Y. Doğan Çetinkaya
  • Kitap
  • Makale
    • Akademik
    • Siyasi/Güncel
    • Futbol Tarihi
    • Çeviriler
  • Röportaj
    • Yapılanlar
    • Yaptıklarım
  • Video
    • Akademik
    • Siyasi/Güncel
    • Özgür Üniversite
  • Radyo
    • Açık Radyo Programları
    • Karşı Radyo Programları
    • Katıldıklarım
  • Müze-Sergi
  • Etkinlikler
Yapılanlar

SYRIZA’nın politikaları uygulanabilir göründü

by Y. Doğan Çetinkaya 17 Şubat 2015
written by Y. Doğan Çetinkaya

Gizem ÖRNEK

Doçent Doktor Doğan Çetinkaya: SYRIZA radikal bir parti. Çünkü antikapitalist bir parti olduğunu belirtiyor ama önceliğinin neoliberal politikaları ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor. Fakat ne kadar devrimci olup olmadığı elbette tartışmalı. SYRIZA’yı radikal kabul eden pek çok kesim de SYRIZA’nın devrimci bir parti olmadığını söylüyor.

Yunan halkının Avrupa Birliği, IMF politikalarına karşı duyduğu tepkinin bir sonucu olarak iktidara getirdiği  SYRIZA’nın bugün her adımı dikkatle izleniyor. SYRIZA bir yandan yeni politikalarını açıklarken, Yunan halkı SYRIZA’ya olan desteklerini gösterirken diğer yandan da politikalarının takipçisi olacağı mesajını veriyor. Yunanistan’ı ve Yunanistan seçimlerini yakından takip eden İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden Yardımcı Doçent Doktor Doğan Çetinkaya, SYRIZA’nın iktidara gelmesinin en büyük sebebinin ekonomik kriz olduğunu belirtiyor.  SYRIZA’yı iktidara getiren şartları ve SYRIZA’yı bundan sonra neyin bekleyeceğini konuştuğumuz Çetinkaya SYRIZA’nın politikalarının dünya çapında da bir çok insan tarafından uygulanabilir görüldüğünü belirtiyor.

SYRİZA iktidara geldi. Yunan halkı tercihini SYRİZA’dan yana kullandı, Peki bu bir sürpriz miydi?
Bu soruyu 2012 yılında sorsaydık ve SYRIZA hükümete o zaman gelmiş olsaydı biraz daha büyük bir sürpriz olabilirdi. Ancak 2015 seçimlerine gidilirken SYRIZA’nın seçimlerden başarıyla çıkacağı hem muhalefet hem de hedef aldığı sistem tarafından biliniyordu. SYRIZA zaten 2012’den bu yana yükselişini sürdüren bir partiydi.  SYRIZA aynı zamanda Yunan solu içinde önemli bir kesimi temsil ediyordu. Ayrıca hem 2008 yılında Alexis’in polis tarafından öldürülmesinden sonra ortaya çıkan sosyal patlamanın giderek yükselmesi hem de akabinde 2008-2010 kriziyle Yunanistan’ın mali ve iktisadi olarak çok ciddi bir bunalıma girmesiyle birlikte Yunan halkında ortaya çıkan arayış bu yükselişi ateşledi. Yani bu ortamı en iyi değerlendiren siyasi parti SYRIZA oldu. İktisadi ve mali krizle birlikte Yunanistan’da sisteme karşı meydan hareketleri ortaya çıktı. Bu tepkinin yanı sıra Yunanistan’da zaten belli bir geleneği olan sendikalarda ve toplumsal alanda güçlü olan sol daha da yükselmeye başladı. Bu yükselişin ilk belirtileri 2012 seçimlerinde görülmeye başlandı. Eskiden yüzde 4-5 oranında oy alan bir partiyken 2012’de yüzde 20’leri görecek şekilde yükseltti oylarını SYRIZA. 2012’den sonra artık ana muhalefet partisiydi. SYRIZA sonrasında ezilenlerin, sistemden canı yanmışların sözcüsü olarak kendini konumlandırdı. 2015 seçimlerinde artık kazanması beklenen bir parti olmuştu. SYRIZA’nın iktidara gelmesinin en büyük sebebi tabii ki bu krizdi.

SON 2 SENEDE 5 BİN GENÇ İNTİHAR ETTİ

Yaşanan küresel krizle birlikte Yunanistan’da çok büyük eylemler gerçekleşti, genel grevler yapıldı, üniversiteler oldukça hareketliydi. SYRIZA bir muhalefet partisi olarak o dönemde bu tepkiyi kucakladı diyebilir miyiz?
Aslında örgütledi derken dikkat etmek gerekir, tepkiyi oy olarak kendisine kanalize etti diyebiliriz.  Toplumsal ve siyasal olarak SYRIZA’nın örgütlendiğini söyleyemeyiz. Tepkiler seçimlerle birlikte SYRIZA’ya kanalize oldu. SYRIZA kendisine oy vermiş kitleleri örgütleyebilecek mi? Bundan sonra en önemli soru bu. SYRIZA bir umut olacaksa bunu örgütlü bir siyasal güç olarak yapmak zorunda. Kendinden önceki koalisyon çok ciddi sosyal ve iktisadi bir yıkım yarattı. Yüz binlerce insan tepki olarak meydanları işgal ettiler, arka arkaya genel grevler yapıldı. Çünkü çok büyük yıkımlar yaşandı. Son 2 senede 5 bin genç intihar etti. Çok ciddi sayıda genç yurtdışına göç etti. Gençlik arasındaki işsizlik yüzde 50’nin üstüne çıktı. Oya tahvil ettiği bu tepkiyi toplumsal hareketler olarak örgütlemeli ve bu örgütlü gücün siyasal ifadesi olarak da temayüz etmeli ve politik olarak da örgütlenmeli.

‘SYRIZA İKTİDAR OLMASIN’ DİLEKLERİ VARDI

SYRIZA’nın düne kadar açıkladığı program bir muhalefet partisinin programıydı, şimdi iktidarın programı oldu. SYRIZA’nın programında bazı yumuşamalar olduğu söyleniyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Doğru bir değerlendirme. SYRIZA’nın kendisi de bunu söylüyor. 2012 seçimlerinde ben Atina’daydım. O dönemde SYRIZA’nın iktidar olabileceğine dair beklentiler vardı. O dönemde hem SYRIZA içinden hem de dışından ‘SYRIZA iktidar olmasın’ dilekleri vardı. Çünkü o dönem bu kadar hazırlıksız iktidara gelirse, hükümet edemez, kaybeder ve bunun faturası da sola kesilir diye düşünülüyordu. SYRIZA iktidara hazırlandığı süreçte söylemlerini değiştirmek zorunda kaldı. Biraz daha yönetmeye aday ve muktedirler açısından kabul edilebilir bir parti gibi göstermeye çalıştı kendini. Yunan sermayesine yapılan ‘Biz sermayeye karşı değiliz, biz özelleştirmelere karşı değiliz, biz sadece insanları mağdur eden kemer sıkma politikalarına karşıyız, bizler Troyka’nın IMF’nin neoliberal politikalarına karşıyız’ gibi söylemler geliştirdiler 2012 sonrasında.
2012 seçimlerindeki ilk sıçramalarında borçları ödemeyeceğiz diyorlardı fakat 2012’den sonra borçları ödemiyoruz lafını duymaz olduk. “Biz bu borçları Yunan halkını mağdur etmeden ödeyeceğiz” demeye başladılar. Devlet Bakanı ve hükümet sözcüsü olan Gavril Sakelaridis örneğin yabancı sermaye yatırımlarına ilkesel olarak karşı olmadıklarını ancak sadece mevcut yozlaşmış biçimine karşı olduklarını ve bunları da kamulaştıracaklarını söylüyor. Sermayenin de reforma ihtiyacı olduğunun altını çiziyor. Sermayeye laf söylemenin en utangaç biçimi herhalde. Bu anlamda ılımlaştığından da söz edebiliriz. Asıl problem bundan sonra ne yapacağı? Bu geri adımı bir zorunluluk olarak da görebiliriz belki. “Asıl Avrupa değerlerini biz savunuyoruz” yollu bir karşı çıkış da yapmaya çalışıyorlar. Liman özelleştirmelerini de durdurdular. Zaten birçok kamulaştırılma yapıldı hemen. Elektrik şirketi bunun en önemlisi ve sembolik olanıydı. Yani bu ılımlılaşmanın ne kadar taktik olduğu, ne kadar stratejik bir kayma olduğunu zaman gösterecek. Bütün bu ılımlılaşmaya rağmen SYRIZA radikal bir parti. Çünkü antikapitalist bir parti olduğunu belirtiyor ama önceliğinin neo-liberal politikaları ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor. Fakat ne kadar devrimci olup olmadığı elbette tartışmalı. SYRIZA’yı radikal kabul eden pek çok kesim de SYRIZA’nın devrimci bir parti olmadığını söylüyor. Aslında kimse onlardan şu anda zaten devrim yapmalarını beklemiyor. Zaten çok radikal ve anti-kapitalist adımlar atıldığında, üretim araçların kollektif mülkiyetine geçilmesi gibi, sistemin vereceği reaksiyona hazırlanan ve bunu göğüsleyecek bir siyasal örgütlenme de yok aslında Yunanistan’da halihazırda. Bu anlamda bütün oluşumların siyasal olarak parlamentoya odaklandıklarını söyleyebiliriz. SYRIZA’ya soldan eleştiri getirenlerin de sistem karşıtı bir radikalleşme sonrası ortaya çıkması olası bir iç savaşa hazır olduklarını da söyleyemeyiz.

SYRIZA’nın hayalci olduğu ve çok muhalefet ettiğine dair söylemler var ve söylemler marjinalleştiriliyor. SYRIZA’nın değişimlerini böyle tarif etmek mümkün mü?
Dünya çapında SYRIZA’ya karşı ikili bir yaklaşım var. Sağ her şeyden önce bıyık altından gülerek ‘Hayatın gerçekleri soğuktur, bunlar popülist söylemlerdir, biraz acı çekmek gerekir’ diyerek SYRIZA’yı küçümsüyor. Bir de soldan gelen ‘bunlar reformist, bunlar  hiçbir şey yapamazlar” diyerek küçümseyenler var. Tabi kolay değil, iktidardasınız ve kaynaklarınız yok. Benim korkum herhangi bir olası başarısızlık halinde bu tepki oylarının sağ’a kayması olasılığı. Çünkü seçimlerde sadece SYRIZA güçlenmedi. Altın Şafak Partisi 3. parti olarak oldu seçimlerde. SYRIZA başarısız olursa sarkaç sağa kayabilir ve ben bu yüzden SYRIZA’nın radikal adımlar atmasını ve sağa kaymamasını diliyorum. SYRIZA’nın kaybetmesi durumunda daha solunda bekleyenlerin kazanacağı iddiası gayet naif bir iddia. Yunanistan’da şu an yükselmekte olan faşist hareket Avrupa’nın en radikal faşist hareketi.

SYRIZA’nın ‘emeklilerin maaşlarının arttırılması, asgari ücrette artış,sosyal haklarda değişim’ gibi pek çok ilerici hamlesi oldu. Ancak bunun karşılığında ‘Kaynaklarımız olsa biz de yapardık’ eleştirisi aldı. Sizin ön görünüz nedir?
Sembolik adımlar içinde yaşadığımız neoliberal çağda önemlidir. SYRIZA’nın attığı sembolik adımlar Avrupa içerisinde bir umut yarattı. SYRIZA’nın attığı bu sembolik adımlar neydi? Mesela asgari ücretin arttırılması, 500 küsur avrodan  750 avroya yükselteceğini söyledi. Ya da Maliye Bakanlığı’nda çalışan ve uzun süredir eylemde olan temizlik işçilerini geri aldı. Yunanistan’ın TRT’si olan ve geçtiğimiz hükümet döneminde kapatılan ERT’nin yeniden açılacağının söylenmesi. İlkokullarda çocukların dua ederek eğitime başlama geleneğinin kaldırılması. 2008’den beri güçlenmiş olan öğrenci hareketinin en önemli taleplerinden birisi olan üniversite sınavına ilişkin talepler ilk hafta yerine getirildi. Yunanistan’da doğmuş veya ilk öğretimini Yunanistan’da almış göçmen çocuklarına vatandaşlık hakkının verileceğinin ısrarla ilgili bakan tarafından hala dile getiriliyor olması. Özelleştirmenin durdurulması ve bazı kamulaştırma hamlelerinin yapılmış olması. İçişleri Bakanı örneğin sol içerisinde çok tanınan ve güvenilir birisi, onun İşçileri Bakanı olması Çipras’ın attığı radikal adımların başında geliyordu. İçişleri Bakanı göreve gelince şehirler polis ablukasındaydı, onları geri çektiler. Bugün Yunanistan’ın her yerinde ‘Çöpçülük de onurlu bir meslek yazılamaları var.’ Yani bu polislerin işten atılması değil sosyal yaşamda kullanılmasına dair talepler var. İşten atılmış yüzbinlerce insanın yeniden işe alınabileceği söyleniyor çünkü Yunanistan’ın kurtuluşunun sadece ve sadece üretmekte, yatırım yapmakta olduğunu ve ancak bu yolla krizden çıkabileceğini söylüyor SYRIZA. Bir takım pozitif adımlarla krizden çıkılacağını söylüyor. Çipras ve Varoufakis borçların ödenmeyeceği gibi bir radikal adımdan geri duruyorlar. Ancak diğer yandan zaten borçların ödenmesi gibi bir durum yok. Neden derseniz, 370 milyar avroluk civarında bir borç var ve bu GSMH’nın yüzde 175’i gibi bir rakama denk geliyor. Yeni Demokrasi iktidara geldiğinde bu borç çok daha azdı yani kemer sıkma politikaları uygulanmasına rağmen bu borç arttı. Zaten bu borç çok ödenebilinecek bir miktar değil ve Almanya’da bunun farkında.

SYRIZA’NIN ÖNÜNDE İKİ SEÇENEK VAR

Borcu ödeyemiyor  ama ekonomi politikalarında oldukça cesur davranıyor, nasıl yorumlamak gerekiyor?
Şu anda evet. En azından borcun ödenmesini durdurulmasını ve Yunanistan’ın yeni adımlar atmasının önünü açarak kendi öz kaynaklarının kullanmasını istiyor.  AB aynı zamanda büyük bir yıkım getirdi Yunanistan’a. Yunanistan’ın kendi iç ekonomisi varken Almanya eliyle bunların birçoğu tasfiye edildi. Tarımda bile belli sektörlerden çekilmesi salık verilmişti ve Yunanistan sadece turizmle geçinen ve Avrupa’ya sadece meyve sebze ithal eden bir konuma getirildi. Bu sektörlerde çalışmıyorsanız işsiz kalmak durumundasınız zaten. Ve bu eşitsiz iş bölümünden çıkması gerekiyor. Şimdi de bunu soruyorlar, SYRIZA’nın en büyük şanslarından biri de Varoufakis’in de içinde olduğu ve prestijli insanlardan oluşan bir iktisatçı grubuna sahip olması. Ve bu ekip Yunanistan’ın neler yapabileceğini tartışıyor. Ve aslında Selanik programı bunun ifadesi. Yani somut anlamda yapılabilecekleri, kaynakları sunmuş olması. SYRIZA, Yeni Demokrasi’ye bu ikna edici program ile bu kadar fark attı. Dünya çapında da bir çok insan tarafından uygulanabilir görüldü. Ben SYRIZA’nın önünde iki seçenekle kalacağını düşünüyorum. Bir tanesi çokça söylenen PASOKlaşma tehlikesi yani Brezilya İşçi Partisi örneğinde olduğu gibi sistemin rehabilite edilmesini sağlayacak bir aygıt konumuna düşmesi. Ama başka bir çağda yaşıyoruz ve yeni bir PASOK’a yer yok Avrupa’da, en azından şimdilik. Ayrıca Yunanistan da Brezilya gibi bir ülke değil. Ya da SYRIZA’nın üstüne gidilmesi halinde SYRIZA’nın radikalleşme ihtimali var. Çünkü SYRIZA’nın içerisinde çok radikal unsurlar da var. SYRIZA zaten tarihsel kökleri komünist gelenekte olan bir parti. Böyle bir sıkışma gerçekleşirse farklı bir sisteme giden adımları atmak durumunda kalabilir. Bu da SYRIZA’nın en büyük şansı olur.

SYRIZA KAYBEDERSE HEPİMİZ KAYBEDECEĞİZ

Çipras hükümeti Yeni programını açıkladı, ve Çipras, önceki hükümetler tarafından imzalanan memorandumların Yunan halkının oylarıyla feshedildiğini ve artık kendileri için böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söyledi. Bu açıklamalar öncelikle neye işret ediyor ve AB tarafından nasıl karşılanır?
Bu elbette bir meydan okuma. Çipras bugün meclise yaptığı konuşmada da kırmızı çizgilerinin seçimlerde önce vaat ettiklerin olduğunun bir kere daha altını çizdi. Yunanistan’ı diğer ülkelerde yükselmekte olan popülist hareketlerden ayıran önemli bir özellik var. Yukarıda da belirttiğim gibi SYRIZA kriz sonrası ortaya çıkmış basit bir popülist hareket değil. Ülkenin yıllara dayanan sol geleneğinin önemli bir unsuru. Bundan dolayı SYRIZA için radikal unsurlar ve parti dışından SYRIZA’yı destekleyenler şu anda devlet-hükümet-partinin iç içe geçmemesi için mücadele vermeye başladılar. Yani yapıcı bir sol muhalefet SYRIZA’yı takip etmeye ve onun sağa kaymaması için mücadele etmeye başladı. Yapılmak istenen kabaca şu: toplumsal hareketlerin SYRIZA içinde soğrulmaması, bağımsızlıklarını ve güçlerini korumaları, partinin ise hükümetten bağımsız kalması ve onu denetlemesi, hükümetin de devletleşmemesi, burjuvazinin devletince fethedilmemesi. Zira burjuva kurumları ve en önemlisi devleti sapasağlam hala ayakta. Eğer bu sol basınç toplumsal hareket-parti-hükümet-devlet ayrımının konulması konusunda başarılı olursa SYRIZA’nın bu sembolik adımları gerçek programatik adımlar halini alabilir ve SYRIZA yavaş yavaş başka bir dünyanın kurucu unsuru olmaya politik olarak aday olabilir. SYRIZA’da umut etmemiz için de, karamsar olmamız için de yeterli veri var. Ancak KKE yani Yunanistan Komünist Partisi gibi kaybetmesini ummak ve beklemek yerine kazanmak için mücadele vermek gerekiyor. Çünkü SYRIZA kaybederse hepimiz kaybedeceğiz. KKE gibi kendisine çağrı yapanlarla görüşmek bile istememek, onları ağıza alınmayacak şekilde Soros’un projesi olarak nitelemek gibi sekter tutumlar sergilemek yerine SYRIZA’ya eleştirel bir destek vermek ve sembolik attığı adımların başka bir dünyaya giden yolun taşları haline getirmek için mücadele etmek gerekiyor.

Son olarak Yunanistan seçimlerinin İspanya ve diğer Avrupa ülkelerine nasıl bir etkisi olacaktır?
Yunanistan’da kazanılırsa, yani birinci olarak neo-liberal seçeneğin bir kader olmadığı kanıtlanırsa, Almanya’nın temsil ettiği zihniyet mahkum edilebilirse bu bir işaret fişeği olacaktır herşeyden önce Avrupa halkları için. Yunanistan’ın önemli bir özelliği solun ve toplumsal hareketlerin örgütlü ve güçlü olmasıdır. Eğer bu süreç içinde sol da halklaşır ve kitleler ile bütünleşirse iktisadi olarak bir mucize yaratamasa bile, yenilmez. Önemli olan politik olarak yenilmemektir çünkü Yunanistan gibi iktisadi olarak çok da önemli olmayan bir ülkede. İşte o zaman bir referans noktası olmak konusunda bir üst aşamaya geçilmiş olur. Bunun için Yunanistan bir şanstır. Diğer örneklerin aksine sadece bir tepki ve kendiliğinden ortaya çıkış değil SYRIZA. Eğer Yunanistan’da kısa dönemde dik durulabilirse İspanya’da yükselmekte olan PODEMOS’un zaferi daha bir mutlak hale gelir. Ve bu ümit ederiz ki bambaşka bir çağın kapısını aralar.

https://www.evrensel.net/haber/105030/syrizanin-politikalari-uygulanabilir-gorundu
17 Şubat 2015 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

“gerçek islam bu değildir” üzerine kısa notlar…

by Y. Doğan Çetinkaya 10 Ocak 2015
written by Y. Doğan Çetinkaya

Charlie Hebdo katliamından sonra özellikle sosyal medyada “Gerçek İslam Bu Değil!” söylemi üzerinden, tartışma düzeyinin kısa zamanda yerlerde sürünmeye başladığı bir kapışma başladı. Avrupa’da faşizm karşıtı sol, Müslümanlara karşı yapılabilecek olası saldırılar ve gündeme gelebilecek baskıcı güvenlik düzenlemelerini düşünerek saldırıyı gerçekleştirenlerle Avrupa’da yaşayan Müslüman topluluklar arasında ayrım yapılması gerektiğinin altını çizdi. Bunun dışında Müslüman ülkeler ve özellikle politik İslam’ın temsilcileri de bu tür saldırıların asıl olarak İslam’a zarar verdiğini ve hatta aslında bu saldırıların İslam ile terörü yan yana getirmek isteyenler tarafından yani İslam düşmanları tarafından yapıldığından dem vurdular. Onların kaygısı, kendilerinin temsilcisi olduğunu düşündükleri politik hatta halel gelmesiydi.

