir ve Ankara da ziyaret ediliyordu. Bu gelenek en baştan başlamıştı. 1924 yılında Sovyet milli takımı Ankara’da İzmir-Ankara karması ile de karşı karşıya gelme fırsatı bulmuştu. Ankara İstiklal sahasında oynan maçı Sovyetler 6-1 gibi net bir skor ile almışlardı. Türkiye’nin yegane golünü Kamil Bey kaydetmişti. Bu takım saha şu onbir ile çıkmıştı: Hamit Akbay (Ankara), Naim Örsmen (Ankara), Ahmet Şanlı (Ankara), Vahyi Oktay (İzmir), Talat Eriş (Ankara), Nafiz Orhon (Ankara), Lütfi Padok (Ankara), Orhan (İzmir), Kamil Rona (Ankara), Vahap Özaltay (İzmir), Necati Finci (Ankara).
1924 yılında alınan bu kötü mağlubiyetleri milli takım 1925 yılında yaptığı bir dizi maç ile affetirmeyi başarmıştı. Türkiye bu yıl içerisinde Bulgaristan’ı Türkiye’de 2-1, Romanya’yı deplasmanda 2-1, Sovyetler Birliği’ni de evinde aynı skor ile yenmişti. Bu yıllardan itibaren spor kafileleri sık sık karşı karşıya gelmeye başladılar. Bu spor gelişmesi için de bir fırsat olarak algılanıyordu. Özellike Sovyet Rusya’nın bu alanda önemli gelişmeler kaydediyor olması kamuoyunun dikkati celbediyordu. Bundan dolayı diğer birçok alanda olduğu gibi bu hızlı gelişmeye özenerek bakan insan sayısı az değildi. Bu gelişmeyi Türkiye’nin de tekrarlaması için bu ülkedeki gelişmelere yakından bakılıyordu. Sporda uygulanan kurallar, tesisleşmeler, kurumlaşmalar, altyapı atılımları, spor anlayışı hep tartışılan konuların başında geliyordu. Bu hususlarda komünizm ve onun prensipleri hiçbir şekilde gündeme gelmiyor, herhangi başka bir ülke olabilecekmiş gibi ideolojiden azade olarak inceleniyordu.
Cumhuriyet’te Futbol ve Halkevleri
Sovyet Rusya’ya olan ilginin bir sebebi diplomasi ise diğer bir sebebi değinildiği üzere benzer spor anlayışıydı. Aslında bu 20. yüzyılın başlarında birçok yerde geçerli bir anlayıştı. Cumhuriyet kitle sporlarının yaygınlaştırılması ve spor ile makbul vatandaş arasında bir bağ kurması ile bu yöndeki girişimlerini arttırmıştır. Hastalıksız, gürbüz ve sıhhatli yüzbinler yetiştirmek ulusal bir ülkü olarak tanımlanmıştır. Sağlam karakter ile sağlam vücut arasında da bir rabıta kuran bu anlayış sporun ferdi ve rekabetçi değil halkın eğitilmesi ve dönüştürülmesi amacıyla kullanılmasından yanaydı. Bundan dolayı özellikle halkevleri dergilerinde sporu bir fantezi olarak algılayan, tekler, seçkinler ve şampiyonlar yetiştirmeyi amaçlayan anlayışlar sık sık mahkum edilmiştir.