Burada önemli olan husus “Gerçek İslam budur,” ya da “Hayır! gerçek İslam bu değil” diyenlerin aynı öncülden yola çıkıyor olmalarıdır. Somut bir gerçeklik üzerine mi konuştukları, teolojik bir tartışmaya mı girdikleri belli değil. Bu karışıklık tabii ki sosyal medya ortamının standart düzeysizliği ile de alakalı bir durum. Sosyal medya kısa zamanda “gerçek İslam”ın vahşet mi, vahdet mi olduğuna dair tartışmalarla doldu taştı. İki tarafından da veri aldıkları öncül gerçek bir İslam’ın var olduğuydu.

Gerçek bir İslam’ın olup olmadığı hem teolojinin ve felsefenin alanına girdiği hem de bir iman sorunu olup kişileri ilgilendirdiği için okuduğunuz yazının konusu değil. Bizim için asıl olan Müslümanlar veya daha doğru bir ifadeyle İslam adına hareket edenlerin kim olduğu ve neye inandıklarıdır. Zira pratik gerçeklikte İslam’ın ne olduğu buna bağlıdır. Yani İslam’ın ne olduğunu belirleyen Müslümanlardır. Ve onlar da aralarında çok önemli farklılıklar barındırır. Boko Haram, Taliban, Hizbullah, Erdoğan, Diyanet, Mustafa Kemal, Ali Şeriati, Yaşar Nuri Öztürk örneklerinde gördüğümüz İslam hep farklıdır. Yani toplumsal ve siyasal olarak İslam, daha doğrusu tek bir İslam yoktur. Bu noktada onlar, yani yukarıda saydıklarım ne ise İslam odur.

Bundan dolayı “gerçek” İslam ve Müslümanlık tartışması yapmak anlamsızdır. Tartışılması gereken onlardır. Çünkü söz ve idealar insanların davranışlarını ortaya çıkarmaz, o insanlar sözü ve ideaları oluştururlar. Tartışılması gereken faillerdir. Bundan dolayı tartışma İslam tartışması değil, siyaset ve iktidar tartışmasıdır. Burada yapılması gereken herkesin farklı şekillerde ve saiklerle inandıkları bir idea’ya saldırmak ve onu tartışmak yerine, onu yorumlayanın ve temsil etme iddiasında olanın kendisini hedef almaktır. Aksi halde İslam’ı temsil etme iddiasında olanların bu iddiasını teyit etmiş olur ve farklı biçimlerde yüzünü İslam’a dönmüş, çok farklı biçim ve tarzlarda iman etmiş insan, kesim ve toplumları da birleştirmiş ve yeniden üretmiş oluruz. Zira ezenlerle ezilenlerin İslamları sınıflı toplumun temel özelliklerinden dolayı farklıdır. Ezenler siyaset ile bu farkı ortadan kaldırarak kendi yorumlarını egemen kılmaya çalışırlar. Aşağıda değineceğim gibi savaşılması gereken bu son noktadır.

İslamcılar gibi liberaller de bizlere toplumun kadim dini duyarlılıklarından ve inançlarından bahsedip durdular. Modernleşmeci siyasal seçkinlerin ya da cumhuriyetin “çevreyi”, yani İslami duyarlılıkları olan toplumu yabancılaştırdıklarını anlattılar. Sanki böyle herkesin, bütün toplumun inandığı zamandan ve mekandan bağımsız tek bir İslam varmış gibi. Sanki halkın veri alabileceğimiz “öz” değerleri varmış gibi. İslamcılar, kemalistler, liberaller bu konuda politik tutumları farklı da olsa hep aynı şeyi vaaz ettiler.

Oysa ki mevcut İslam yorumları ve gündelik hayatta yaşayan Müslümanlık siyaseten örgütlenmişti. Her döneme, sosyal ilişkilere, siyasal rejimlere has İslamlar olduğunu bugün çıplak gözle bile görebiliyoruz. Bugün çok ortalıklarda gözükmeyen Yaşar Nuri Öztürk’ün 28 Şubat’ın İslam yorumu olarak ortalıklarda gezinmesi ve belli bir alıcı kitlesi edinebilmiş olması gibi.

İdeolojileri toplumsal ve siyasal bir güç haline getiren politik öznelerdir. İktidardır. Evet bugün AKP toplumu kendi inandığı şekilde İslamcılaştırıyor. Kendi anlayışını topluma giydirmeye çalışıyor. Tek ve biricik olan İslam’ın kendi vaaz ettiği şekil olduğunu iddia ediyor. Ve bunu örgütlüyor. Bunu yapmasını mümkün kılan örgütlemiş olduğu ve elinde bulundurduğu güçtür. Başka bir yazının konusu olduğu için giremeyeceğim ama Kemalistlerin de, onlardan sonra gelenlerin de belli bir İslamlaştırma politikaları vardı cumhuriyet tarihi boyunca. Onlar da “püriten” bir İslam’ın gerçek ve doğru İslam olduğunu örgütlemeye çalışmışlardı cumhuriyet çerçevesinde. Şimdi sadece siyasal olarak değil, toplumsal ve iktisadi olarak da iktidar olan AKP kendi çizdiği çerçeve içinde toplumu İslamlaştırıyor.

Soru bunun nasıl engelleneceğidir. Basit cevap bunun felsefi, ideal İslam’ın ne olduğuna ilişkin tartışmalarla olmayacağıdır elbette. Cevap, AKP’nin toplumu İslamlaştırma politikaları gütmeseydi de nasıl yenilecekse öyle yenilmesi gerektiğidir. Yani asıl olan bunu durdurabilecek derecede güç olabilmektir. Güç olmak için de toplumun çok farklı kesimlerini yatay kesen ama tek bir toplumsal sınıfa dayanan bir siyaset yürütmek gerekmektedir. Solun hem ideolojik anlamda hem de seslendiği toplumsal taban anlamında bir tür “sol CHP’cilik” yapmasını eleştirme sebebimiz budur. Çünkü laikliği politikalarının merkezine koyanlar, AKP’nin yükselişini esas olarak veri kabul ettikleri halkın “bağnaz” dini inançlarına seslenerek bunu gerçekleştirdiğine inanıyorlar. Yani bir nevi klasik “dini istismar tezi”. Oysa ki AKP mevcut, ezelden beri var olan bir dini istismar ediyor veya kullanıyor değil. Kendi dini anlayışını yaratıyor ve örgütlüyor.

Bundan dolayı da solun yukarıda altını çizdiğim İslamcıların, liberallerin ve Kemalistlerin ortak İslam analizinden kopması gerekiyor. Çünkü maddi ilişkilerden kopuk bu tarz hegemonya tahlilleri ve rejim tanımlamaları son kertede CHP’ye yedeklenmeyi ve hatta Mansur Yavaş’a oy atmayı getiriyor. İş İslam veya Müslümanlığın ne olduğuyla uğraşmak değildir. İş Müslümanları her çeşidiyle örgütlemek, değiştirmek ve dönüştürmektir. Bizim gördüğümüz kendimiz de dahil olmak üzere yüksek siyaset sathında söylem savaşı vermek dışında bir adım atamıyor olmamızdır.

Laikliğin, cumhuriyetin sınıf mücadelesinin bir parçası olarak anlam kazanması bizim elimizde. İslam gibi laikliğin de cumhuriyetin de özünde demokratik bir yanı yok. Bu nedenle onların sınıf mücadelesine kaynaklık etme ve onu doğurma potansiyeli de yok. Ancak Sınıf mücadelesi demokratik bir laiklik ve cumhuriyet yaratabilir. Bugün ilginç bir biçimde solun laiklik ve cumhuriyet değerlerini ihmal ettiği, Kemalist olmaktan korktuğuna dair serzenişler yapılıyor. Bugüne kadar sanki başka yapılan bir şey varmış gibi. Sol olarak hepimizin bugüne kadar yeterince yüksek siyaset yaptığı söylenebilir, peki o nebze sınıfı örgütlemeye çalıştığımızı iddia edebilir miyiz? Cevaplanması gereken asıl soru budur.

10 Ocak 2015 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

türkiye genel seçime giderken: soğuk gerçek…

by Y. Doğan Çetinkaya 29 Aralık 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

Türkiye solunun çok sevdiği seçim maratonunu yakında nihayet bitiriyoruz. 2014 genel anlamda ve seçimler mevzu bahis olduğunda sol için çok da hayırlı geçmedi. Yerel seçimlerde Ankara bağımsız adaylık deneyimi, örtük Mansur Yavaş tercihi ve ardından Demirtaş kampanyasının dışında kalma tutumu, Türk solu için tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Bir de çok fazla ilişki kurmak istemediği Kürt Özgürlük Hareketi’nin Batı’da, yani kendi ülkelerinde, senelerdir alamadıkları bir oy oranına ulaşması bu fiyaskoyu katmerlendirdi. Dahası Gezi’den sonra beklenen AKP karşıtı bir çıkış da örgütlenememiş, becerilememişti. 9.8’lik oy oranı öyle büyük bir travma yarattı ki onun “alkış” yuhalamasıyla geçiştirilmesi, aşılması çok mümkün değildi. Yıllardır AKP karşıtlığını ve belli bir “mahalleye” odaklanmak gerektiğini vaaz eden ve bu yönde bir strateji izleyen TKP ve Halkevleri gibi örgütler siyasal bir kriz ile karşı karşıya kaldılar ve iç çatışmalara gömüldüler. Hem de ironik olarak çoktandır bekledikleri, Gezi gibi büyük oranda AKP karşıtı olan bir isyan ertesinde. Bu kriz birinde ayan oldu ve bölündüler, diğerinden ise şimdilik sadece kötü sesler duyuyoruz. Aslında bu çizginin sol bir CHP’cilikten başka bir şeye hizmet etmediğinin ve daha kötüsü sağa kırmış bir CHP’ye yedeklenmekten başka bir sonuç üretmediğinin görülmesi, bu iç krizin başlıca sebebiydi. “Orta sınıflar”, laik duyarlılıklar, cumhuriyet değerleri bu örgütler için bir destek ve taban yaratmamıştı. Seçimler ise yukarıda ifade ettiğim gibi bir sonuç doğurmuştu.

Nihayetinde (benzer politik çizgileri ve öncelikleri olmasına rağmen) aynı masaya oturması çok beklenmeyen çevreler ve örgütler Birleşik Haziran Hareketi (BHH) içerisinde biraraya geldi. Gezi’nin başaramadığını 9.8 yaptırmıştı. Zira Kürt Özgürlük Hareketi artık Batı’da da gerçek politik bir alternatif ve seçenek olmaya oynuyordu. Bölgeye sığmıyor, kendi diasporasını da aşarak Kürt olmayanlardan kitlesel oy alıyorlardı. Sonuçta benzer politik tespitleri ve öncelikleri olan grupların bir araya gelmeleri hem kendileri hem de memleket açısından hayırlı oldu. Ancak yine de Başlangıç Dergi’nin ikinci sayısında daha çok HDP için yazdığımız ve bu tarz “yüksek siyasete” dair birtakım eleştirilerimizin BHH için de fazlasıyla geçerli olduğunun altını çizmeden geçmeyelim. Dahası bu bir araya gelişin seçimlerle ilgisi olmadığını ve bu çevrelerin yaptığı faşizm tespitlerinin bir gereği olduğunu umalım. Ve gelelim asıl meselemize.

Sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yeme tercihinden olacak, müstakbel 2015 genel seçimleri için ittifak ve milletvekili hesaplarının sol içinde mütevazı bir düzeyde olmasını, 2014 seçim deneyimine bağlamak gerek. Bunda Kürt Özgürlük Hareketi’nin seçimlere parti olarak girme kararının da etkili olduğunu söylemek mümkün. Zira bu tercih Batı’da bazı bağımsız “liberal” aday çıkarma “atraksiyonlarının” da önünü almış gibi gözüküyor. O cenah da sessiz. Zaten 7-9 Ekim iradesi sonrasında “marjinallerin” HDP içerisinde tedirgin bir beklemeye geçtiklerini söyleyebiliriz. Fırtına öncesi bir sessizlik var sanki.

Türkiye solunda yaygın bir çizgi olan ve ilk elde AKP’nin geriletilmesine odaklanılması gerektiğini vaaz edenler, seçimlerde ilk defa bu kadar çaresiz. Zira denklem ortada. CHP’nin AKP’yi parlamento denkleminde geriletemeyeceği ortaya çıkmış durumda. Tayyip Erdoğan’ı Aksaray’ında yalnız bırakacak ve AKP’yi meclis aritmetiğinde güçten düşürecek yegane ittifak CHP-HDP ittifakı. Türkiye solunun kendisine de bir misyon ve paye biçerek arzuladığı bu rüyanın gerçekleşmesi hemen hemen imkânsız gibi. Bırakalım CHP’nin (içinde belki böyle arzuları olan birkaç kişi olsa bile) böyle bir parti olmadığını, HDP’nin CHP Altı Ok’u altında seçime gireceğini düşünmek bile bu ülke gerçeklerinden bayağı bir kopmuş olmayı gerektiriyor.

Bu durumda sol için iki seçenek kalıyor: CHP veya HDP’den milletvekilliği kazanmak. Bu elbette ki yukarıda altını çizdiğim AKP’yi mecliste geriletme stratejisinden de önemli bir geri atmak anlamına geliyor. Zira bu pazarlığın anti-AKP’cilik anlamında çok büyük bir kazanım getirmeyeceği aşikâr. CHP’den mecliste Gezicilere grup kurduracak 20 kişilik bir kontenjan vereceğini beklemek gibi fantastik düşünceleri hemen bir kenara bırakalım. CHP’den bir iki milletvekilliği kapma belki bu sefer sola kırma oyunu oynamak isteyebilecek CHP’nin imajına bir katkının ötesine geçebilecek bir şey olmayacak. HDP’nin seçime kendi başına girme iradesi ise ona bu tür teklifleri götürmeyi daha da zorlaştırıyor.

Bu durumda anti-Akp’ci kanat için şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Ya HDP barajı tek başına aşacak ve AKP meclis aritmetiğinde ciddi bir darbe alacak ya da HDP seçime bağımsız adaylarla girecek ve üç aşağı beş yukarı şu anki aritmetik devam edecek. Görüldüğü üzere bu tabloda sonucu değiştirecek olan tek irade HDP’nin daha doğrusu Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesi. Zira çok olağan dışı bir durum olmaz ise AKP’nin, CHP’nin ve MHP’nin oy oranları belli. HDP’nin meclise girip girmemesi AKP’nin kaderini belirleyecek. Bu ortamda bazı kesimler HDP’siz bir meclis ile Türkiye’nin yönetilemeyeceğini ve AKP’nin barajı düşürmek zorunda kalacağını söylüyorlar. Bazıları ise AKP’nin Kürtlerle ile anlaştığını ve Kürtlerin AKP’ye mutlak egemenliklerinde bir meclisi armağan edeceklerini iddia ediyorlar. Bu ikincisi milliyetçiliğin insanları nasıl zehirlediğine güzel bir örnek, başka bir şey değil. Birincisi ise çok olası gözükmüyor zira bu, AKP için de önemli bir engel, elverişsiz durum yaratır. Çünkü baraj düşer de HDP meclise girer ise bundan AKP ciddi bir yara alır ve Tayyip Erdoğan mecliste güçten düşmüş bir AKP ile başkanlık gibi hayallerini gerçek kılamaz. AKP’nin böyle bir baraj açılımı yapması da zor.

Yani tercih sahibi tek aktör bu durumda HDP. O da Türkiye’nin şu anki meclis bileşimiyle devam etmesi yönünde bir irade değil, parti olarak girme iradesini gösteriyor. Bu durumda da HDP’nin barajı geçmesi için elden ne geliyor ise onun yapılması gerek. Bu anlamda ister gelen teklifler doğrultusunda ÖDP’ye, ister BHH’ye HDP’nin desteklenmesi için baskı yapmak gerekiyor. Aksi takdirde onların anti-Akp’ciliğin samimiyeti de sorgulanabilir. Zira HDP’nin baraj altında kalması Tayyip Erdoğan’a muazzam bir güç bahşedecek ve seçimin olmadığı bir beş yıl her türlü arzusunu gerçekleştireceği bir döneme yol verilecek.

Tabii bu noktada asıl soğuk gerçek HDP’nin (BHH’nin mütevazı desteğini arkasına alsa bile) barajı geçmesinin zor olması. Kürt Özgürlük Hareketi’nin seçime parti olarak katılma iradesi haklı ve meşrudur. Neticede yerellerde iktidarda olan, çok büyük bir toplumsal tabanı olan, siyasal ittifaklar tesis edebilmiş bir halk hareketidir. Seçimlere parti olarak girme iradesiyle solu da AKP’yi de bütün egemenler bloğunu da sıkıştırmış durumdadır. Kürt Özgürlük Hareketi baraj altında kaldığı bir durumda ve yeni oluşacak politik ortamda iradesini ortaya koyabilecek potansiyele sahiptir. Her ne kadar oluşacak çatışmalı ortamda ve sokak siyasetinde 7-9 Ekim’de ürkenler HDP’yi çabuk terk edeceklerse de Kürt Özgürlük Hareketi’nin AKP karşısında yegâne direniş noktası olacağını söylemek kehanet olmasa gerek.

Ancak böyle bir ortamda HDP dışındaki sol (HDP’den kaçması muhtemel olanlarla birlikte) ne yapacaktır? Anti-AKP’ci cenahın çoktandır vaaz etmekte olduğu “faşizm” tespitine daha fazla benzeyecek otoriterleşmenin bugüne kadar görülmedik boyutlara ulaşacağı, tek alternatifin sokak olacağı, yüksek siyasetin medet umulan kırıntılarının dahi kalmadığı bir ortamda ne yapılacaktır? Türk solu buna hazır mıdır? Görünen köy aslında Başlangıç’ta yazıp çizmeye çalıştığımız gibi, kılavuza ihtiyaç duyulmayacak şekilde karşımızda. Yakında içine gireceğiz. Toplumsal muhalefet alanlarında güç biriktirmek gerektiği, solun tabanda örgütlenmesi gerektiği, toplumu yatay kesecek şekilde ezilenler arasında sınıf siyaseti gütmek gerektiği, sadece tek bir mahalleye tıkılıp kalmamak gerektiğini söyledik durduk. Türkiye solunun önemli bölümünün stratejisinin AKP’ye vuracak değil onu tahkim edecek bir çizgi olduğunu söyledik. Seçimlerle, mucizevi formüllerle, birtakım yeni, şahane fikirlerle bir yere varılmayacağını, şapkadan tavşan çıkmasını beklemenin afaki olacağını söyledik durduk. Ama son kertede biz de bu dünyanın bir parçasıydık. Bundan dolayı bugün ortaya çıkan BHH, HDP tarzı girişimlerin, biraraya gelişlerin rüştünü ispatlayacakları bir döneme doğru hızla ilerliyoruz. Yani seçim sonrasına. Hazır mıyız?29

29 Aralık 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Atrocity Propaganda and the Nationalization of the Masses in the Ottoman Empire during the Balkan Wars (1912-1913)

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Kasım 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

During the Balkan Wars (1912–13), the mobilization of the home front became significant for the belligerent states, which initiated propaganda activities demonizing their enemies and galvanizing the emotions of their publics. This paper explores one type of such mobilization efforts from above, atrocity propaganda, through which states sought to invoke hatred and mobilize public support for war by focusing on the atrocities (mezalim) that their coreligionists had suffered at the hands of enemies. Although the term “atrocity propaganda” has been used exclusively in the context of World War I in the historiography, the practice it describes was effectively utilized during the earlier Balkan Wars. In the Ottoman Empire, both state and civil initiatives played crucial roles in the making of atrocity propaganda, which was disseminated through intense coverage in the Turkish- language press. The imagery it employed shifted with the onset of the wars, becoming increasingly shocking. Atrocity propaganda contributed to the well-known radicalization of nationalism in the late Ottoman Empire.

22 Kasım 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

müslüman gençlik mi, ışid mi?

by Y. Doğan Çetinkaya 24 Ekim 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süredir “IŞİD sempatizanı” olduğu söylenen bir grup Kürt öğrencilere ve okulda demokratik siyaset yürütmeye çalışan sol gruplara saldırıyor. Bu grubun saldırıları her ne kadar Kobane olayları sırasında artmışsa da hafızası iyi olanlar bundan öncesini de hatırlayacaklardır. Geçtiğimiz sene Antikapitalist Müslümanlar’a da benzer bir saldırı gerçekleşmişti aynı üniversitede. O zaman bu grubun Müslüman Gençlik olduğunun söylenmesi sol mahfillerde şaşkınlıkla karşılanmıştı. Zira üniversitede sol içi birçok çatışma yaşanmış olsa da klasik “sağ-sol” çatışması ülkücülerle yaşananlardı. Yine idare, özel güvenlik, ve polis destekli saldırıların ülkücüler tarafından gerçekleştirilir olduğu bilgisi solda yaygındı. Hatta bu saldırıların IŞİD savunusu değil de olsa olsa afişlerde İslam’a ilişkin ifadelerden çıkmış olabileceğine dair fikirler de sıklıkla gündeme geliyordu.

Çünkü her ne kadar Müslüman Gençlik ile devrimci sol arasında özellikle 1980’li yılların sonu ve 1990’lı yılların başlarında yoğun çatışmalar yaşanmış olsa da bunlar biraz mazide kalmış ve unutulmuştu. Özellikle 1990’ların ortasından itibaren Müslüman Gençlik’in sol ile ciddi bir çatışması olmadığı gibi, daha çok bir platform olan bu yapının içindeki birçok grubun solun farklı unsurlarıyla düzeyli bir ilişki tesis ettiği de bir gerçekti. İki grubu karşı karşıya getiren Sivas Katliamı’nın yıldönümlerinde dahi ülkücülerle olan çapta ve boyutta çatışmaların önüne geçiliyordu.

Bir üniversite ve gençlik teşkilatı olarak Müslüman Gençlik politik İslam içinde önemli yeri olan bir örgüttü. 1990’lı yılların sonunda kitleselleşen öğrenci hareketinin inişe geçmesiyle sol yapıların çözülmesi gibi Müslüman Gençlik de 2000’li yıllarda politik İslam’ın AKP tarafından sisteme ve özellikle kapitalizme entegre edilmesiyle kadrosal anlamda önemli bir kriz yaşadı. Daha birçok etkenin yanı sıra belediyeler, bankalar, şirketler, yayınevleri önemli bir kuşağı yedi. Velhasıl söyleyeceğim o ki, Müslüman Gençlik 2010’lu yıllara girdiğimiz dönemden beri bir gerçekliği olmayan, örgütsel bir devamlılığı olmayan bir teşkilat. Bu noktaya gelirken 2008’de Hüseyin Üzmez davası çerçevesinde bazı grupların bu adla aldığı pespaye tavır da bu sönümlenmenin bir göstergesiydi. Ya da başka türlü söyleyelim; bugün adı üstünde kavgalar dahi edilen Devrimci Gençlik ne kadar bir gerçeklikse o kadar gerçekliği olan bir yapıdır artık. Bu gerçekten yola çıkan birçok kişi de son günlerde yoğunlaşan saldırılardan dolayı bu grupları Müslüman Gençlik ile ilişkilendirmekten imtina etmeye çalışıyor. Bunların ya yeni dönemin korunup kollanan yeni piyonları olduğu ya da Kürdistan’daki Hüda-Par benzeri bir grup olduğu düşünülüyor. Yukarıda yaptığım çok kısa özetin de bu yorumu doğruladığı düşünülebilir. Ne yazık ki olay o kadar basit değil!

Her şeyden önce 1980’li yılların sonundaki çatışma süreci bir yanlış anlama veya anlayışsızlıktan ortaya çıkmamıştı. Üniversitelerde var olma merkezinde yoğunlaşan stratejik bir çatışmanın sonucu olarak gerçekleşmişti. Ve karşılıklı çatışmalar 1993 yılına gelindiğinde karşılıklı alınan zımni bir anlaşma ile yani yine stratejik bir değerlendirme sonucunda sona erdirilmiş ya da soğutulmuştu. Zira bu çatışmaların sisteme veya rejime muhalif kesimlere çok bir yararı olmuyor, bilakis 1990’lardaki siyasal rejimin komplo ve provokasyonlarına yarıyordu. Solun da bu bağlamda çok farklı bir gündemi ve mücadelesi vardı. İki cenah farklı bir tercihte bulunmuştu.

Peki bugün tekbirlerle ilk önce Kobani afişlerine, daha sonra hiçbir somut gerekçe olmadan Kürtlere ve sola saldıranlar kim? Olayların safça düşünüldüğü gibi afişlerde İslam’a ilişkin bir takım ifadelerden meydana gelmediği artık çok açık. Herhangi bir istihbarat bilgisine haiz olmadığımız için saldıranların IŞİD veya Hüda-Par ile bir ilişkisi olup olmadığını bilemeyiz. Ancak saldırının tarzı ve sistematiğini yakından gözlemlediğimizde bir takım sonuçlar çıkartabiliriz. Bu grubun Müslüman Gençlik ile bağlantısı ve devamlılığını tespit etmek için henüz erken. Ancak şu bir gerçek ki bu grup yeni mücadele hattıyla yeni Müslüman Gençlik olmaya oynuyor. Şu an hali hazırda marjinal olsa da. Ancak burada önemli olan husus IŞİD ile olan benzerlikleri.

Saldırılar her şeyden önce basit birer faşist saldırı ya da başka İslamcı gruplarla, MGV (ya da Anadolu Gençlik) ile olan çatışmalardan çok farklı. Çok net bir strateji göze çarpıyor. Dar, disiplinli ve dışarıdan bindirilmiş kıta şeklinde bir ekip uzun çatışmalara meydan vermeden vurup gidiyor. Bir nevi gerilla taktiği ile hareket ediyor yani. Ve bunu çok tutarlı ve bir süreklilik içinde yapıyor. An itibarıyla okulda tutunmak gibi bir dertleri yok. Bundan dolayı da uzun ve politikleşebilecek bir çatışmadan daha ziyade bıktırıcı ve yıldırıcı bir özellik arz ediyor. Dahası aynı Ortadoğu’nun IŞİD’i gibi şiddeti bir siyaset biçimi olarak kullandıkları ortaya çıkıyor. Okulda kendilerine yer açıldığı takdirde bir siyaset yapma niyetinde değiller. Saldırıları IŞİD’in şiddeti kullanmasının bir benzeri olarak taktiksel değil stratejik olarak gerçekleştiriyorlar. Bu saldırılar ile İslami gruplar içinde gençliğin sesine, cihatçılığın sesi olmaya oynuyorlar. Yani bu şiddet ve saldırılar ile kendilerini kurmaya çalışıyorlar. Bundan dolayı hem öğrenciler hem de demokratik kamuoyu tarafından bu strateji ile başa çıkmak için ona uygun bir pozisyon alınması gerekiyor.

Bu çerçevede yine birçok selefi grubun Ortadoğu’da bir hamisi veya destekçisi olması gibi an itibarıyla resmi çevrelerin dengeli bir hoşgörüsüne de mazhar olmuş durumda bu grup. Ancak nasıl IŞİD Ortadoğu’da herhangi bir emperyal gücün maşası değilse, bu grubun da basitçe bir piyon olmadığı bir gerçek. Ancak Kobane’de bir benzerini gördüğümüz gibi AKP’nin PYD’den kurtulmak ya da ehlileştirmek için kurduğu ilişkinin bir biçimini burada da müşahede ediyoruz. Bu gruba ilişkin Müslüman Gençlik bu değil, ya da İslam bu olamaz yollu tahliller bir şey yapmamanın teorisi değilse bayağı bir safdilliktir. Zira selefi cihadilik de Arap Baharı öncesinde ve hatta Suriye’deki İç Savaşın belli bir aşamasına kadar marjinal iken bugün Ortadoğu’daki birçok yapılanma selefilikle bağlantılı. Bu nedenle bu grup ve IŞİD İslam’ın bir yüzüdür. Ve politik ve askeri bir strateji ile güç olmuştur. Bu grup da bu saldırılarla günümüzün Müslüman Gençliği olmaya çalışıyor. Başaracak mı zaman gösterecek.

Klasik çatışmalardan farklı olarak bu düzenli saldırılar karşısında da solun istikrarlı bir şekilde durabildiğini söylemek zor. Zaten bu saldırıları tehlikeli kılan da bu. Bu çok net bir şekilde IŞİD’in uyguladığı bir strateji. Nitekim bu saldırılar karşısında daha örgütlü kesimlerin ve özellikle Kürtlerin duruyor olması da bir tesadüfün eseri değil. Bu noktada saldıranların başlıktaki soru çerçevesinde ne oldukları an itibarıyla önemli değildir. Ne olacakları ise gündelik hayatı ve üniversiteyi doğrudan belirleyecektir.

24 Ekim 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Yapılanlar

“Tevekkül” ülkesinden direniş havzasına

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Ağustos 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

Nazan Özcan

Şu anda hem ateş hem kül, hem ölüm hem de her şeye rağmen umut altındaki Ortadoğu’nun insanlığa anlatacağı çok şey var. Y. Doğan Çetinkaya’nın derledikleri bu kanlı coğrafyaya daha da yakından bakmamızı sağlıyor.

Tahrir Meydanı’nda giderek artan kalabalığa bakarak coşkuyla dolmuştuk, biraz da kıskançlıkla. Mısırlılar, her biri kendi sebebini yanına alıp sokaklara çıkmış ve “isyan”daydı. Akabinde isyan ateşi, Arap Birliği üyesi yirmi beş ülkeden yirmisinde harıl harıl yanmaya başladı. Hâlâ da sönmüş değil; bazen devrim yapanların elinde kaldı, bazen de çalındı. Ve ne yazık ki, Tahrir Meydanı’nın heyecanı şu anda, Ezidi bebeklerin susuzluktan ölmesi, Arap kadınlarının üç kuruşa satılması, yüzbinlerce sivilin katledilmesi gibi korkunç ve savaş suçu haline dönüştü. Ama Ortadoğu, yakında durulacak gibi de değil. Çünkü Ortadoğu’da dengeler, bırakın günleri, saatlerle değişiyor. Anlamak gitgide zorlaşıyor. Şu anda hem ateş, hem kül, hem ölüm hem de her şeye rağmen umut altındaki Ortadoğu’nun insanlığa anlatacağı çok şey var. Ama öncesinde neyin ne olduğunu iyice de bilmek gerek. Televizyonlarda koca ağızlarıyla ahkam kesen göbekten bağlı uzmanlardan sıtkınız sıyrılmadı mı? O zaman İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi hocalarından Y. Doğan Çetinkaya’nın derlediği Ortadoğu: Direniş, Devrim, Emperyalizm kitabına bakın deriz. Çetinkaya, Mete Çubukçu, James L. Gelvin, Hazem Kandil, Farhad Khosrokhavar ve Yüksel Taşkın, durumu daha net görmenizi sağlayacak. En azından Türkiye’nin de parmağı olan yüzbinlerce ölünün anısına bir parça saygı duruşunda bulunabilmek için bile şart bu… Y. Doğan Çetinkaya ile Ortadoğu’yu konuştuk…

“Arap Baharı” başladığında herkes çok heyecanlanmıştı. “Yıllardır tevvekülle sabreden insanlar”ın isyanına çok şaşırmıştı. Herkesi hayrete düşüren direnişlerin arkasında neler vardı?
Ortadoğu veya Arap halkları söz konusu olduğunda ikili bir tavır var “oryantalist” bakış açısında, ki bu Ortadoğu’da ciddi bir karşı-devrimci dalgayı gözlemlediğimiz günümüzde de çok yaygın. Bunlarda ilki bu bölgede insanların ister iklimden ister kültürel hasletlerinden dolayı, isterse İslam dininden kaynaklı miskin bir halde yaşadıklarını varsayar. Yani toplumsal ve politik şartlardan bağımsız olarak bu bölgede insanların kültürel özellikleri dolayısıyla boyun eğdiklerini, başkaldırmadıkları düşünülür. İsyan ettiklerinde ise yine benzer sebeplerle irrasyonel, ne yaptığını bilmez, şiddete meyyal, insanlık durumunu kaybeden varlıklar olarak görülürler. Bu ikili bakış açısını kitabın başında da çokça vurguluyorum zira Ortadoğu’yu anlamak için ilk önce işin ABC’sinden başlamak iktiza ediyor. Çünkü Ortadoğu, Türkiye’ye coğrafi yakınlığının aksine oldukça uzak bir bölge. Öyle ki çok farklı politik akımlardan (İslamcılardan solculara) şahsiyetlerin bölge hakkındaki cehaletleri beni hâlâ şaşırtmaya devam ediyor. Ancak Türkiye’nin bir parçası olduğu bu bölgenin tarihi, politik-kültürel-toplumsal özellikleri hakkında bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunması ve daha da ötesinde kelam edilmesi beni sorduğunuz sorunun cevabını daha etraflıca vermeye itti ve işte sonuç itibarıyla bu kitap ortaya çıktı. Çünkü Ortadoğu’nun temel dinamikleri hakkında bilgi sahibi değilseniz, otoriter rejimler ve onların ezdiği insan denizi dışında bir şey görmezsiniz. Oysa her toplumun bir tarihi ve özellikle de sınıfsal yapılar, dinamikleri var. Ortadoğu bölgesi (dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi) bu tür isyanların yabancısı değildi açıkçası. “Arap Baharı” olarak adlandırılan olaylardan hemen öncesinde de çok ciddi toplumsal hareketlerden, eylemlerden sıklıkla bahsediliyordu. Tabii görmek ve duymak isteyene. İnsanları şaşırtan “tevekkül” ve “isyan eden mahluk” dışında bütün küreyi etkileyen, coşkulu, şenlikli bir ayaklanma dalgasının ortaya çıkması ve kendisini çok zengin bir şekilde ifade etmesiydi. Bundan dolayı Arap ayaklanmaları eylem biçimleriyle, işgalleriyle, duvar resimleri ve kültürel temsilleriyle dünyanın son on yıllık sürecine önemli bir damga vurdu. Mübareklerin, Kaddafilerin coğrafyasının insanlarından beklenmeyen şeylerdi bunlar.

Dediğiniz gibi Ortadoğu’da bir direniş kültürü vardı ama monarşi ya da diktayla yönetilen ve sizin deyişinizle “sürekli baskı altında tutulan Ortadoğu halklarının” isyanı daha mı şiddetli oldu ki savaşlar da bu kadar ağır yaşanıyor?
Aslına bakılırsa Ortadoğu’da yaşanan ayaklanmaların çok şiddet içeren isyanlar olduklarını söylemek  mümkün değil. En azında ilk safhaları için. Özellikle 1970’lerin ikinci yarısında başlayan ve 1980’lerin sonuna kadar devam eden “ekmek isyanları” ile karşılaştırıldığında aşırı barışçıl bir karaktere sahip oldukları da iddia edilebilir. Sizin sorunuzda ima ettiğiniz ve bugün çokça tartıştığımız şiddet olgusu ve savaşlar aslında “Büyük Güçler”in, emperyalistlerin ve karşı-devrimci güçlerin atağa geçmelerinin akabinde ortaya çıktı. Savaşların bugün bu kadar ağır yaşanması ve bunun bu şekilde sürecek olmasının nedeni isyanın politik bir alternatifini yaratamamış olması halihazırda. Yani isyanın ilk ortaya çıkışındaki toplumsal ve politik öznelerin net bir politik alternatife sahip olmamaları ve dolayısıyla örgütlü bir güç olarak temayüz edememeleri, isyanların başka güçlerce çalınmasını veya manipüle edilmesini kolaylaştırdı. Ancak bu çalkantılı politik ve toplumsal halin çözülemeyişi de elbette bugün şahit olduğumuz şiddetli çatışmayı doğuruyor.

“Bahar” denilince elbette umutlu bir durum, bir tazelenme düşünülüyor, şu andaki durum bu sıfatlara ne kadar yakın?
Sistemin bu “bahar” sözcüğünü çokça kullanması sol mahfillerde alerji yaratsa da biz 1848’den beri bu tür büyük kalkışmalarda halkların ve ulusların baharını görmek istemeye devam ediyoruz. Bu elbette her başkaldırıdan bir devrim çıkarma simyacılığı değil ama bir toplumsal olguya bakarken politik duruşunuzla da ilişkili umutlarınız olması doğal. Bu bakımdan örneğin birçok sol çevrenin Gezi’de devrimden ve diktatörden bahsederken ondan çok daha büyük bir kalkışma olan Tahrir/Mısır için bu kelimelerden içtinap etmesi çok anlaşılır değil. Evet bu bir bahardı. İnsanların otoriter rejimleri sarsmaları, bunu sokağa çıkarak, isyan ederek yapmaları, özgürlük talep ederek yapmaları bir bahardı. Ancak her devrimci durum, süreç kendi gelgitlerine sahiptir. Libya’daki müdahale, Mısır’daki darbe, Suriye ve çevresindeki savaş bugün bizlere daha çok bir kışmış gibi geliyor. Bugün elbette bir tazelenmeden bahsetmek mümkün değil ama ben hâlâ 2010’da başlayan sürecin içinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu ayaklanmaları yaratanlar tekrar tarihin sahnesinde ön plana çıktıklarında yaşananların tecrübesiyle hareket edecekler ve ben bunun mevcut kuşak içinde gerçekleşeceğini düşünüyorum. Özellikle Mısır’daki tecrübe çok yakından takip edilmeyi hak ediyor.

Bölgenin tarihi bu ayaklanmalardan sonra radikal bir şekilde değişti, siz bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?
Kitabın başındaki makalemde Ortadoğu tarihini toplumsal hareketler ve isyan dalgalarının seyrine göre sınıflandırdım. Yani sadece büyük liderlerin/güçlerin yapıp ettikleri veya yapısal dönüşümler değildir insanların ve toplumların hayatlarını dönüştüren. Bunlarla da ilişkili olarak sınıf mücadeleleri ve toplumsal ayaklanmalar da çok önemli kırılma noktaları yaratırlar. Bu ayaklanmalar da bölgenin tarihini elbette ki radikal bir şekilde değiştirdi. Ben kendi adıma bu ayaklanmaları 1970’lerde neo-liberal dönüşüme karşı ortaya çıkan ekmek isyanlarından sonraki ikinci dalga olarak görüyorum. Onlar çok radikal ve şiddet içeren ama saman alevi kabilinden isyanlardı, önemli izler bıraktılar ama neticede neo-liberal otoriter rejimler bu isyanların üstüne tesis edildi. İçinde olduğumuz isyanlar ise neo-liberal sistemin sonuçlarına karşı isyanlar aslında. 1970 ve 1980’lerdeki isyanlara kıyasla daha bilinçli, talepleri daha net ayaklanmalar. Ancak hâlâ net bir başka düzen talebinin varlığından ve bu amaçla hareket eden bir örgütlenmeden, ağdan bahsetmek mümkün değil. Ancak bu söylediğim dünyanın birçok bölgesindeki isyanlar için de geçerli. Tarif ettiğim eksikliğin dolmakta olduğu bir döneme doğru ilerlediğimiz kanaatindeyim. Ya da ümit ediyorum. Aksi çok karanlık çünkü.

Ayaklanmaların başladığı ve bir şekilde devam ettiği ülkelere bakılınca, şu andaki çatışmalar etnisite mi, dini mi yoksa iktisadi ya da sosyal bir patlama mı?
Başlangıç dergisi için Gezi ayaklanması ve toplumsal sınıflar üzerine yazdığım makalede de anlatmaya çalıştığım gibi, Türkiye’de bu mesele gereksiz bir karşıtlıkla tartışılıyor. Çünkü dinsel ve etnik meseleleri, sınıfsal ilişkilerden azade tartışamazsınız. Bir mümin için İslam değişmez bir akidedir ve tektir. Ya da bir milliyetçi için milletin bir özü vardır. Oysa ki ne tek bir İslam var ne de milletler insanların iradelerinden bağımsız bir olgu. Bundan dolayı her devrimde, her isyanda, her ayaklanmada sınıf mücadelesi etnik meseleler, dini hususlarla birlikte yaşanır. Arap ayaklanmaları da elbette ki demin değindiğim gibi neo-liberal sistemin sonuçlarına ve otoriter piyasacı rejimlerdeki politik yozlaşmaya karşı bir patlamaydı. Ancak bu isyanlar kendi terminolojisini, ideolojisini, örgütünü oluşturamadığı ölçüde insanlar eski dillerini ve referanslarını kullanmaya devam ederler. Yeni mensubiyetler, örgütlülükler ve saflaşmalar yaratılamaz ise devreye mevcut başka saflaşma ve çatışmalar girer. Çünkü din ve mezhepler de öyle kenarda duran, bekleyen, değişmeyen olgular değil insanlarla yaşayan organizmalardır. Yani ortaçağdaki mezhep savaşları ile günümüzdeki çatışmaların bir alakası yok aslında. Bu çatışmalar da Arap ayaklanmaların açtığı perdede oynanan yeni oyunun unsurları.