Halkın Futbolu
Ancak bu noktada üzerinde durulması gereken önemli husus futbolun çok fazla öne çıkarılmamasıdır. Sporu kültür fizik davası olarak telakki eden cumhuriyet sporu bir eğlence gören anlayış yerine onu ulusun inşasında önemli bir merhale ve araç olarak işlevlendirmeye çalışıyordu. Cumhuriyetin hem kitlelere ulaşmasında hem de onu şekillendirmede kullanacağı en önemli faaliyet alanlarından bir tanesiydi. Rejimin halk ile bağlantı kurması için yaratılan kurumların başında da Halkevleri geliyordu. Ancak Halkevleri Çalışma Talimatnamesinde 11 adet spor türü sayılmış olmasına rağmen, en popüler olan ve en fazla spor basınını meşgul eden futbol, bu türler arasında zikredilmemişti. Bu onbir spor türü arasında ulusal ve yöresel cirit, güreş ve binicilik özellikle öne çıkarılıyordu. Halkevleri sporu kitleselleştirmeye ve profesyonelleştirmeye çalışırken yeni spor kurumlarının oluşturulmasına da ön ayak olmaya çalışıyordu. Her ne kadar resmi söyleminde pek yer almasa da bu türler arasında sayılmamış futbol, voleybol ve basketbol yapılan sporlar arasında önemli bir yet tutuyordu. Özellikle futbol maçları ve futbol takımları faaliyetlerin en önemli ve en fazla dikkatle takip edilen kısmını oluşturuyordu.
Halkevlerinin Sovyetleri Ziyaretleri
1930’lu yıllar boyunca Rusya’ya her çeşit spor türünden sporcular giderek birçok alanda yapılan müsabakalara iştirak ederlerdi. Sporculara geniş bir bürokrat erkanı da eşlik ederek şeref tribünlerindeki yerlerini alırlardı. Döneme uygun bir biçimde seromoni ön plana çıkardı. Halkevleri kendi bünyesinde takımlar götürürken bazın futbol kulüplerinin karmaları ve milli takım da Halkevleri namına sahaya çıkabilmekteydi. Örneğin 1936 senesinde iade-i ziyaret sırası Türkiye’de idi. Türkiye Sovyet Rusya’ya kalabalık bir sporcu kafilesi ile gitmişti. Bu organizasyon hemen 1936 Berlin Olimpiyatlarının akabinde yapıldığı için sporcuların iştirakinde bir takım müşkilatlar hasıl olmuştu. Ancak özellikle Halkevlerinin girişimi sayesinde bunlar en aza indirilmeye çalışılmıştı. Birçok spor kolu olmasına rağmen futbol en çok zikredilen spor dalı olmuştur. Futbol takımı şu oyunculardan oluşuyordu. Galatasaray’dan: Necdet, Lütfi, Danyal, Avni, Gündüz; Güneş’ten Cihat, Faruk, Riza; Fenerbahçe’den: Fazıl, Necdet, Niyazi, Fikret, Esat; İ.Spor’dan Hasan; Beşiktaş’tan Hüsnü, Hakkı, Şeref, Eşref; Vefa’dan Muhteşem; İzmir’den Fuad, Sait, Hakkı.
Bu organizasyonda Türk takımı ikisi Moskova’da birisi Leningrad’da olmak üzere üç maç yapmıştır. Bu maçlardan ilkinde Türk takımı 4-1 Mağlup olmuş, bu maçın rövanşında da Rusların Spartak Takımı Halkevini 3-1 yenmiştir. İkinci maçın hakemi bir Türk idi. Suphi Batur. Maçı 100 bin kişiden fazla insan seyretmişti. Türk takımı: Cihat, Fazıl, Hüsnü, Fikret, Esat, Reşat, Danyal, Şeref, Fuad, Sait, Necdet’ten oluşuyordu. Sovyet takımı maça çok süratli başlamıştı. Henüz on ikinci dakikada sağlı sollu gelen akınlarla ceza sahasına giren Sovyet takımı güzel bir vuruşla öne geçmiş; bu golden hemen 3 dakika sonra yine Rus solaçığı kaleye inerek topu kaleci Cihad’ın ellerinin üzerinden ağlara göndermişti. Bu dakikadan sonra Türk takımı biraz daha toparlanmış ve 36. dakika’da Fikret soldan çok düzgün bir orta yapmış ve Sait enfes bir kafa vuruşu ile topu Sovyet ağlarına göndermiştir. Bu golle birlikte ilk yarı 2-1 sona ermiştir. İkinci yarıya hızlı başlasa da Türk takımı Sovyetlerin ani atakları ile karşı karşıya kalıyordu. Bunlardan bir tanesinde Sovyetler hızlı çıkışlarının karşılığını bir golle aldılar. Karşılık iki takımda çok müsait pozisyonlardan yararlanamadılar. Özellikle Fikret iki mutlak gol pozisyonunu bonkörce harcamıştı. Böylece maç 3-1 Sovyetlerin galibiyeti ile sonra erdi.