Arap Birliği üyesi yirmi beş devletten yirmisinde yaşanan bu isyanlara baktığımızda, içinden en çıkılmaz duruma gelen hangi ülke oldu?
Bu konuda bölgenin en önemli uzmanlarından bir tanesi olan Gilbert Achcar’ın Arap isyanlarında Suriye’nin bir dönüm noktası olduğu tespitine katılıyorum. Suriye’deki çatışma esnasında Ortadoğu’da siyasal, toplumsal ve diplomatik karşı-devrimci güçler karşı saldırıya etkili bir şekilde geçtiler.

“Mezhep üzerinden giderseniz çuvallarsınız”
Türkiye, Davutoğlu’nun ve elbette hükümetin güdümünde “Ortadoğu’nun Büyük Ağabeyi” rolüne epey hevesliydi. Bu heves Türkiye’ye neler yaptırdı ve neler kaybettirdi?

Türkiye’nin Ortadoğu’da “ağabey” rolünü üstlenecek ne iktisadi ne de politik bir gücü var. Erdoğan’ın bir ara Filistin meselesi üstünden Ortadoğu’da prim yaptığı bir gerçek ancak bu maddi bir güç değildi ve olmazdı da. Ancak bu Türkiye’nin emperyalist büyük güçlerden bağımsız işler çevirmediği ve bir takım heveslerin içinde olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak özellikle Suriye konusunda boylarını çok aşan ve işleri ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bir durum karşısındayız. Aslında bu iş başındaki politik İslamcı çevrelerin de diğer kesimler gibi Ortadoğu gerçeklerinden ne kadar bihaber olduklarını gösteriyor. Girilen ittifaklar, silah destekleri, lojistik destekler hep bu çabaların bir ürünü ancak örneğin Ortadoğu’da sadece mezhep dengeleri üzerinden gidip buradaki başka denge ve güçleri önemsemezseniz bugünkü gibi çuvallamanız da kaçınılmazdır.

“IŞİD dahil hiçbir güç mutlak değildir”
Suriye tam bir can pazarı haline geldi, üstelik hep hesaba katılmayan IŞİD korkunç katliamlara başladı. Amerikan dışişleri bile IŞİD’e saldırı düzenlediklerini ama saldırı sonucu IŞİD’i yok etmek şöyle dursun, ancak zarar verebildiklerini itiraf etmek zorunda kaldı. Bu durumda kitabın başlığında olan “emperyalizm”in de artık eskisi gibi olmadığını söylemek çok mu iddialı olur?
Kitabın başlığında da yer aldığı gibi “emperyalizm” olgusu çokça tartışılan bir konu Türkiye’de. Birçok çevre için emperyalist güçler bölgede tek aktör. Onlar ne isterse o oluyor. Ya da ne olmuşsa ABD, CIA öyle istemiş olduğu için oluyor. Elbette ki kitapta hem tarihsel örneklerde hem de güncel örneklerde gösterildiği gibi büyük güçler çok önemli dönüşümlere yol veriyorlar. Ancak hiçbir güç mutlak değildir. Bu 19. yüzyılda da, 20. yüzyılda da, günümüzde de böyle. Emperyalistler elbette bölgede bir dizayn yapmak isteyebilirler, çok sevilen tabirle ifade etmek gerekirse. Ya da elbette olay ve olguları manipüle etmek isteyebilirler. Ancak sonucun ne olacağını belirleyen dış müdahale değildir. Dış müdahale bir olgunun ancak yönünü, şeklini, biçimini yönlendirebilir, kendisini belirleyemez. Bundan dolayı iç, yani yerel politik ve toplumsal aktörlerin tahlili bir meseleyi anlamak için daha hayatidir. Bu anlamda emperyalizm hâlâ eskisi gibi! Ama Türkiye’deki güçlü bir söyleme göre Tayyip Erdoğan, PKK, İŞİD, Ilımlı İslam, Diktatörler vs. hep emperyalistlerin kuklası! Bunlar arasında bir çatışma yaşandığı zaman dahi bu tespitler yapılmaya devam ediliyor. Oysa ki dediğim gibi son gelişmelerde olduğu gibi iç dinamikleri bilmeksizin bu bölgeyi anlamak çok mümkün değil. İŞİD’i bir avuç cani olarak görmek psikolojik olarak bazılarını rahatlatabilir. Ancak İŞİD, burada ayrıntısına giremesek de hem Arap ayaklanmalarının hem de emperyalist müdahalenin sonucunda bölgede ortaya çıkan durumun yarattığı bir gerçeklik. Karşısındaki en önemli güçlerden bir tanesi de Kürtler. Benim önemsediğim ise Kürt Özgürlük Hareketi tabii ki. Zira gerek askeri gerekse de politik olarak böylesine etkili, örgütlü ve politik ütopyası olan bir gücün karşısında tutunabilecek en olası kuvvet. Bu da onları Türkiye veya Barzani gibi kendilerinden pek hoşlanmayan bölgedeki birçok gücün karşısında günden güne güçlü kılıyor. Çünkü dediğim gibi çok uzun yıllara dayanan bir birikime ve halk hareketine dayanıyorlar. Bu örgütlülük ve mücadele birikimi elbette ki yakın gelecekte daha etkili olmalarını sağlayabilir. Bir de Ortadoğu’daki son denklem kadro, kaynak ve birikimiyle zaten fazlasıyla Türkiyeli olan Kürt Özgürlük Hareketi’ni Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ya da kendisine burada bir yer açması zorunluğuyla karşı karşıya bırakıyor.

 

22 Ağustos 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Illustrated Atrocity: The Stigmatisation of Non-Muslims through Images in the Ottoman Empire during the Balkan Wars

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Haziran 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

This article shows that native non-Muslims in the Ottoman Empire were seen as «internal» enemies in the course of the Second Constitutional Period after the Young Turk revolution in 1908. It is argued that the Balkan Wars were a watershed in the creation of native non-Muslims as «others». The influx of Muslims from the Balkans and Crete populated the Ottoman Empire with people who were full of resentment against the Ottoman Empire’s native Christians, whose co-religionists had expelled them from their homeland. Their accounts of immigration and suffer- ings deeply influenced Muslim public opinion. This is demonstrated by referring to the spreading of sentiments of Muslims through various print media such as periodicals, pamphlets, leaflets, flyers and, above all, illustrations showing how Muslims suffered in the hands of Greeks and Bulgarians in the lost lands.

22 Haziran 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Toplumsal Hareketler [ve Uluslararası İlişkiler Teorisi]

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya
21 Haziran 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Çeviriler

Sefaletten İhyaya: Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi ve E.P.Thompson

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

Doğan Çetinkaya’nın “Sefaletten İhyaya: Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi ve E.P Thompson” makalesinin Farsça çevisidir, ilk olarak Nagh websitesinde, daha sonra Marxian Tendency Library’de yayınlanmıştır.

21 Haziran 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

İslam, Cumhuriyet ve Sosyalistler

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

Y. Doğan Çetinkaya, Paris saldırıları ve katliamdan sonra tekrar ortaya çıkan “gerçek” İslam tartışmaları ve İslamcı söylemine dair tartışmaya bir katkı yapıyor. Çetinkaya ne İslam’ın ne de Cumhuriyetin herhangi bir demokratik ya da baskıcı özü olmadığını, zamandan ve mekândan bağımsız özellikleri olmadıklarını vurguluyor. Çetinkaya İslam’ın veya cumhuriyet’in ne olduğunun onun adına hareket edenlerin kim olduğu ile ilgili olduğunu söylerken özellikle sosyalistlerin İslam ile nasıl bir ilişki kurması gerektiği üzerine fikir yürütüyor.

21 Haziran 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

Gezi ve Toplumsal Sınıflar: Liberaller ile Karikatür Marksizm arasında Sıkışmak

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

“Plazalarda çalışan, tezgâhtar olan ve genel anlamda hiz- met sektöründe proleterleşen kitlelerle ev eksenli çalışan, merdiven altlarında ekmeğini kazanan, sürekli fazla mesai yapmak zorunda olan tekstil sektöründe çalışanlar arasında ayrım yapmayan bir anlayış teorik namusunu kurtarabilir ama politik olarak çuvallamaya mahkûmdur”

21 Haziran 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Türkiye’de İşçi Sınıfı, Tarihyazımı ve Sınıf Bilinci

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Mayıs 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

İşçi sınıfı tarihini yazarken temel tespitlerden önce hangi kavramın nasıl bir içerikle kullanıldığının açıklanması iktiza eder. Literatürdeki temel belirsizlikler daha çok bu konudaki anlaşmazlıktan neşet ediyor. Bu makalede ayrıntılı bir şekilde üstünde durulacağı gibi, toplumsal sınıfları teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak görmek yerine birer toplumsal ilişkiler yumağı olarak tanımlamak gerekir. Üretim ilişkisi bu konuda temel bir başlangıç olabilir.

21 Mayıs 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

gezi kitlesi mi? akp kitlesi mi? stratejik hedef..?

by Y. Doğan Çetinkaya 31 Mart 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

2013 Ayaklanması ile Türkiye Solu için yeni bir sayfa açıldığı bir gerçek. Zira Türkiye tarihinin en önemli toplumsal ayaklanmalarından bir tanesi, her ne kadar onu bir dereceye kadar yönlendirmeyi başarsa da örgütlü siyasetin ne düzeyde iflas ettiğini gözler önüne bir defa daha serdi. 2013 Baharından beri toplumun önemli bir kesimi genelde şehrin merkezinde düzenli olarak polisle çatışıyor. Belli durumlarda yüzbinlerce insan Gezi ruhu denilen şeyi tekrar göstermek istercesine belli yerlerde bir araya gelebiliyor. Gezi’ye sempatiyle bakan toplum kesimlerinde farklı bir politik uyanışın olduğu aşikar. Bunun içinde önemli bir proleterleşme deneyimini tecrübe eden hizmet sektörü çalışanları ve profesyonel meslek sahibi gençler yer alıyor. Yine öğrenciyken işçileşmeye başlayan geleceğin güvencesiz ve esnek çalışanları öğrencilerin ciddi bir yeri var isyanda. Patriarkanın her gün ezdiği ama hükümetin muhafazakar otoriterizmi ile bunu daha fazla deneyimleyen ve seküler bir hayat tarzı olan kadınlar da isyanın en önemli dinamiklerinden bir tanesi. Yine rejimin uzun bir süredir ötekileştirdiği Aleviler de farklı sınıfsal konumlarına rağmen Gezi’nin en önemli dinamiği. Kürtlerde olduğu gibi Alevilerde de işçileşme süreçlerinde özgül bir konum görünür seviyede. Öldürülenlerin çoğunluğu Alevi işçiler.

Bu ayaklanan kitlenin çok açık bir şekilde CHP ve onun temsil ettiği değerlerle bir rabıtası var. Cumhuriyet, sekülerlik, İslami sembol karşıtlığı, muhafazakarlık alerjisi vs. diğer sistem karşıtı dinamik ve söylemlere rağmen temel hassasiyetler. Nitekim Sol da bu değerleri sol terminolojideki muadilleri ile ilişkilendirerek, Gezi insanlarını politikleştirmeye, kendi bahçesine çekmeye çalışıyor. Ancak seçimlerin de gösterdiği gibi [gerçek sebepler ne olursa olsun] ayaklananlar için seçim hala çok kutsal ve önemli. Ve adres CHP. Allahtan Sol bu ayaklanmanın ulusalcılar tarafından tamamen çalınmasının önüne geçebildi. En büyük kazanımımız buydu. Yoksa şu anda tam bir kabus içinde yaşıyor olurduk.

Fakat bundan daha büyük ve  normal şartlarda bir hükümeti çoktan alaşağı etmiş gelişmelere rağmen AKP’yi iktidarda tutan başka bir mahalle var. Türkiye’yi merkez-çevre, beyazlar-kara kafalılar, vatandaşlar-halk, seçkinler-reaya, Harbiye-Fatih, İstanbul-taşra gibi ayıran bilindik analizi yeniden ısıttığımız zannedilmesin. Burası, AKP’nin örgütlemeyi, seferber edebilmeyi, ikna edebilmeyi ve kendi mahallesi yapmayı başardığı kitleden oluşuyor. Yapısal proleterleşme süreçlerinden ve neoliberal politikalardan en az Gezi’ye katılanlar kadar derinden etkilenen milyonlar var bu cenahta. Bu insanların Sol ile arasında mesafe olmasının sebebi, ulusalcı klişelerde resmedildiği gibi, onların bağnazlığı, akılsızlığı, cahilliği vs. değil. Sol birinci kümedeki insanlar ile daha rahat iletişim kurabilmekte ve ikinci küme ile ancak dirsek teması sağlayabilmektedir, zira Sol bir kimlik siyasetine mahkûm olmuştur. Tabanı olmadan yüksek siyaset kulvarında boy gösterme hevesine ya da sonuç itibarıyla kitle kuyrukçuluğu olarak kendini ortaya koyan kimlik siyasetine. Birinci kümeden hassasiyet avcılığına: Yurtseverlik gibi. Sol ancak bir sınıf siyaseti yürüttüğünde ve işçi mücadelelerinde diğer mahalle ile ilişkiye geçebiliyor ve onları örgütleyebiliyor. Ancak hem bu alandaki mücadelesini tutarlı ve biriktirerek sürdürmekte hem de siyaset tarzı ve söylemiyle ikinci mahalleyi yabancılaştırmamak konusunda başarısız kalıyor. Elbette birinci küme için yapılan kitle kuyrukçuluğunun bu mahallede de tekrar edilmesini salık vermiyoruz: Bayram namazına Fatih camiine gitmeye gerek yok.

Özellikle işçi havzalarında, Kürt Özgürlük Hareketi’nin örgütlemekte büyük oranda başarısız olduğu Kürt işçileri, emekçileri, gençleri radikal bir sistem karşıtlığı ile örgütlemek gerekiyor. Tabii bu yine Solun bir bölümünde farklı ezilmişlik biçimlerinin üstünden atlamak için söylem düzeyinde kullanılan bir “sınıfa kaçma” önerisi değil. Bütün ezilme biçimlerine değen bir sınıf mücadelesi hattını örmek gerekiyor.

Başlıktaki soruya verilecek doğru cevap “her ikisini de.” Ama an itibariyle Sol o kadar küçük ki zaten ancak hareket halindeki kitleden payını almanın peşine düşebiliyor. Ancak AKP’nin örgütlediği, seslendiği, yönlendirdiği bu cenaha nüfuz edilemez ise kimlik siyasetini zorunlu olarak kıracak, devrimci bir dönüşüm rotasına girilmiş olunmaz. AKP kitlesini ondan koparacak bir hattın kent merkezlerinde bağırıp çağırmak ile mümkün olmayacağı belli. Bundan dolayı merkez mahfillerde siyaset esnaflığını bırakıp, Başaran Aksu ve M. Görkem Doğan’ın geçen hafta “Başlangıç”ta yayınlanan şu satırların altını tekrar tekrar çizmek gerekiyor:

“Devrimcilerin önündeki görev işçi hareketinin taleplerine dayanan ezilenlerin politik özgürlük kavgasını düzen güçleri arasında yaşanan gerilimin merkezine taşımaktır. Bu politika, şovenizm ve milliyetçilik karşısında net ikirciksiz bir duruşa sahip olarak, milliyetçi ve muhafazakâr politika ve anlayışların etkisi altındaki emekçi kesimlerin devrim sosyalizm davasına kazanma stratejiyle gerçek bir temele oturabilir. Özellikle işçi ve gençlik kesimlerine dayanan örgütlenme ve mücadeleyi koruyan savunmacı bir milis politikası, sokak ve meydan işgalleri, siyasal grevler ve ezilenlerin temsiliyet kabiliyetlerini artıracak deneyimler yaratmak bugünün görevleridir… Nasıl olacağına dair ise bir reçetemiz yok fakat bugün sermaye birikim rejimin en temel halkası olan taşeronlaştırmayı kırmak, barış talebini bölgesel bir devrim anlayışıyla tüm ezilenlerin özgürlüğü ve eşitliği talepleriyle kaynaştırmak, doğaya, kadına, tür ve cinsiyetlere, gençlere dayatılan tüm sömürü ve baskı biçimlerine karşı mücadele etmek muhakkak hedeflenmelidir. Bu tür gündemlerin yakıcı olduğu zeminlerde birleşerek aşağıdan bir kitlesel ve militan tarzın oluşturulmasını şarttır.”

31 Mart 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

fethiye’deki, karadeniz’deki solcular ve kürtler

by Y. Doğan Çetinkaya 28 Mart 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

Türkiye tarihinde özellikle 1970’li yıllarda faşizme karşı mücadele önemli bir yer tutuyordu. Hatta sosyalistlerin mücadelesinin önemli bir kısmı devlet tarafından da örgütlenen faşist saldırıları püskürtmek ve yaşam ve mücadele alanlarını faşistlerden arındırmak mücadelenin önemli bir kısmıydı. Bundan dolayı Türkiye Solunun bakiyesi ve birikiminde faşistlerle nasıl mücadele edilmesi gerektiğine dair özellikle Ege ve Karadeniz’de ciddi bir birikim vardır. Yine 1980 sonrası üniversitelerde 1970’li yılların ağır çekimi Sol-Faşist çatışması 2000’li yıllara kadar gayet sert yaşanmıştır. Faşist saldırılar polis destekli olarak her daim tekrar tekrar gündeme gelmiş, Sol da buralarda kendini ve üniversitelerini korumaya çalışmıştır. Hatta milliyetçiliğin pop hale geldiği 1990’larda birçok üniversite faşistlerden temizlenmiştir. Yani Sol, faşistlerle nasıl mücadele etmesi gerektiğini biliyor.

Bunları neden yazıyoruz? Batı’da Solun durumunu ve Kürt meselesindeki tavrını tartışmak için. Uzun bir süredir Batı’da Kürtlere karşı pogromlar, saldırılar düzenleniyor. Şehirlerin meydanlarında ırkçılar imza stantları açılıyor. Mevsimlik işçilere saldırılar düzenleniyor, Kürt esnaf şehir kasaba değiştirmek zorunda kalıyor. Ama AKP stantlarına karşı eylem yapanlar bu stantlara karşı herhangi bir eylem yapmıyor. Kürtlere yapılan faşist saldırılara karşı söylemsel tepki dışında elini kıpırdatmıyor. Neden?

Çünkü Kürtlere sahip çıkmanın, korumanın bir bedeli var. Faşistlerle yıpratıcı bir göğüs göğüse ve toplumsal mücadele gerekiyor. Oysa Batı’da Sol, mücadelesini toplumsallaştıracak bir mücadele hattından ve sokakta örgütlenmekten imtina ediyor. Bunun yerine ya yüksek siyasetten dem vurarak üstten konuşuyor. Bir takım ilkeleri sürekli tekrarlıyor. Ama bu ilkeleri savunan insan sayısını bir iken on yapacak bir mücadele hattından, sokakta insanları örgütlemekten geri duruyor. HDP’nin sol bileşenleri dâhil Türk solunun daha liberal kanadı aslında bu halde. Hafta sonları televizyonlardaki futbol tartışma programları gibi yüksek siyaset yapıyor. Ya da yine benzer bir şekilde Sol ile ilişkilendirdiği ama illa solcu olması gerekmeyen hassasiyetler ile avunuyor. Ulusalcı hassasiyetler, anti-emperyalist söylem, adalet veya demokrasi talepleri vs. vs. vs.

Bu son bahsettiğim çizgi çok daha güçlü, zira Kürtlerle yan yanan gelmemenin argümanlarını da sağlıyor. Kürtler iktidarla pazarlık yaptıkları, uluslararası güç dengelerinde bir aktör oldukları, hatta daha da abartanlar “emperyalizmin piyonu oldukları” için Kürtler ile Solun yan yana gelemeyeceğini söylüyorlar. Bu kadar ulusalcılığa bulaşmamış olanlar da açıktan söylemeseler de Kürtler ile hiçbir şekilde yan yana gelmek istemiyorlar. Zira toplum içinde hareketsiz bir eleman olan Sol insan içine çıkamamaktan korkuyor. PKK karşıtı nefret veri iken Kürtlerin mücadeleleri hakkında hayırhah konuşarak “risk” almak istemiyor. Böyle oldukça daha da siniyorlar. Hatta politik konularda sinikleşiyorlar. Kürt karşıtı Sol söylem özellikle taşrada bu duruma dayanıyor. Tabii bir de Kürtlerin kendilerini silahlı olarak savunma ihtimalinin verdiği tedirginlik var. Zaten bu korku değil mi Kürtlerin mücadelesi boyunca Solun elini kolunu bağladığını düşündüğü. Ancak burada altını ısrarla çizelim, sol liberallerin iddia ettiği gibi toptancı bir milliyetçi sol resmetmekte taşranın boğucu ortamında Kürt Özgürlük Hareketinden sınıf hareketine bedel ödeyerek mücadele yürütenler de var. Ama ne yazık ki marjinal ve yalnızlar.

Bu durum devlet operasyonlarını kolaylaştırıyor. Ahmet Türk’e yumruk olayında ve daha birçok dava duruşmasında olduğu gibi, yüz-yüz elli faşist ve devletin organize ettiği sözde “vatandaş” tepkileri çok kolay örgütleniyor. Zira gerçekten o taşranın “asli unsuru” yerlisi Sol bu tür olaylara kitlesel müdahale edemiyor. Trabzon’da TAYAD’lılara kitlesel sahip çıkılamadığı gibi. Pogromlar ve gece gösterilerine buralarda bulunan sol anlayışlar merkez şehirlerdeki yine öğrenci kitlesi içinde marjinal ama örgütlü solcu öğrencilerin faşistler karşısında mücadelesi gibi kendilerini gösterseler bu tür provokasyonlar daha zor örgütlenirler.

Ama tabii “Kürtler AKP ajanı, İngiliz veya ABD uşağı” demek ve bunların çeşitli versiyonlarını dillendirmek daha kolay. Ve bunlara gerçekten inanmak. Yani Solun Kürtler karşısındaki tutumunu bu sinmiş ve sinik tutum ile ilişkilendirerek tahlil etmek gerekiyor. Gezi’de toplumsal bir patlama oldu. Evet biliyoruz. Ama bu toplumsal patlama sırasında Sol tam anlamıyla çuvalladı. Sol sokakta siyasete müdahale etmez ise Gezi dinamiği içindeki milliyetçi, ulusalcı damar örgütlenerek Ukrayna’daki gibi bir kabusa dönüşme ihtimalini içinde saklı tutuyor.

Bundan dolayı kimin için olursa olsun faşizme karşı sokakta mücadele Sol için olmaz ise olmazdır. An itibarıyla tüm yapılarıyla Sol olarak bu konuda tarihimizle kıyaslandığında çok başarısızız. Biz silkinmez isek yakında zaten zorunlu olarak yüzleşmek zorunda kalacağız. Grevlerde, işgal evlerinde, üniversitelerde. HDP ve Kürtlerle omuz omuza olamazsak istediğimiz kadar “sınıf” diyelim, istediğimiz kadar sınıfa kaçalım, bugüne kadar alt sınıfları örgütleyemediğimiz gibi yine yenileceğiz. Faşizme kafa tutamayan bir Sol anti-emperyalizm bahanesiyle (ki anti-emperyalizm -facebookta hamaset dışında- genelde bir siyasal mücadele üretmiyor), topluma şirin görünebilir, konformist bir hat yürütebilir, ama kendini örgütleyemez.14

28 Mart 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

akp’den chp’ye “yetmez ama evet”çilik

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Mart 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

12 Eylül 2010 yılında yapılan anayasa referandumu Türkiye’de Sol içinde önemli bir yarılmaya yol açtı. Evet, Hayır ve Boykotçular olarak üçe bölündü. Özellikle evet diyenler ile hayır diyenler arasında bir araya gelmeyi neredeyse imkansız kılacak tartışmalar yaşandı. Elbette Gezi ile birlikte bunun üstüne bir noktaya kadar sünger çekildiği söylenebilir bugün. Hatta bu üç tavrı gösterenler bugün HDP içinde bir araya geldiler. Her ne kadar bir hesaplaşmanın ve karşılıklı bir yüzleşmenin, tartışmanın yaşanmamış olduğu gerçeği önemliyse de bu olgunun üstüne sünger çekildi.

akp’ci yetmez ama evet’çiler

Yetmez ama Evet’çiler temelde AKP’nin vesayet düzenine bir son verdiğine ve hatta artık Türkiye’de “burjuva demokratik” bir düzen inşa ettiğine dair bir ön kabul ile hareket ediyorlardı. Yetersiz de olsa ordunun vesayetine son veriliyor, siyasal bir takım hürriyetler tesis ediliyor vs. vs. vs. Yeni rejimin neo-liberal karakteri teslim ediliyor da olsa Solun içinde daha rahat hareket edebileceği, örgütlenebileceği bir döneme geçileceği vaaz ediliyordu. 1990’ların karanlık çağına artık son çiviler vurulmaya başlanmıştı.

Bunlara hayır diyenlerin de gerekçeleri muhtelifti. Büyük çoğunluk ulusalcı bir takım kaygılarla hayır diyordu. Ama Sol içinde önemli bir kesim de neo-liberal ruhuna, emek hareketi karşıtı düzenlemelerine, burjuvazinin ve egemenlerin aşağıdan zorlanmadıkça hiçbir demokratik açılım yapmayacaklarının altını çiziyordu haklı olarak. Egemenin yaptığı bir düzenlemeden ancak ve ancak onun daha çok güçlenmesinin, müstebitleşeceğinin çıkacağını öngörüyordu. Sonuçta bugün geldiğimiz nokta, AKP’nin inşa ettiği yeni otoriter rejim ve Tayyip Erdoğan’ın yeni konumu hayırcıları haklı çıkardı. Kendilerinin değil Tayyip’in değiştiğinden dem vuran Yetmez Ama Evet’çiler’in bu argümanı ise sadece zavallı bir espri kabilinden savunma. Türkiye’ye ve Sol’a kendi geçmişi ile yüzleşmesini salık veren bir çizginin kendisini ve 20 yıllık siyasi tercihlerini hiçbir şekilde sorgulamıyor olması da manidar. Sonuçta aslında onların da devamlı altını çizdikleri “yeni” siyaseti değil, bildiğimiz geleneksel siyaseti temsil ettikleri çok açık.

chp’ci yetmez ama evet’çiler

Yetmez Ama Evet’çileri bir düşman, vatan haini, Sorosçu vb. gören birçok hayırcı da bugün AKP’nin mutlaka gitmesi gerektiğinin altını çiziyor. Tayyip Erdoğan’ın bir diktatör, seküler düzenin düşmanı, dini siyasete alet eden bir mürteci olduğunu ve  farklı olana yaşam hakkı tanımayan, yaşam tarzlarına müdahale eden bir rejim inşa ettiğini söylüyorlar. Gezi ile ortaya çıkan toplumsal dinamik ve onun karşısında Erdoğan’ın siyaseti AKP dışındakileri dehşete düşürmüş durumda. Erdoğan’nın kendini muktedirleştiren stratejisinin, hegemonya kuran siyasetinin iflas etmiş olduğu gün gibi aşikar. Bu noktada hayırcıların büyük bir bölümü AKP’nin gitmesi için, Erdoğan’ın yenilmesi için CHP’nin tek olası seçenek olduğunun altını çiziyorlar. CHP’nin aynı AKP gibi egemen blokun bir bölümünü, seçkinleri, ezenleri, büyük sermayeyi temsil ettiğini söylediğinizde çoğunluk bunu kabul ediyor. Ama Erdoğan’ın gitmesi için CHP’nin yeterli olmasa da en olası seçenek olduğu söylüyorlar. AKP’nin hırsızlık ve yolsuzluğuna karşı şaibeli olduğunu kabul ettikleri başka bir hırsıza destek vereceklerini açıkça söylüyorlar. Çünkü AKP gitmeli. Aynı 2010 referandumunda vesayetin gideceğine inan naifler gibi.

“yetmez ama evet”e hayır!

AKP gibi CHP de bu ülke için bir felakettir. CHP politikalarının AKP politikalarından sekülerlik dışında çok da farkı olmayacağını anlatmaya bile gerek yok. Bıkıp usanmadan söyleyeceğiz; sosyalistlerin ve ezilenlerin zaviyesinden bakıldığında Liberaller, İslamcılar, Kemalistler ve milliyetçiler aynı tezi savunurlar. Sadece bu tezin sonucuna ilişkin değer yargıları farklıdır. Biz toplumda farklı sınıfların, toplumsal kesimlerin var olduğu ve siyasetin seçkinlerin iç kavgalarından ibaret olmaması gerektiği bıkıp usanmadan söylemeliyiz. Türkiye siyasetinde sınıfsız, kaynaşmış toplum ile ceberut devlet; “merkez ile çevre” dışında bir şey görmeyen bu siyasetlerin hepsi bize siyaset sahnesindeki mevcut güç odakları arasındaki savaşlarda bir cepheye destek vermek mecburiyetinde olduğumuzu vaaz edip duruyorlar. Ama Hayır! Müesses nizamın içindeki güçlerden herhangi bir demokratik açılım bizim mücadelemiz olmadan hiçbir şekilde gündeme gelmeyecek! Bunun en güzel örneği de Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi…

seçimlerde

Bundan dolayı önümüzdeki seçimlerde AKP, CHP ve tüm düzen partilerine hayır! Oylar Sol’a, yani bağımız ortak adaylara ve ÖDP, HDP vb. sol adaylara, ya da sistemin bir dişlisi olan seçim sistemini boykota…

22 Mart 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Türkiye’de İşçi Sınıfı Tarihi ve E.P. Thompson

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Mart 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

Günümüzden on yıl öncesine kadar çok da haksız olmayacak bir şekilde Türkiye işçi sınıfı tarihine ilişkin literatürün “sefalet”inden bahsedilirdi. 1 Kendisini çokça tekrar eden bu literatürün belli bir seviyenin üstünde kalan eserleri ne yazık ki 2000’lere kadar iki elin parmaklarını geçemiyordu. Bunun temel sebepleri olarak da daha çok iki temel neden üzerinde durulurdu. Birincisi, arşiv kaynaklarının yetersizliğiydi. Gerek devlet arşivleri gerek süreli yayınların toplumun aşağısındaki sınıfların ve toplumsal kesimlerin sesini duymaya elverişli kaynaklar olmadığı vurgulanıyordu. Zira bu kaynaklar büyük ölçüde seçkinler tarafından tutulmuştu. Ayrıca toplumun madunları kendi seslerini günümüze duyuracak kaynaklar da bırakmamışlardı.

 

21 Mart 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

ha sahi; emperyalizm ve “ılımlı islam” söylemine ne oldu?

by Y. Doğan Çetinkaya 6 Ocak 2014
written by Y. Doğan Çetinkaya

Sene 1906. Yer Tahran. Toplumsal sınıflar ayakta. Muzaffereddin Şah yıllar önce selefi Nasreddin Şah’ın Tütün Protestosu (1891-1892) zamanında olduğu gibi köşeye sıkışmış durumda. İran tarihinin önemli dönüm noktalarından bir tanesi yaşanıyor. Kitleler, tüccarlar, öğrenciler, işçiler, köylüler ayakta. Yüzbinler sokaklarda yürüyor. Bu esnada Britanya elçiliğinin bahçesinde binlerce insan bast yapıyor. Yani oraya sığınıyorlar. İran tarihinde geleneksel olarak bast yapılan yerler tarikatlar ve camilerdir (kutsal mekanlara genelde devletin zor aygıtı giremediği için). Muzaffereddin Şah’ın adamları buraları basıp bastileri öldürmek ve tutuklamaktan çekinmediği için, anayasal devrimin önde gelen unsurları şahın iktidarının müdahale etmeye gücünün yetmeyeceği (yemiyeceği) bir yere, Britanya elçiliğinin bahçesine sığınıyorlar.

İran üzerinde modern zamanlarda Rusya ile birlikte etkili iki süper güçten birisi Britanya. İran’ı iki nüfuz bölgesine bölmüş durumdalar uzun 19. Yüzyıl boyunca. 1906 yılında bir anayasa için ayaklanan kitleler Britanya elçiliğine başvurup da kapılar kendilerine açılınca kısa sürede on bin kişiyi aşkın bir kalabalığa ulaşıyorlar bahçede. Birçok devrimci için bu deneyim önemli bir politik okul vazifesi görüyor. Kısa bir süre içinde şah bir anayasa ilan etmeye, bir meclis toplamaya mecbur kalıyor. Böylece tarihte 1905 Rus Devrimi ile başlayan, 1908 Osmanlı, 1910 Meksika ve 1911 Çin Devrimleri ile devam edecek anayasal devrimler kuşağında önemli bir halka tamamlanmış oluyordu.

Devrim sürecinin önemli olaylarından bir tanesi olan elçilik bahçesine sığınma olayı bazılarında bu devrimin arkasında aslında Britanya’nın oluğuna dair bir düşüncenin peyda olmasına yol açıyor. Bir anayasal monarşinin ortaya çıkmasının güç mücadelesinde Britanya’nın işine geleceğinden yola çıkarak bu tür yorumlar dallanıp budaklanıyor. Ancak kısa bir süre içinde Britanya taraf değiştiriyor ve (devrime kalbi dayanmayan Muzaffereddin Şah’ın yerine tahta geçmiş olan) devrim düşmanı Muhammed Ali Şahı desteklemeye başlıyor. Yine zamanın önemli şeyhlerinden bir tanesi olan Fazullah Nuri de kısa bir süre içinde monarşist kampa dahil oluyor. Zira içinde önemli dini şahsiyetler de olsa devrimci hareket geneli itibarıyla seküler bir hareket. Halkın çok farklı kesimlerinin seferberliğine dayanan bu hareket kısa bir süre içinde düvel-i muzzamayı yani büyük güçleri tedirgin ediyor. Britanya elçilik bahçesinde konuk ettiği devrimcilere karşı olan grupları desteklemeye başlıyor.

Bu hikayenin bizle ne ilgisi var? Modern Ortadoğu tarihi boyunca birçok toplumsal ayaklanma ve devrim yaşanıyor ve bunların hemen hemen tamamında büyük güçler bir aktör olarak varlar. Ancak bu olayda da görüldüğü gibi hem tuttukları taraflar hem de etki güçleri zamana ve mekana göre farklılık arz ediyor. Günümüzde de büyük güçler Ortadoğu’da yaşanan her olay ve gelişmeye müdahiller. Gelişmeleri yönlendirmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Örneğin 2000’lerin başında Büyük Ortadoğu Projesi diye bir şey ortaya attı ABD. Bu projenin içeriği önemli düşünce kuruluşlarında tartışıldı, sistemin kanaat önderleri bu konuda içeriği açığa çıkaran yazılar yazdılar. Özellikle Bush idaresi bu projeyi hayata geçirmek için önemli adımlar attı. Bu arada “ılımlı İslam”a da gelişen Batı karşıtı, radikal, köktendinci hareketler karşısında desteklenmesi gereken bir unsur olarak işaret edildi emperyalist mahfillerde.

Bu gerçekler çerçevesinde Türkiye’de birçokları AKP’nin yükselişini ve Gülen cemaatinin güç kazanmasını bu düşünce ve projeler ile ilişkilendirerek açıklama kolaycılığına kapıldılar. AKP’ye karşı durmak gerekiyordu çünkü başka nedenlerden daha çok o emperyalizmin bir oyunu ve projesiydi. Dahası Arap Baharı ile birlikte Müslüman Kardeşler ve benzerlerini de ABD ve emperyalistler iktidara getiriyordu. Çok hızlı bir şekilde emperyalizm, sınıfsal karakterinden soyuluyor, diplomasi ve komplolar dünyasının bir kavramı haline getiriliyordu. Sol dışında bu söylem AKP liderlerinin Gürcülüğü, Yahudiliği ve Ermeniliğine ilişkin ırkçı soslarla da servis edilebiliyordu. Bu Sol açısında çok tehlikeliydi zira gerçek bir emperyalizm karşıtlığını yaratmak ve örgütlemek yerine hali hazırda tedavülde olan yabancı karşıtlığı kullanılıyordu. (Gezi ve yolsuzluk sonrası bu sefer İslamcıların aynı şekil ve  tarzda kullanmaya başladığı söylem).

An itibarıyla bu tür bir söylemi artık çok duymuyoruz. Zira İran anayasal devriminde olduğu gibi emperyalistler “aksi gibi” yine taraf değiştirdiler!!! Zira birçok toplumsal olguda olduğu gibi ne ABD her şeye kadir bir güce sahip, ne de iktidara gelmekte olan politik İslamcılar “ılımlı,” ya da bir emperyalist projenin piyonlarıydı. Kendi iç dinamiklerine ve sınıfsal kökenlere sahip toplumsal ve siyasal mefhumlardı. Evet; ABD süreç boyunca Mübarek’i de, Mursi’yi de, Sisi’yi de destekledi. Tutarlı, her zaman için geçerli bir “ılımlı İslam” projesi yoktu yani. Bu ortamda emperyalistlerin gündelik söylem ve projelerini mutlaklaştıran bir siyasal analizin de çuvallaması kaçınılmazdı.

Ancak liberallerin ve Liberal Sol’un iddia ettiği gibi Sol’da da görülen bu tavrın Baaşçılıkla, milliyetçilikle, ortodokslukla da bir alakası yoktu. Sol’da tarih dışı milliyetçi, devletçi bir damar arama çabası nafile bir özcülüktür. Bu topraklarda Bizans’tan beri devletçilik bulmak, Sol’da İttihatçılık keşfetmek, 100 yıllık milliyetçi süreklilikler izlemeye çalışmak en hafif tabirle abesle iştigaldir. Bu değişik sol grupların belli zamanlarda bu tür hasletleri haiz olmadığı anlamına gelmiyor tabii. Peki o zaman Solun bir kısmı yukarıda andığımız söyleme neden balıklama atlıyor? Bunun cevabının Sol’un aslında devletçi, bürokrat veya milliyetçi olmasıyla çok alakalı değil.

Türkiye’de Solun emperyalizm tartışması klasik teorik tartışmayla bağını yitirmiştir. Aslında Türkiye solundaki emperyalizm tartışmasının politik grupların taktiksel ve stratejik politikaları ile hep doğrudan ilgisi ola gelmiştir. Yani aydınların ve siyasal partilerin emperyalizm tahlillerini siyasal ayrılıkları ya da gündelik politik çıkar ve gündemleri doğrudan belirlemiştir. Ancak emperyalizm üzerine tartışmalar olgunun kendisi ve tarihinden hiçbir zaman kopmamıştır. Emperyalizmin ne olduğu ve ona karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiği gerçek ile bağını hiçbir zaman koparmamıştır. Ancak bugün için bu tartışmasının emperyalizmin aktüel durumu ile artık bir ilgisi kalmamaıştır.

Bundan dolayı emperyalizmin iktisadi, sosyal ve kültürel tahlillerine ve bu analizden yola çıkılarak üretilmiş bir anti-emperyalist stratejiye sahip değiliz. Söylem düzeyinde bir emperyalizm karşıtlığı ve çiğ bir yerli işbirlikçi ifşası ötesine geçilememekte. Bunun da nedeni çok basit. Solun kendi politikaları ile etrafında yaşayan halkı ikna edecek gücü, takatı ve dermanı olmadığı için özellikle taşrada “ülkenin gerçek sahibinin Sol olduğu” iddiasına sarılmaktadır. Zaten veri olan milli ve yerel duygulara hitap ederek, “bağımsızlığı ve ülkeyi dışarıda kötülüğümüzü isteyenlerden kurtarmayı asıl biz yaparız!” gibi bir söyleme saplanılmıştır. Zira radikal siyaset yapmak zordur. Yolu da engebeli sarptır. Yani insanları ilk önce karşına alabilme cesaretidir. “Halkımızın değerleri” ile çatışmaktır. Nasıl diyeceksin “erkekler kadınlarınızı eziyorsunuz.” Mülk sahiplerine, mülkiyet sahipliğinin kendisine nasıl saldıracaksınız. “Bu ülkede yaşayan herkesin dili serbest olsun. Ülkemizde özgür, yerel konseyler örgütleyelim. Kürtler de kendi kaderlerini herkes gibi tayin etsin. İşçiler üretim araçlarını ele geçirsinler. Kemalist politikaları ve kişi kültünü yıkmak lazım.” Bunları söyleyerek mahalleye, kahveye, pazara çıkmak zor elbette. Özellikle taşra solcusu bunları söyleyerek “insan içine çıkamadığı için” zaten cephaneliğinde bulunan dış güçlere karşı savaşan, anti-Amerikancı söyleme başvurmak zorunda kalıyor. Dergilerde yazılmasa da sokakta “milli”ci tonu yüksek bir söylem kullanılıyor. Zira sınıf siyaseti gütmek, yani sosyal anlamda “bölücü” olmak zor. Bunun yerine bölücü olmadan “gerçek tamamlayana” oynamak tercih ediliyor. Emperyalizmin mağduru bütün sınıf ve toplumsal kesimleri (ama özellikle orta sınıfları) arkada toplama çabası. Bundan dolayı böyle zor bir yolu denemektense karşı olduğu siyasal hareket ve grupların dış güçlerin bir temsilcisi olmasını gerçekten istiyor. Yurdun gerçek savunucusu olmak! O zaman ülkenin gerçek sahibi olarak halkı da temsil eden bir anti-emperyalist söylem ile siyasi söylem tutturması daha kolay oluyor. Kendini rahat hissediyor. Kimseyi rahatsız etmeden, “vatandaşın hassasiyetlerine” dokunmadan, sosyal rahatsızlık yaratmadan, başına iş açmadan yola devam etmek istiyor. Böylece pazarda “anarşik” de olunmamış oluyor. Peki özgürlük ve eşitlik ne olacak. “E! bi vatan kurtulsun da ondan sonra tabii!”ye kalınılıyor zorunlu olarak. Yani velhasıl emperyalizm yok mu? Var! Ona karşı mücadele etmeli mi? Etmeli. Ama ne yazık ki bugün anti-emperyalizmi dillerine pelesenk etmiş Türk(iye) Solunun söyleminin emperyalizm teorileriyle bir ilişkisi yoktur. Onun için emperyalizm tartışması yapmak an itibariyle sineklerle uğraşmaktır. Ve bir süredir büyük kısmı utangaç Sarıgülcü olan bir kesimin ABD plan ve projelerinden bahsetmiyor olması da manidardır değil midir?