Son maç Leningrad’da yapıldı. Maç Leningrad karmasına karşı yapılmıştı ve maçın hakemi bu defa Rustu. Türk takımı bu sefer sahaya Necdet, Fazıl, Faruk, İbrahim, Lütfi, Reşat, Danyal, Fikret, Hüsnü, Sait ve Niyasi onbiriyle çıktı. İki takımın karşılıklı akınlarıyla başlayan oyunun başlarında Türk defensından bir futbolcunun eline topun değmesiyle hakem penaltıya hükmetti. Ancak Ruslar kötü bir vuruşla bu fırsatı zayi ettiler. Ancak 24. dakikada şans bu sefer onlardan yanaydı. Karambol bir pozisyonda Sovyet takımı 1-0 öne geçti ve maç bu sonuçla sona erdi. Türk takımı böylece ilk maçtan başlayarak oyununu düzeltmeye başlayan daha iyi sonuçlar almaya başlamıştı. Ta ki Kiev’deki dördüncü ve son maça kadar. Halkevi takımı bu son maçını Dinamo takımına karşı yaptı ve 9-1 gibi çok net bir skorla sahadan yenik ayrıldı. Benzer bir takım ile sahaya çıkmış olan Türk takımı kötü bir sahada ve kötü bir havada da oynasa basın Sovyet takımının oyunu övmüştür.
Hep Aynı!
Diplomatik yanı ağır basan bu spor temasları 1930’lu yıllar boyunca gelişerek devam etmişti. Ancak özellikle spor camiasında bu temaslar kendimizi geliştirmemiz için iyi vesileler olarak değerlendiriliyordu. Zira Türk sporcular ve spor dünyası ciddi rakiplerle, ciddi bir spor anlayışının mevcut olduğu bir ülkede deneyim elde ediyorlardı. Bundan dolayı bu temaslarda basın genellikle önde gelen sporcuların katılmasını ve daha çok ihtimam gösterilmesini istiyordu. Öyleki spor yazarı Ulvi Ziya 1934 yılında gerçekleşen ziyaretten sonra Türk takımının yenilgisinin gelişmiş Ruslar karşısında normal olduğunu yazmıştı. Ona göre alınana yenilgilere rağmen hezimete uğranılmamış olmak bir başarı olarak addedilmeliydi. Bu maçlardan sonra basın genellikle takkeyi önüne koyup biz nerede hata yaptık soruları sormaya başlarlardı. Türk futbolunun yapılsal sorunları masaya yatırılırdı. Ulvi Ziya’nın başarılı bulduğu 1934 senesinde Rusya’ya şu futbolcular gitmişti: Yaşar, Mustafa, Esat, Fikret, Mehmet Ali, Şeref, Feyzi, Nuri, Sayit (İzmir), Bilal (Ankara), Bülent, Ali, Sami, Reşat, Hasan, Avni, Necdet, Rasim, Ridvan. Bu kafilelere genellikle bürokrasi ve spor dünyasının önde gelen simaları da katılabiliyordu. Mesela 1934’deki ziyarete Halk Fırkası Umumi Katibi Recep, Fırkanın İstanbul idare heyeti reisi Cemal Bey, Halkevi yöneticileri ve Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Vefa, Kumkapı, İstanbulspor, Beykoz, Süleymaniye gibi birinci lig kulüpleri murahhas ve sporcuları da iştirak etmişlerdi. 1934’de üç maçı da Türk takımı 3-0, 2-1, 3-0 skorları ile kaybetmişti. Ancak neticede iki ülke arasında cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlayan zoraki yakınlaşma ve İki ülke arasında bu dönemde ortaya çıkan spora benzer bir mantıkla bakma olgusu spor dünyası için bu organizasyonları daha anlamlı kılıyordu.