6 Ocak 2014 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

yüksek siyaset ile sosyal patlama arasındaki açı

by Y. Doğan Çetinkaya 29 Aralık 2013
written by Y. Doğan Çetinkaya

1999’dan sonra 2000’li yıllarda toplumsal muhalefetin küresel anlamda en canlı olduğu olgu yükselen küreselleşme karşıtı hareketin kurumları olan sosyal forumlardı. Dünyanın dört bir yanında mücadele eden toplumsal hareketleri bir araya getiren forumlar “başka bir dünya” için teorik, programatik ve pratik tartışmalar yürütüyor, mücadele stratejisi üzerine kafa yoruyordu. Türkiye’den de her ne kadar bu sürece katılım sağlandıysa da ülkemizde bu sürecin derin bir etkisi gerçekleşmedi. Bunun en önemli nedeni Avrupa’nın en büyük toplumsal hareketlerinden bir tanesi olan Kürt hareketi ve KESK’in büyük bir kısmı olan devrimci öğretmen geleneğini bir kenara koyduğumuzda, sosyal forumlarda bir araya gelen toplumsal hareketler cesametinde bir hareketin Türkiye’de mevcut olmamasıydı. Nitekim bu sosyal forumlara daha çok küçük siyasi grupların temsilcileri katılım sağlıyor ya da Türkiye’deki toplantıları örgütlemeye çalışıyordu. Yerkürenin farklı yerlerinde ise yüzbinlerce, hatta milyonlarca insani seferber edebilen, örgütleyen toplumsal hareketler gerçek ihtiyaçlarından çıkan sorunlarını ve müstakbel geleceği tartışıyorlar, bir yol arıyorlardı. Bu forumlar sırasında da toplantıların yapıldığı şehirlerde görselliği ve sembolik karakteri daha önde olan, sınırları belli çatışmalar yaşanıyordu.

Ancak 2000’li yılların sonunda önemli bir kırılma yaşandı. 2008’de Alex’in öldürülmesinden sonra ortaya çıkan ve Yunanistan çapında yaygınlaşan ayaklanma gerek toplumsal hareket aktivistlerini gerekse de Yunan Solunu şok etti. 2009 yılından sonra yaşanan büyük iktisadi ve mali krizler ise İzlanda’dan İspanya’ya, İtalya’ya, Yunanistan’a, İrlanda’ya, Portekiz’e büyük toplumsal ayaklanmalara yol verdi. 2010 yılında Akdeniz’in güneyinin de bu isyan dalgasının bir parçası haline gelmiş olması Akdeniz havzasını kuzeyi ve güneyiyle bir anda dünyanın en devrimci bölgesi haline getirdi. Ortaya çıkan büyük bir toplumsal patlamaydı. Ve sosyal forumlarda yıllardır tartışan, önemli toplumsal hareketlere sahip, öyle ya da böyle güçlü siyasal örgütlerin var olduğu bu ülkelerde Sol şaşkın şaşkın etrafına bakınmaktaydı. Bu şaşkınlığı üzerinden attığını da hala söyleyemeyiz. Şaşırtıcı biçimde örgütlenme ve seferberlik kapasitesi yüksek olan Sol içinde kaldığı sosyal patlamayı bırakın örgütlemeyi, yönlendiremiyordu bile. Meydanlar işgal edilirken, sert sokak çatışmaları yaşanırken parlamenter siyaset isyanın soğrulduğu en önemli kurumsal yapıydı. Sandık ve oy pusulası hala barikatlardan daha çok insanların umutları ve beklentilerinin odağıydı. Uzun zamandır önemli tartışmalar yürütmesine, toplumsal hareketler örgütlemesine, küreselleşme ve neoliberalizm hakkında kitabi her türlü bilgiye vakıf olmasına rağmen söylemi ve ideolojisinden bağımsız olarak radikal bir siyaseti örgütlemeye çalışan bir toplumsal ve siyasal hareketin ortaya çıkmamış olması günümüzün önemli bir hasleti. Örneğin Yunanistan’da iki radikal Soldan Syriza kendisinin hükümet olmasının beklenmesini salık verirken, Antarsia AB’den ve Euro’dan çıkılmasına takmış durumda. Mahallelerde, tarlalarda, fabrikalarda ikili iktidar denemeleri pilot bölge uygulamalarının ötesine geçememekte ne yazık ki.

Bu bakımdan Türkiye’de yaz başından beri yaşanan sosyal patlamaların, sokak çatışmalarının kat ve kat fazlasını yaşamış, tecrübe etmiş ülkelerin deneyimleri üzerine kafa yormak ve şu anda içinde bulundukları durumu düşünmek bizim için önemli olmalı. Bu bakımdan diğer ülkelerde olduğu gibi sokağa radikal bir şekilde çıksa da bir kişinin CHP’den medet umması artık bizim için sürpriz olmamalı. (Ki Sol, CHP’nin Çengiz Çandarı –akıl hocası- olmaya soyunmuşken hiç sürpriz değil!) Birçok insanın Solu şaşırtacak yoğunluk ve süreklilikle eylem yapması da kendiliğinden sistem karşıtı olmalarını getirmeyecek. Nitekim Türkiye Solu bunu da hissederek daha çok CHP gibi sağ, yani sistem karşıtı olmayan bir söylem ile siyaset yapmayı tercih ediyor. Hükümetin istifa etmesinin belki Yunanistan’da Syriza için bir anlamı olabilir. Zira kendisi ana muhalefet partisi. Ancak seçimlerin İtalya’da ne getirdiğini biliyoruz. Elbette ki bu tür talepler mücadele sırasında dile getirilir. Ancak unutulmamalı ki kitlelerin gerçekten çok büyük bir beklenti içinde olduğu böyle bir talep hükümetin gitmesi ve kalması durumunda da Sol açısından çok iç açıcı olmayacaktır. 2000’li yıllarda tarihin gördüğü önemli bir toplumsal ayaklanmalar çağında olmamıza rağmen aşikar ki sistem bütün kurumlarıyla güçlü bir şekilde yerindedir. Modern dünya tarihinin en büyük ayaklanması olan 1848 Devrimlerinden sonra çok karanlık bir çağa girildiğinin unutulmaması gerekiyor. 1848 yenilgisi ardından toplumsal ve siyasal örgütlere ve ideolojilere yol vermişti. Belki de böyle bir belirsizlik çağındayızdır.

Malumun ilanı olan bu şeyleri neden yazıyoruz peki? Toplumsal patlamaları derleyip toplamak ve örgütlemek için mi? Tabii ki hayır, herhangi bir örgütlenmenin kendiliğinden bir sosyal patlamayı örgütlemesi mümkün değildir, belki bu iyi bir şey de değildir. Ancak ortaya çıkan tablo gösterdi ki, Sol ve toplumsal hareketler başka bir sistemin inşasına hazır değil. Gezi öncesinde de işçi eylemlerinden ekolojik yıkım mağdurlarına, madenlerden taraftar gruplarına, kadınlardan öğrenci eylemlerine kadar birçok kesim radikalliği hızla artan bir seferberlik halindeydiler. Gezi ile birlikte bu patlama, diğer başka ülkelerdeki örneklerine göre daha yumuşak da olsa doruk noktasına çıktı. Bu ortamda kendiliğindenliğe, bağımsız örgütlenmelere, forumlara vurgu yapmak önemli. Ancak ortaya şöyle bir çelişki çıkmış durumda: Gezi sonrası klasik örgütlenmeler “tu kaka”lanırken, ve haklı olarak yerden yere vurulup taban örgütlenmelerine, ağlara, gayri hiyerarşik ilişkilere vurgu yapılırken hemen bütün gruplarda yüksek siyaset ve parlamenter tartışmalar da gırla gidiyor. Koca koca siyasi partiler kendilerini feshederek veya etmeyerek bu dalgayı örgütleyebilmek için cephelerden, koalisyonlardan dem vuruyorlar. Aslında 20. yüzyılın ikinci yarısı göz önünde bulundurulduğunda burada şaşıracak bir şey yok. Hala aynı parametreler hâkim: Siyaset yüksekte ve sistemin dişlilerinde yapılıyor, sokak ise parçalı ve sistem için zararsız bir özerlikte, izin verilen bölgede tutuluyor. 21. yüzyılın ilk devrimci dalgasının bunu aşıp aşmayacağını zaman gösterecek. Ancak Türkiye’de Gezi’den sonra gidilen parklarda ve mahalle forumlarında herhangi bir şekilde kendini yeniden üretebilen, zenginleştiren ve büyütebilen bir dinamik yokken bu derece yüksek siyasete soyunulması da bir çelişki olarak önümüzdedir. Bunu yapanın siyasi partiler kadar forumlar, dayanışmalar vb. yapılar olması da ironiktir. Siyasi partilerin de forum olmaya soyunması ile bu karmaşa hali daha da çetrefil olmuştur.

Demem o ki, siyasi partilerin ve siyasi grupların her şeyden önce bu niteliklerinde ısrarcı iseler siyasi bir organizasyon olmaları gerekir. Bugüne kadar yapamadıkları budur. Gezi’de dağılan ve iflas eden de örgütlü siyasetti zaten. Bunun için siyasi merkez inşası an itibarıyla elzemdir. Siyaseti örgütleyecek olan siyasi grup ve örgütlenmelerdir. Tabii memleketin yüksek siyasetinde bir unsur olarak değil, yeni bir toplumu inşa edecek irade olmaya aday bir siyasi merkez. Bu taban örgütlenmelerinin emir komutaya alınması demek değildir. Siyasi bir merkez inşa edebilmek için ise ciddi bir şekilde örgütlenmiş ve süreklileşen bir siyasi tartışma gerekmektedir. Ancak böyle olgunlaştırılacak bir siyasal hat toplumsallaştırılabilir. Zira ancak böyle bir süreç bunu örgütleyebilecek yoldaş sayısını arttırabilir. Gezi göstermiştir ki tutarlı bir şekilde bir işin ucundan tutacak yoldaş sayısı azdır.

Böyle bir siyasal süreç alan çalışmalarıyla kurulacak ilişkiyi de dönüşüme uğratacaktır. Zira bugün örgütlenme, izlenecek strateji ve taktik, gelecek toplumun nitelikleri üzerinden siyasi polemik ve kavganın olmaması da Solun içinde bulunduğu durumu açık ediyor. Gündelik meseleler, dış politika, sağın cephanesi olan yurtseverlik, milli değerler, din, kimlikler temel tartışma konularının başında geliyor. Her grubun gerçekleştirdiği “butik” sınıf çalışmaları, mahalle örgütlenmeleri üzerinde herhangi bir tartışmanın olmaması çağımızın diğer bir ironisi. Normalde siyasal ayrımlar bu alanlarda ortaya çıkan farklılıklardan zuhur etmeli. Nitekim siyasetin gerçekleştiği, örgütlendiği, deneyimlendiği alanlar buralar olmalıyken ilk terk edilen alanlar buralar oluyor. Hal böyle olunca her alan çalışması, forum da klasik örgütsel formları reddetse ve bir siyaset kötülemesi yapsa da en amiyane biçimiyle yüksek siyasete soyunmaktadır. Kırk yıllık siyaset esnafına bürünmektedir. Siyasi merkez inşası ve siyasi müdahale “yüksek siyaset”ten ziyade başka bir toplumun tahayyülünü ve onun nasıl kurulacağını önüne koyarsa, alanlarda inşa edilecek ilişkiler de müstakbel ikili iktidarın nüveleri olacaktır.

Sarayda klikler kılıçlarını çekti ve kavga başladı. Çoğumuz bu kavgaya iştirak etme hevesinde. Ama eski bir sözü de unutmayalım: “kavgaya başkasının kılıcıyla girilmez.”

29 Aralık 2013 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

“gezi ruhu” ve gençlik: gerçekler ve mitler

by Y. Doğan Çetinkaya 19 Aralık 2013
written by Y. Doğan Çetinkaya

2013 Bahar ayaklanmaları sırasında ve sonrasında sıklıkla “yeni siyaset”ten, “başka bir anlayıştan ve dünyadan,” yeni bir kuşak ve ruhundan bahsedildi. 31 Mayıs günü başlayan çatışmalar ve ardından Gezi Parkı’nın işgali ve yurt sathına yayılan gösterilerde “orantısız şiddet”e karşı, “orantısız zeka” ile öğünüldü. Ülkenin duvarlarını süsleyen yazılar, resimler, sloganlar bir baharı, bir uyanışı temsil ediyordu. Boğulmakta olduğunu hisseden, “artık yeter” diyen milyonlar radikal bir şekilde meydan okuyor, başkaldırıyordu. Yıllardır insanların sokaklara dökülmesi için mücadele edenler, sokaklardaki birkaç bin insan ile uğraşmaya alışmış devlet şok olmuş, afallamıştı. Milyonlar kendiliğinden ve bir önderliğin yönlendirmesi olmadan meydanları zapt ediyor, ve hükümet ve hükümetin başının façasını bozuyordu. Erdoğan alışık olmadığı ve tanımadığı bir muhalefet tarafından çileden çıkarılacak derecede tokatlanıyordu. Evet, milyonlar kendi “olağanüstü hal”lerini ilan ediyordu. Çok farklı kesimlerin, yan yana ama tek tipleşmeden, canlı bir yaratıcılıkla kendini ifade etmesi hayranlık uyandırmış ve birçok kişi büyülemişti.

İsyan günlerinde yazdığım bir değerlendirme yazısında da bu durumu “şenlikli isyan”ın bizdeki hali olarak nitelendirmiş ve sıradan hayatın rutinini ve sıkıcı döngüsünü kıran bu olağanüstü havanın önemine değinmiştim. Eylemlerin nasıl aynı şekillerde kendini tekrar eden bir halden bir şölen ve festival haline geldiğini ballandıra ballandıra anlatmıştık bir birimize. İnsanların kişiliklerini kaybetmeden içinde eriyebildikleri, zenginleşip zenginleştirdiği, birlikte özgürleştiği doğrudan eylemler, forumlar, kolektifler, sanat performansları, dayanışma deneyimleri herkesi büyülemişti. Ve hemen bir de sonuç çıkarılmıştı: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tı.

Bu bir tespit miydi yoksa temenni mi bilinmez ama bu halin uzun sürmeyeceği ve bu rüyadan uyanılacağı da aşikârdı. Elbette artık başka bir ülkede yaşadığımız ve kendimizin artık farklı insanlara dönüşmüş olduğu da aşikârdı. Ancak siyasetin, siyasal yapıların, siyaset yapma biçimlerinin, toplumsal hareketlerin, tek tek bireylerin siyasal kültürlerinin radikal bir dönüşüme uğramayacağı da gün gibi ortadaydı. Herkes bir zamanlar işinde gücünde, kariyerist, bireyci, tüketici, asosyal olduğu varsayılan gençliğin aslında öyle olmadığının ortaya çıkmasına seviniyor ve bu jenerasyonun Türkiye’yi kurtaracağı zehabına kapılıyordu. Bahar isyanından beri Türkiye’de siyasal tartışmalarda ve yeni yapılanmalarda bir “Gezi ruhu” söylemidir gidiyor. Bu söylemin ve Bahar İsyanı’na atfedilen özelliklerin de yavaş yavaş bir mite dönüşmeye başladığı görülüyor. Bu tür söylem ve anlatılarla karşılaştığımda “Ya! ben bu Gezi Parkı’na girilirken bu insanların içinde değil miydim? Gezi Parkı’nın işgalinde orada değil miydim?  Taksim Dayanışması toplantılarına katılmadım mı? Forumları görmedim mi?” diye kendini sorgulayası geliyor.

Zira yazının girişinde bahsettiğim özellikler baki olmasına rağmen aynı günlerde ve süreçte geçmiş siyasete atfedilen birçok özelliğin de bulunduğunu bugün artık söylemek önemli. Forumlar, yeni tartışma formları, orada kullanılan yöntemler, dayanışma ilişkileri vb. Evet bunlar vardı. Ama sekterlik, ego patlamaları, nobranlık, kendini beğenmişlik, etrafındaki insanları yok sayan, dünyanın merkezi benim diyen, kendini dayatan, bir birini dinlemeyen, birçok davranış da Gezi’nin bir parçasıydı. Ve bunlar sadece eski siyasetin bakiyesi değildi. Yazının başındakileri yapan gençlik veya yeni politikleşmiş birçok kişide de görülüyordu.

Her ayaklanmada ve isyanda olduğu gibi kitlelerin kendiliğinden eylemleri, yaratıcı iradeleri toplumların özgürleşmesinde ve değişmesinde önemli roller oynarlar. Bu süreçler hareketin ve devrimci durumun cesametine göre uzun ve derin yaşanabilir. 1848 Devrimi’nde olduğu gibi barikatlar kuranları, sokaklarda çatışanları o günün devleti ve devrimcileri tanımıyorlardı. Birden ortaya çıkmış, ortalığı kasıp kavurmuş ve ortadan kaybolmuşlardı. Arkalarında müthiş bir miras ve deneyim bırakarak. Ama biz uzun sürecek bir gericilik döneminin Paris Komünü’ne kadar Kıta Avrupası’nı boğduğunu bugün biliyoruz. Ya da 1989’da öğrencilerin, madencilerin ve kamu emekçilerinin bahar eylemliliklerinde 12 Eylül Darbesinin karanlık perdesini yırttıklarını ama ardından karanlık 90’ların nasıl bir karabasana dönüştüğünü de kendi hayatımızdan hatırlıyoruz. Demem o ki, bu tür isyan ve toplumsal anlamda bir bahar havasının içinde yaşayanlar, onu yaratanlar, onun içinde eyleyenler çok hızlı bir değişim ve dönüşüm yaşarlar. Zaman hızlı akar. İnsanlar çok hızlı öğrenirler. Ancak bunun yanında iradenin yapılar karşısında kendini güçlü hissettiği zamanlarda özgürlük ve dayanışma ile birlikte bireysel anlamda “ego,” örgütlü anlamda “hizipçilik” de su yüzüne çıkar. Kendilerini dayatır. Bu bahar günleri yerini sonbahara ya da kışa bıraktığında ise o ülke ve o insanlar artık aynı insanlar değildir. O vakit tarihin daha yavaş akan yapıları ve kurumları kültürleri ile kendilerini hissettirirler. Hareketler ve bireyler artık amiyane tavırla “kaşar” olmuşlardır.

Bu bahsettiğim kültürden ne yazık ki ne Gezi, ne onun içinden eylemiş olanlar ne de Gezi ile birlikte ele alınan zamane gençliği azadedir. Hal böyle olunca forumlarda, kolektif mekanlarda kendilerini “özgür” bir şekilde ortaya koyduğunu zanneden kişiler ile yaşlarından bağımsız “ergen narsizmi” pratikleri sergileyenler arasında ayrım yapmak giderek zorlaşıyor. Her ne hikmet ise ülkemizde birden Gezi ile birlikte en çevreci, en otonom, en cinsiyet duyarlısının kendisi olduğunu düşünen, bırakın grupları, bireyler peyda oldu. Ve kendilerini Gezi’den aldıkları güçle onun biricik temsilcisi, özgürlüğün yerküre üstündeki timsali sanan kişilerin sekterlikleri, kendi egolarını dayatmaları ve ortak yaşamı, yaratıcılığı boğan tavırları “geçmiş!” dönemin klasik örgüt ve kadrolarına rahmet okutacak düzeye geldi. Kitlelerin park ve sokaklardan çekilmeleri sadece yorgunluk, soğuk, ve sıkılmalarında değil aynı zamanda zamane “Demireller”den de bıkmalarıdır belki. Zira biz siyasetçileri sıkıcı yapanın taktıkları kravatlar olmadıklarını biliyoruz. Elbette bu da bize has bir haslet değil. Büyük toplumsal kalkışmalardan sonra birçok yol ve istikamet belirir toplumsal hareket içinde. Kimi sistemin çarklarına bırakır kendini, kimi kabuğuna çekilir, kimi didinmeye, kazmaya devam eder, kimi de daha radikal bir hat tutturarak yürümeye çalışır. Bu yollarda yürünürken ayaklanma ve isyanın içinde ortaya çıkan yaratıcılık ve diğer özellikler de değişir ve dönüşür. Pozitif anlam atfettiğimi hususiyetler ile negatif anlamda işaret ettiğim özellikler birlikte var olmaya devam ederler. Ancak sistem kendisini tahkim ettikçe olumlu özellikler var olmakta ve yeniden üretilmekte daha zorlanır. Bu noktada başbakanın narsizmi ile yarışan kişiler daha fazla dağıtıcı bir etki yaratır. Bundan dolayı “Gezi Ruhu”nu çalanlarla, “Gezi Ruhu”nun kendilerinden menkul temsilcileri ile mücadele etmek an itibarıyla elzemdir.

19 Aralık 2013 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Tarih, Siyaset ve 2013 Bahar Ayaklanması

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Temmuz 2013
written by Y. Doğan Çetinkaya

Başka bir vesile ile belirttiğim gibi bu tip durumlarda “eylemler bir festival havasında yapılıyor ve toplumsal hareketlere, isyanlara, devrimlere renk veren olağanüstü bir hava yaratılıyor. Bir toplumsal hareketin en önemli özelliklerinden bir tanesi olan sıradan hayatın döngüsünü kıran bu olağanüstülük, eylemlerde kullanılan sanat, dans ve çeşitli ritüellerle sağlanıyor. Eylemler bir şölen, konser, sanat performansı, forum şeklinde örgütlenerek çok farklı insanların katılabileceği, kendini ifade edebileceği ve kişiliğini kaybetmeden içinde eriyebileceği ortamları yaratıyor.

21 Temmuz 2013 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Yapılanlar

Το Γκεζί είναι το τρίτο κύμα κοινωνικής ριζοσπαστικοποίησης

by Y. Doğan Çetinkaya 30 Haziran 2013
written by Y. Doğan Çetinkaya

Erdoğan hükümeti Gezi Parkı’nı protestoculardan temizledi, ancak Türkiye’nin başkentinin atmosferindeki yoğunluk devam ediyor. İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih Bölümü Yardımcı Doçenti Doğan Çentikaya ile güçlü toplumsal tepkinin nedenlerini, sonrasında ülkenin siyasi ve sosyal yaşamında yaratacağı etkileri ve park hareketinin Türk solunda bırakabileceği izleri konuştuk. Ayrıca toplumsal hareketin yeni direniş biçimlerine getirdiği yenilikleri ve 1908 ve 1960 hareketlerine ne kadar benzediğini konuştuk.

30 Haziran 2013 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

On the Social Origins of Turkish Nationalism: The Anti-Greek Movement in the Ottoman Empire 1910-1914

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Haziran 2013
written by Y. Doğan Çetinkaya
22 Haziran 2013 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Patterns of Social Mobilization in the Elimination of the Greek Orthodox Population 1908-1914

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Haziran 2013
written by Y. Doğan Çetinkaya
22 Haziran 2013 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

Η Τουρκικη Aνοιξη

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2013
written by Y. Doğan Çetinkaya

Türkiye’deki 2013 İsyanlarının Yunanca Bir Ön Analizi

21 Haziran 2013 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

Yunanistan’da Neo-liberal Dönüşüm, Polis ve Altın Şafak

by Y. Doğan Çetinkaya 26 Ocak 2013
written by Y. Doğan Çetinkaya
26 Ocak 2013 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

Yunanistan Yolunu Arıyor: Genel Grev ve Faşizm

by Y. Doğan Çetinkaya 20 Ekim 2012
written by Y. Doğan Çetinkaya
20 Ekim 2012 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

Genel Grevin Merceğinden Yunanistan’da Sol ve Toplumsal Muhalefet

by Y. Doğan Çetinkaya 29 Eylül 2012
written by Y. Doğan Çetinkaya
29 Eylül 2012 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Kitle Siyaseti ve Siyasi Afişler: Bolşevikler Örneği

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2011
written by Y. Doğan Çetinkaya

Sovyet tarih yazımında bir dönem hegemonik olan Totaliter Okul’un iddialarının ve teorik varsayımlarının aksine Bolşevikler erken dönem Sovyet toplumunda her şeye kadir bir güce sahip değildi. Bolşeviklerin iktidarının sadece zora dayandığı ve sadece devlet kurumlarının inşasına odaklandığı sadece bir efsanedir. Ancak onlar da her siyasi grup gibi sıradan insanların rızasını almaya çalışmışlardır. Bu nedenle Bolşevikler toplumun mobilizasyonunu sağlamak için çeşitli kitle siyasetlerine başvurdular. Meşruiyet, iktidarlarını pekiştirmek ve sağlamlaştırmak, toplumu etkin bir şekilde kontrol etmek, askeri ve ekonomik savaşı sürdürmek ve kendi tahayyüllerindeki toplumu inşa etmek için gerekliydi. Bolşevikler basın, broşürler, tiyatro, sinema, müzik, kampanyalar, gösteriler, festivaller, spor faaliyetleri gibi kitle siyasetinin her türlü aracından yararlanmaya çalıştılar. Siyasi afişler, kitle siyasetinin ve toplumsal seferberliğin açıklayıcı bir aracı ve mecrasıydı. Milyonlarcası basıldı ve ülkenin her yerinde dağıtıldı. Bu illüstratif kaynaklar, tarihçiler için yeni rejimin zihniyeti hakkında değerli bilgiler bulabilecekleri değerli bir madendir. Ayrıca Bolşeviklerin siyasi söylemlerini duvarlara nasıl yansıttıklarına dair ipuçları da sunuyorlar.

 

21 Haziran 2011 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Türk Milliyetçiliğinin Kuruluşunda Kadınların Rolü ve Kadınlık Hayatı Dergisi

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Mart 2011
written by Y. Doğan Çetinkaya
22 Mart 2011 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

1908 Devrimi ve Toplumsal Seferberlik

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2010
written by Y. Doğan Çetinkaya
21 Haziran 2010 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Tarihyazımı, Gelenek İcadı ve Türkiye’de 1 Mayıs’ın 100. Yılı

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Mayıs 2009
written by Y. Doğan Çetinkaya
21 Mayıs 2009 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

1908 Devrimi’nde Kamusal Alan ve Kitle Siyasetinde Dönüşüm

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Haziran 2008
written by Y. Doğan Çetinkaya
22 Haziran 2008 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

İştirakçi Hilmi

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2008
written by Y. Doğan Çetinkaya
21 Haziran 2008 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Sosyalizmi İdrak Etmek: Bir Mütareke Dönemi Gazetesi (Sosyalist İdrak Gazetesi)

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Haziran 2007
written by Y. Doğan Çetinkaya

sf. 499-536

21 Haziran 2007 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Türk Oğlu Türklerin Telaşı: Ermeni mi? Allah Korusun

by Y. Doğan Çetinkaya 27 Şubat 2007
written by Y. Doğan Çetinkaya

Hrant Dink’in katledilmesiyle birlikte birarada barış içinde yaşamak isteyenlerin uzun bir zamandır eşine rastlanılmayacak bir şekilde biraraya gelerek bir insan seli oluşturmasına şahit olduk. Bunca insanın bir siyasi cinayet sebebiyle sokakları doldurmaları, milliyetçilik karşıtı sloganlar atmaları, milliyetçi kurum ve çevrelerde büyük bir şok etkisi yarattı. Binlerce insanın “Hepimiz Ermeniyiz” sloganları atması, CHP’nin açık bir şekilde tel’in edilmesi ve milliyetçiliğin enine boyuna masaya yatırılması, kendinden emin milliyetçi çevreleri derinden sarstı. Cinayetin ilk gününde daha ılımlı, makul ve çekingen açıklamalar yapanlar, onbinlerce insanın “hepimiz Ermeniyiz” diye haykırmaları sonrasında çileden çıkmaya başladılar. Özellikle cinayetten sorumlu olanın milliyetçi örgütler ve en genel anlamda milliyetçilik olduğuna dair fikirlerin televizyondaki tartışmalarda yaygınlık kazanması üzerine milliyetçi çevreler utangaç bir şekilde söylediklerinin altını çize çize konuşmaya başladılar.

Hrant’ın öldürülmesinin hemen ardından eleştiri oklarının kendilerine yöneleceğinin ayırdında olan milliyetçiler, bu cinayetin her şeyden önce Türkiye’yi vurmak amacıyla planlandığını belirttiler. Hatta “tek yönlü olarak şartlanmış fikirler” doğrultusunda hareket edenlerin bu eylem sonrası milliyetçi, yurtsever, vatansever ve ulusalcıları “azgın milliyetçi” olarak hedef tahtasına çevireceği uyarısında da bulundular.[1] Ve ilk gün genelde tüm milliyetçi yayın organları, köşe yazarları aslında en önemli hedefleri olan AKP iktidarının başı olan başbakanın açıklamalarına sarıldılar.[2] Öyle ya, başbakan haklıydı. Tüm dünyada Ermeni Soykırımı ile ilgili iddiaların meclislerden geçtiği bir sırada işlenen bu cinayetin bir tesadüfün eseri olması beklenemezdi. Bundan en fazla Türkiye zarar gördüğüne göre, milliyetçilerin bunda bir dahlinin olması da beklenemezdi. Bütün milliyetçi basının ilk refleksi bu cinayetten en fazla zararla çıkanın Türkiye ve milliyetçi camia olması hasebiyle kendi sorumluluklarının olmasının düşünülemeyeceğini belirtmek oldu.[3] Birçok milliyetçi yazar faturanın milliyetçilere çıkarılmasına bir hayli bozuldular. Ancak devlete katil diyenlere de bir o kadar kızdılar. Devlete katil veya terörist denmesine içerlediler.[4] İçerlediler diyorum çünkü gerçekten birçok yazıda devlete bir aşkla, sevgiyle sahip çıkmak güdüsü “duygusal” bir biçimde kendini dışa vurmuştu. Milliyetçilerin bu devlet sevdası Hrant’ın öldürülmesinin ardından daha bir farklı ortaya çıktı. Zira birkaç kendini bilmez veya majinal sol örgütler değil daha önce şahit olmadıkları büyüklükte bir insan topluluğu “devlet”lerine “küfür” ediyorlardı. Milliyetçilerin devlete karşı duydukları bu “aşk,” faşizme ilişkin yapacağımız bir başka tartışmaya kalmak zorunda ne yazık ki.

R. Tayyip Erdoğan’ın ilk açıklamasına sarılan milliyetçi çevrelerin kafaları biraz karışıktı. Her şeyden önce, elbette ki, bu saldırı Türkiye’ye karşı işlenmişti. Bu cinayetten en fazla zarar gören de Türkiye, daha doğrusu kurucu unsurdu. Yani Türkler ve onu ayakta tutan “milli dirençti.” Zaten küreselleşme sürecinde Türkiye’yi ele geçirmek isteyen güçler bir süredir “milli güç”lere karşı saldırı halindeydi. Zira milliyetçilere göre Türkiye’yi alt etmenin yegâne yolu “milli direnci” yok etmek ve bu amaçla milliyetçileri güçten düşürmekti. Bundan dolayı kurucu unsur Türklere, Türk devletine ve şu ana kadar yozlaşmamış tek kurum olan Orduya yönelik bir yıldırma, halktan soğutma politikası güdülmekteydi. Hrant Dink’in faaliyetleri ve yazıları da aslında bu “psikolojik harb” olarak nitelenen planlı operasyonların bir parçasıydı. Ancak yine de cinayetin dış mihraklar, Ermeni lobisi ve başka odaklar tarafından işlenip işlenmediğinden çok emin olamayan milliyetçiler “halkta biriken öfkeye” de atıf yapmaya başladılar.[5]

Örneğin Arslan Tekin, diğer birçok yazar gibi cinayeti kınayıp, üzüntüsünü belirttikten sonra şu yorumu yapmıştı: “Çok kaşımışlardı…”[6] Tekin’e göre insanlar umutsuzluğa sürüklenmişlerdi. “Heryere Hrant Dink ve gibilerinin hakim olduğunu düşünen halk, çaresiz olup bitenleri seyrediyordu.” Ve dahası ona göre böyle düşüncelere ve hissiyata sahip halkın içten içe taşıdığı “hıncı” hafifletilecek bir şey de yapılmıyordu. Bu ortamda Hrant Dink ve onun gibiler ise “halkı töhmet altında bırakan” açıklamalarına bir nihayet vermiyorlardı. Halkı rahatlatacak resmî kurumlar ise görevlerini ifa etmiyorlardı. Zira “halk ‘suç’ gördüğü fiilin cezasız kalmayacağını bilirse içindeki alevi” söndürürdü. Ama AB’nin de desteğini alanlar 301. madde gibi “milletin haysiyetini” koruyan düzenlemelere bile pervazsızca saldırıyorlardı.

Ve sonunda Tekin’e göre “hepsi birikince… Olan oldu.” Ya birileri hınçlarını almıştı ya da başkaları fırsatı kaçırmamışlardı. Yani başbakanın dediği gibi bu konjonktürde cinayetin işlenmesi Ermeni lobisinin faaliyetleri ile ilişkili olmalıydı. Ama değilse bunun da anlaşılabilir nedenleri olabilirdi Tekin’e göre. Orhan Karataş da Hrant’ın katledilmesinin gerçek suçlularının kim olduğunu “hiç dolaştırmadan söylemiştir: Türkiyelilik, Alt-kimlik-üst kimlik, 301. madde gibi yapay tartışmalarla Türkiye’yi gerip, milleti birbiriyle problemli göstermeye çalışanlardır.”[7] Bunların zaten gerçek amaçları da böyle Türkiye’yi karıştırmaktır. Zaten “ülkesiyle, milletiyle meselesi olmayanların 301 diye bir derdi de yok”tur. Yani bu tür olayların yaşanmasını istemiyorsak bu tür mevzularla “vatandaşı” germememiz, hatta bu tür cinayet ve cenazeleri “istismar” ederek anarşiye ve kargaşaya yol vermemiz gerekmektedir.

Taylan Sorgun da nüfusun yetmiş milyonu aştığını hatırlatma gereği duymuştur. Hatta kendisi dolaşmış ve sessiz vatandaşları dinlemiştir. Sessiz çoğunluğun söylediklerini de duymamızı istememektedir. Ancak bilmemiz gereken tüm bu tepkiler sonrası milletin asıl şimdi gerilmiş olduğudur.[8] Bu arada sadece ülkeye ve devlete yazık olacaktır. Aslında genel olarak verilen mesaj açıktı. Eğer milleti gerdiği söylenen faaliyetlere devam edilirse ve devlet kurumları buna dair bir önlem almaz ise, milletin milli refleksinin bir tepkide bulunması gayet doğal bir gelişme olacaktır. Yani burada linç girişimlerinden siyasi cinayetlere birçok örgütlü, örgütsüz eylemin “vatandaşın öz tepkisi” “milli refleks” gibi kavramlarla meşrulaştırılmaya çalışıldığına şahit olmaktayız.[9]

Dahası bu nedenleri tartışacağı yere, hakim medya, yani “mütareke medyası,” milliyetçileri suçlamaya başlamış ve hatta “birtakım televizyon kanalları Hrant Dink’in öldürülmesini dünyanın bir numaralı meselesi haline” getirmişlerdi. Halkın neden hınç duyduğu, neden çaresiz kaldığını açıklayacak insanlara söz vermemişlerdi. Kemal Kerinçsiz’e dahi sadece suçlamak için mikrofon uzatılmıştı. Tekin yazısını, okurlarına milli mücadele dönemine ilişkin iki kitap tavsiye ederek bitirmiştir. Bu kitapların ortak noktası milliyetçilerin kötü insanlar olmadığı, bilakis milli mücadeleyi ve istiklal harbini kazanan insanlar olduklarını hatırlatmasıdır. “Milli mücadele imkansız gibi görünüyor. Onun için iç düşman da çok fazla… Milli mücadelenin komutanlarının birçoğu mandacılığa taraftar… Türkün azim ve iradesi istiklal yolunu açıyor.” Milliyetçiliği kaba bir şekide gösterenler de bugünün Ali Kemal’leri olsa gerekti.

Hrant’a sahip çıkanların gün geçtikçe sayılarının artması milliyetçilerin tepkilerini de arttırmaya başladı. Bir yandan milliyetçiliğin halk arasında yükselmekte olduğu ile övünenler aynı zamanda “Türkiye’de Türklerin varlığı”nın çok görüldüğü üzerine satırlar yazmaktaydılar. Türkün kendisini kendi ülkesinde azınlık gibi hissetmesi, içten içe dolması, sahipsizlik duygusu içinde olması bir gün bir yerde patlayacağını haber veriyordu bu yazılara göre.[10] Kendi ülkelerinde azınlık haline düşürülmelerini, diğer etnik gruplara atıf yapmanın demokratlık, Türklerden bahsetmenin ise ırkçılık gibi algılanmasını bir ABD-AB komplosu olarak değerlendiren milliyetçiler, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganına histerik bir şekilde “Türk oğlu Türküz” diyerek karşılık vermiştir. Kendi ülkesinde azınlık haline düşürüldüğüne dair düşünce ve his durumu milliyetçi söylemde en fazla kullanılan argümanlardan bir tanesidir. “Meğer ne kadar çok Ermeni varmış!” “Ermeninin Yahudi’nin Rum’un bölücü kürdün maksist alevinin sahibi var, Müslüman Türkün tek sahibi Allah,” “Her yeri kanser hücresi gibi sarmışlar,” “vatanseverler artık azınlıkta,” gibi söylemler bu milliyetçi forumlarda çok sık dile getirilen fikirlerden bazılarıdır. Bu durumun neticesi olarak da bir varolma savaşının gerekliliği mantıksal bir sonuç olarak telakki olunmaktadır. Bir ölüm-kalım savaşı. Zira resmî kurumlar ve devletin bizatihi kendisi de ele geçirilmiş durumda. Asli unsur Türkün kurucu unsuru milliyetçilere iş bu noktada düşmekte. Yeniçağ gibi gazetelerin verdiği çözüm reçetesi de okuyucuları tarafından anlaşılmıştır. Tolgahan Canbaba yazdığı yorumda bu tavrı şöyle özetliyor: “öyle bir duruma geldik ki vatanını sevmek suç sayılıyor bu ülkeyi kimse bölemez demek suç sayılıyor ama diğer taraftan bu ülkeye dil uzatanlar fikir özgürlüğü adı altında serbestçe konuşuyorlar eğer devlet bunların cezasını vermezse vatandaş ta kendine göre ceza kesmeye kalkar….” [11] Hatta işin ilginci bazılarının “Hepimiz Hrant’ız” lafzını daha bir anlayışla karşılamalarına rağmen “ben ne olacam Hrant kardeşim” yollu yorumlarını da mutlaka eklemiş olmalarıdır. “Hepimiz Ermeniyiz” sloganına bu kadar tepki gösteren ve “hislenen” sadece gazete ve dergilerde yazanlar olmamıştır elbette. Daha net tepkiler internet âleminde bu yazıları okuyarak yorumlar yazan veya forumlarda tartışanlar tarafında dile getirilmiştir. Genellikle kendilerinin “Türk oğlu Türk” olduğunu ifade eden bu yazılarda Ogün “kardeşlerine” sahip çıkanlardan, Ermeni paşaların ve işadamların sayılarının bile çok fazla artmış olduğunu iddia edenlere kadar garip fikirler öne sürülmüştür. Bu ortamlarda birbirine gaz veren milliyetçiler gazetelerde satır aralarından fışkıran ırkçılığı göğüslerini gere gere ifade etmekten de çekinmiyorlar. Örneğin bir tanesini okuyalım. Özhan Güzel adlı bir okuyucu şöyle yazmış:

“Ülkemizin bilinçli milliyetçilere, bilinçli Türklere ve vatan sevdalılarına ihtiyacı var. Hiç kimse durduk yere cinayet işlemez bu ülkede yaşayan herkesin haddini bilmesi yüce türk ırkına dil çıkarma cüretini göstermemesi gerekiyo, hele bu bir ermeniyse.”[12]

Devletin teslimiyetçiler tarafından rehin alınmış olması, halkın hınçlanmasını arttırıyordu. Yani bu satırlarda aslında halkın milliyetçi duygularının galeyana gelmesi ile bu tür eylemlerin yapılabileceği kabul edilmiş oluyordu.

Aslında bu tutum çok yaygın bir tavıra işaret ediyordu. Türkler, Türk milliyetçileri bu cinayeti işlemiş olamazlardı. Ancak yine de bu tür bir cinayeti işlemiş olabileceklerine dair özürler de sıralanmadan edilemiyordu. Örneğin Altemur Kılıç’a göre Türkiye’ye ve Türklüğe karşı işlenmiş bu cinayet, Türk tarafından veya milliyetçiler eliyle işlenmiş olamazdı.[13] “Hepimiz Ermeniyiz” demenin “ayıp” olduğunu ifade eden Kılıç, daha sonra cinayeti yaratan ortamın milliyetçilik tarafından yaratıldığı iddialarına cevap vermiştir. Bu ortamın milliyetçiliğin değil, soykırım iddialarının, Türkiye’ye özür diletmek isteyenlerin, masum insanların Ermeni terör örgütlerince öldürülmesinin, ABD ve AB yardımıyla faaliyet gösteren aydınların bir eseri olduğunu söylemiştir. Kılıç İstanbul’da meydanlara çıkan “toplama onbinlere” karşı bir gün Türkiye’nin her yerinde insanların “Hepimiz Türküz” diye ortaya çıkmayacaklarını beklemenin gaflet olacağını ifade etmiştir. “Hepimiz Ermeniyiz” diyenlere seslenen Kılıç, “bundan sonra kimse ‘ortamdan,’ kimlerin sorumlu olduğunu sormasın!” demiştir. Yani aba altından sopa göstermiştir.[14]

Aba altından sopa gösteren ilginç bir diğer örnek de Sabahattin Önkibar’ın bir yazısıdır. Önkibar tüm ulusal ve yerel milliyetçi basında ve haberlere yazılan hamasi okuyucu yorumlarında dile getirilen “Türkiye’nin şehitlerine bu kadar sahip çıkılmadı” çıkışını yaptıktan sonra eklemiştir: “Tamam, yapılan saldırıyı alçaklık olarak görüyor ve lanetliyoruz ama insafla söyleyin, kantarın topu fazlasıyla kaçırılmadı mı?” Ali Öncü de benzer bir şekilde bir cinayet işlendiğini ve suçlunun cezalandırılması gerektiğini teslim etmiş ancak “bunun için Hrant’ın heykelini dikmemizin anlamı yok” demiştir.[15] Bir yazarın cinayet işlendiğini söyleyip ardından suçlunun cezalandırılması gerektiğini söylemesi ne kadar garip değil mi? “Tamam, bir cinayet işlendi ama siz de işi abarttınız” yollu bu açıklamalar ile belki Ermeni olmaya gerek olmadığı söylenmek istemiştir. Bunu ikna edici bulmayanlar da herhalde Önkibar’ın son cümlesinden ders çıkartmak durumundalar: “Beyler, beyler bu kafayla gidilirse daha çok Hrant Dink’lerin arkasından ağıt yakılır. Unutmayın etki-tepki getirir… Soytarılıktan vazgeçin.”[16] Kıssadan hisse, milletin hassasiyetleriyle oynamayın, bu kafayla gitmeyin, akıllı olun, yoksa daha çok Hrant’lar gider…

Hasan Ünal da Türkiye’de ırkçı ve ırkçıların olmadığını belirtmiş ve AB karşıtlarının ve milliyetçilerin cinayetinin sorumlusu gibi gösterilmelerini eleştirmiştir. Ancak ilginç nokta AB karşıtlarına yeteri kadar söz verilmediğini belirtmesine ve toplumda bu yüzden aşırı bir gerginlik vuku bulduğuna vurgu yapmasına rağmen, Dink konusunda çelişkili bir iddiada bulunmuştur. Hrant Dink gibilere söz hakkı verilmiştir. Hem de Dink’in sığ ve basit bir mantıkla ve yeterince bilmediği konularda. Nedir bu Dink’in çok bilmediği konular: “Ermeni soykırımı iddiaları.” Normal demokrasilerde Dink’in görüşleri “marjinal” kabul edilmeliymiş ve ana basın yayın organlarında yer bulmamalıymış. Bulunca ne olmaktaymış; öğrenelim kendisinden:

“Ama bu kadar basit ve marjinal görüşler ana basın ve televizyonların gündelik konusu haline getirilirse toplumda şiddeti normal görecek düzeyde bir gerilim hasıl olur.”[17]

Yani bu konu ve kişiler çok meydana çıkarsa “haliyle şiddet de oluyor” denilmiş olunmaktadır. “Hepimiz Ermeniyiz” bu kadar kalabalık ve insanların gözüne soka soka haykırıldığı için bu zat-ı muhterem de rahatsız olmuştur.

Ümit Özdağ da Trabzon’da verdiği bir konferansın “Özdağ: Trabzon direnişim merkezi” haber başlığı ile yayınlanmasını maksatlı olarak nitelemiştir. Bu tür yayınlarla yapılmak istenen ona göre insanların “milli kimliği ve öz güvenini” tahrip etmek ve milli dokuyu parçalamaktı. Ancak bunu yapanlar, milliyetçileri suçlayanlar, cenaze için insanları yürüyüşe davet edenler aslında farkında olmadan Dink cinayetini oluşturan zemini besliyor. Yani bu tür tavırlar Türk halkında tepkiye neden oluyor. Özdağ da resmî kurumların çalışmadığı bir ortamda halkın öz tepkisine olumlu anlamlar yüklüyor.[18]

Böylece halkın içinde biriken sözde tepkiye vurgu ile aslında halkın bu tür milliyetçi reflekslerin olabileceği teslim ediliyor, bundan da olumlu bir özellik olarak söz ediliyor. Aslında bu milliyetçi cenaha çok da yabancı olan bir düşünce tarzı değildi. Zira birçok milliyetçi yazar ve örgüt resmî kurumların işgal edildiği, medyanın satıldığı bir ortamda halkın milli refleksinin ortaya çıkması/çıkarılması gerektiğini uzun bir müddetten beri ileri sürüyordu. Bundan dolayı bir süredir gündeme gelen linç girişimlerine, sokak eylemlerine de sempatiyle bakmaktaydı. Bundan dolayı bu eylemi milliyetçiler yapmamış bile olsa, yapmış gibi meşrulaştırmak onların temel iddialarının bir savunusu niteliğini taşıyordu.

Bu eylemin Türkiye’de milli direnci yıkmak için yapıldığı ifade edilirken, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganının yarattığı şok ve korku milliyetçileri bunu açıklamaya itmişti. Bazıları özellikle “marjinallerin” dışında onbinlerin bu sloganı haykırmasına inanamamıştı. Türkler nasıl böyle bir cümleyi kitlesel olarak haykırırlardı. Birçok milliyetçinin hislerine tercüman olan Arslan Bulut bu sonuca kolay bir “ilmi” cevap üretmişti. Bulut’a göre “Hepimiz Ermeniyiz” diye haykıranlar Türk olamazlardı. 1915 yılında yüzbinlerce Ermeni Müslümanlığa dönmüş ve zaman içinde önemli mevkilere dahi gelmişlerdi. Hasan Köni’den alıntı yapan Bulut, Dink’in kendisinin de bu iddiaları sık sık gündeme getirdiğini belirtir. Hatta Dink bir yazısında Sabiha Gökçen’in dahi yetim bir Ermeni olduğunu dile getirmiştir. Bulut bu noktadan sonra “ilmi” yorumuyla olayı sonuca bağlıyordu:

“Yıllarca üniversitelerde, devlet kurumlarında, basında birilerinin yanlış yaptığını herkes söyler ve bir türlü anlam veremezdik. Hatta bazı dini oluşumlardaki saçmalıkları ve devlete karşı duruşlarını anlayamazdık. Bana göre yukarıda açıklanan dönen Ermenilerle ilgili çalışmaları, Dink’i ölüme götürdü. Türk kimliği ile Türkiye için her türlü kötülüğü yapanlar ortaya çıkacaktı bu yüzden Dink’in öldürülmesine karar verdiler.”[19]

Yani böylece Türklerin Türkiye’ye kötülük yapamayacağı, yapanların da olsa olsa Türk olmayacağı ortaya konmuş oluyordu. Peki, “Hepimiz Ermeniyiz” diye haykıranlar kimlerdi. Bulut’tan dinleyelim:

“Demek ki, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diyenlerin çoğu, bu sözü sadece cinayeti kınamak amacıyla değil gerçeğin ifadesi olarak söylüyor.”

Ancak Bulut, bu “bilimsel” açıklamasını burada noktalamıyor elbette. Tabii bu tavrı “Hepimiz Ermeniyiz” sözünden ne kadar telaşa kapıldığını da ele veriyor. Bulut, kolay açıklaması ile PKK arasında da bağ kurarak okuyucularını uyarıyor. Bir takım akademisyenlerden alıntılar yapan Bulut, Türkiye’de onbinlerce “kripto Hıristiyan” veya “gizli Ermeni” olduğu söylüyor. Hatta ASALA sonrası PKK’nın çıkması gibi, PKK sonrasında da bu insanlardan şehir terörü yaratmak için kullanılabileceği düşüncesini gündeme getiriyor. Yine PKK içinde Ermeni kökenli elamanların bulunması bunun en büyük ispatı. PKK kurucuları ve yöneticileri arasında (tırnak içinde) “Türkler” olması ise düşündürücü.[20] Gizli Ermeniler konusunda daha net konuşan isimler de mevcut. Örneğin Ramazan K. Kurt ülkemizde halihazırda yaşamakta olan gizli Ermenilerin sayılarına da sahip. Alevi Kürtler arasına karışarak kendini kamufle eden elli bin dolayında kripto Ermeni mevcut. Bunların yanı sıra Sünni Kürtler arasında da iki yüz bin “gizli Hıristiyan” ve “Müslüman” Ermeni yaşamakta. Hatta normal şartlarda bir öfke sebebi olacak Ermeni Patriği İkinci Mesrob’un açıklamaları bu bağlamda kanıtvari bir şekilde değerlendiriliyor. Bu yazara göre Patrik 29 Ağustos 2005 tarihinde La Croix gazetesine verdiği mülakatta Türkiye’de bir buçuk milyon Ermeninin varolduğunu iddia etmiştir.[21] Bu bilgiler de aslında Türkiye tarihi boyunca çıkan birçok toplumsal sorunu açıklıyor bu zata göre. Mesela 1937 Dersim İsyanı’nı başlatanlar da bu Kripto Ermeniler aslında.

Bu noktada elbette Türklüğün tanımının ne olduğu da büyük önem arz ediyor. Yukarıda söylenenler ile çok açık olan bir şeyi ayan etmek gerekiyor. Milliyetçi basının büyük kesimi böyle uç bir örnek ile karşı karşıya kaldıklarında Türkten neyi anladıklarını daha bir açık ediyorlar. Bu tür vesileler ile Atatürk milliyetçiliği, vatandaşlık temelli milliyetçilik, ırkçılık, etnik milliyetçilik vs. milliyetçilikler arasındaki ayrımlar silikleşiyor. Her şeyden önce Türklük açık bir şekilde ırk temelinde tanımlanıyor. Kürtler, Lazlar ve bilimum millet Türk milletinin altında kollar olduklarını kabul etmedikleri noktada öteki tarafa, Arabın, Ermeninin yanına geçmiş oluyorlar. Zira bir Kürdün Türk olma şansı varken, Ermeninin böyle bir şansı yok. Bundan dolayı da “Hepimiz Ermeniyiz” sözü bu cenahta infiale yol açıyor.[22] Bu noktada Arslan Tekin yukarıda anılan yazılarının doğrultusunda Hrant’ın öldürülmesinin ardından başlayan 301. madde tartışmalarına atıfla “Türklüğü aşağılamayı” yasaklayan bu maddeye dokunulmamasını istemiştir. Zira bu tür cinayetlerin yaşanmamasını istiyorsak “Türkiye’de halkın kendisini koruma içgüdüsünü tetiklenmemelidir.” Zira “Sonucunu görüyoruz.”[23] Peki, 301. madde Tekin’e göre neden kaldırılmak isteniyor. Çünkü Türklüğe saldırının yolunu açmak için. Neden Türklüğe saldırılmak isteniyor. Çünkü “devletin kurucu unsuru Türkler.” Eski Afyon Belediye Başkanı Hayrettin Barut yaptığı açıklamada bu durumun altını çiziyordu:

“kimin ne olduğunu bilemem. Benim adım Mehmet, Ahmet, Ali, Hüseyin, Hayrettin ben bu toprakları kanımla sulayarak vatan yaptım. Ben bu toprakların sahibiyim, adım da Mehmet… Ben Türküm!”[24]

İşte bu noktada vatandaşlık gibi tartışmalar beyhude oluyor. Bundan dolayı halkın öfkesini dindirmenin tek yolu Tekin’e göre, asli unsurun aşağılanmaması ve geriletilmemesi. Bu noktada halktan kasıt da elbette Türkler oluyor.[25]

Peki, 301. madde kaldırılırsa ne olur? Tekin’e göre Türkler de “suspus oturmayacak herhalde.” İşte o zaman olan olacak ve sonucu göreceğiz. Arslan Tekin’in bu yazısı ile İsrafil K. Kumbasar’ın şu cümlesi arasındaki paralellik dikkate şayan: “Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘anayasal vatandaşlık bağı’ ile bağlı olmanın dışında aramızda en ufacık bir ortak nokta bulunmayan… Ermeni milliyetçisi Hrant Dink…”[26] “Anayasal vatandaşlık bağı” dışında hiçbir ortak nokta olmayan Hrant. Zira asıl anlamlı bağ “Türklük” bağı. Yine benzer bir şekilde Orhan Tahsin de Türk vatandaşı Dink’i gerçek vatandaşlardan ayırıyor: “Ama o bir Türk vatandaşıydı, “vatansever” değildi. Daha ötesi, Ermeniliği ağır basan bir vatandaş!”[27] Dink’in ölümünden sonra ortaya çıkan tablo da olsa olsa Türkiye’deki (yine her halde vatandaşlık bağı ile bağlı olan) Türk düşmanı “dönme” ve “devşirmelerin” sayılarının ne kadar da çok olduğuna delalet ediyor. Zira ayinleri ekranlara taşıyarak “Hıristiyanlık propagandası” yapan televizyonlar da bu çetenin emrinde olsa gerek. Cenazedeki kilise görüntülerini “Hıristiyan propogandası” telakki eden bu zihniyet hızını alamayarak Türkleri bir kaşık suda boğmak isteyenleri, cenazeye katılanları “işbirlikçi kafatası avcıları,” Hrant Dink’i de “Ermeni ırkçısı” olarak nitelemiştir. Kendisinin içinde bulunduğu politik grup zaten genel olarak AB politikalarını “faşizm,” farklı etnik ve yerel gruplara demokratik haklar taleplerini de “ırkçılık” olarak nitelemektedir. Kumbasar, düşmanın içeride bu cenaze ile birlikte tahmin edilenden daha çok ve daha güçlü olduğunun ortaya çıktığını yazmış, bundan sonra daha aktif ve cesur davranmak gerektiğini söyleyerek, milliyetçileri sokağa çağırmıştır.[28]

Sokak tartışması zaten bir süredir milliyetçi hareket içinde de gündemdeydi. Özelikle son MHP kongresi vesilesiyle gazete sayfalarına da taşındı bu tartışma. Ülkücü hareketi sokağa çağıran en önemli isimlerden bir tanesi de Ümit Özdağ idi. Ona göre ülkücü hareket milli varlığına yönelik tepkisini sokakta göstermelidir.[29] Her ne kadar şiddeti kastetmediğini söylese de, Özdağ’ın yazısı yine de ne demek istediğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Türk milletinin Van’da, Trabzon’da, Aydın’da ortaya koyduğu haklı tepki ona göre “linç girişimleri” değildir. Bunlardan bir kişinin burnu dahi kanamamıştır. Halkın tepkisi linç adı altında saptırılmaya çalışılmaktadır. Ülkücü hareket “12 Eylül öncesi” ile korkutulmaya ve “bir suçluluk kompleksi” altına alınmaya çalışılmaktadır.[30] MHP yönetiminin de ağır eleştirildiği bu tür yazılarda ülkücüler “sorumluluğa davet” edilmektedir. Daha aktif bir politik çizgiye çağrılmaktalar. Ve ortalıklarda mevcut milliyetçi örgütlerin kesmediği gruplar, büyük bir öfke ile “milli reflekslerini” akıtacakları mecralar aramaktalar.

Milliyetçiler söylemde kâh dönme, kâh vatandaş kâh Türk olmayan Türkiye’liler[31] ile Türkler arasında Dink cinayet sonrasında derin bir çizgi çekmek durumunda kalmışlardır. Bu çizginin ırkçılık girdisi hayli yüksektir ve normal zamanlarda satır aralarında dolaşan bu unsur bu tür köşeye sıkışma ve teyakkuz anlarında söylemin merkezine yerleşebilmektedir. Yine örneğin genelde Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu iddia edilse bile, Hrant’ın katledilmesinin ardından yazılan ilk toparlayıcı yazıda şöyle bir cümle kurulmuştur:

“Dünya’nın herhangi bir ülkesinde, o ülkede yaşayan birinin ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan bir millet hakkında bu tarz bir ifade kullandığında alacağı tepkiden farklı bir tepki değildi bu.”[32]

Hrant’ın aldığı tepkileri normalleştirmeyi amaçlayan bu cümle aynı zamanda Türkiye’de herkesi Türk saymadığını da itiraf eden binlerce yazıdan sadece bir tanesini oluşturuyordu.

Hrant Dink cinayeti sonrasında milliyetçilik üzerine tartışmaların başlaması milliyetçileri de kaynaştıran bir hava yarattı. Aynen politik yelpazenin karşı tarafında yer alanların kaynaştığı ve kenetlendiği gibi. Dink’in cenaze töreni yıllardır görülmedik bir kalabalığı biraraya getirmişti ve bu cenazede biraraya gelenler büyük ölçüde politik kompartmanlar halinde değil içiçe yürümüşlerdi. Milliyetçilerin “Türklüğü savunmasız bırakmak” için gündeme geldiğini iddia ettikleri eleştiriler sonrasında, bu cenahta da bir yekvücut olma hali hâsıl oldu. Örneğin Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklama tüm milliyetçiler tarafından kabul gördü, desteklendi. Oysa çok değil bir iki ay önce MHP kongresi ve öncesinde milliyetçi harekette ciddi bir yarılma meydana gelmişti. Bu gerginlik kongreye de yansımıştı. Ancak cinayetin ardından Ümit Özdağ dahi Bahçeli’nin açıklamasını olumladı. Muhsin Yazıcıoğlu ve MHP il başkanları benzer açıklamalar yaparak “ülkücü camianın karalanmak” istendiğini açıkladılar. Psikoloji meraklısı milliyetçi camia, psikolojik bir operasyon ile milliyetçilerin potansiyel suçlu ilan edildiğini dile getirdiler.[33] Yine birçok yazar devlet düşmanları hep biraradayken milliyetçilerin “sen-ben” kavgası içinde olması, sus pus oturmasına hayıflanmıştır. Kemal Kerinçsiz gibi cesur “vatanseverleri” yalnız bırakanları yuhlamışlardır. Vedat Yenerer demokratik haklarını kullanarak yalancılara, fırsatçılara ve işbirlikçilere Türkiye’yi dar etmeyenleri, haksız bir biçimde “katil” damgası yiyen dürüst Türk vatandaşlarına sahip çıkmayanları kınamıştır.[34]

Hrant Dink cinayeti sonrasında milliyetçilerin iki önemli tartışma yaptıklarına şahit olduk. Sokak tartışmalarıyla da ilintili olarak halkın öz direnci ve tepkisi olarak adlandırılan hınç ve nefret benzeri hislere milli misyonlar, politik görevler biçilmiştir. En azından bu hınç dolayımıyla gerçekleşen fiiller mazur gösterilmeye çalışılmıştır. Hatta bu bir damar olarak görülmüş ve hareket geçirilmeye çalışılmıştır. Cinayet sonrası yazılan birçok yazıda bu cinayetin ortaya çıkması oluşturulan ortamla ilişkilendirilmiş ve bu ortamın kendisi olumlu görülmüştür. Diğer bir önemli vurgu da “Ermeniliğin” histerik reddiyesidir. “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı tüm milliyetçi camiayı adeta şok etmiştir. Bu da aslında milliyetçiliğin Türk kimliğine dair ne kadar şüpheli, güvensiz ve tedirgin olduğunun en büyük göstergesidir.

[1] “Bulun Şu Alçağı,” Yeniçağ, 20.01.2007.

[2] Arslan Bulut, “Hırant Dink Cinayetinin Zamanlaması,” Yeniçağ, 20.01.2007.

[3] Özcan Yalçın, “Kurşunlar Kime Sıkıldı,” Ortadoğu, 27.01.2007. En fazla gündeme gelen korkulardan bir tanesi de Türkiye’nin bu cinayet sonrası hem Ermeni lobisine hem de AB’ye geri dönülmez taviz vereceğiydi. Nitekim Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği (ASİMED) Başkanı Yrd. Doç. Savaş Eğilmez, Hrant Dink’in ölümünden nemalanmak isteyenlerin bir amaçlarının da bu cinayet sonrasında Ermenistan sınır kapısını bir oldubitti ile açmak istemeleridir. “Asimed Başkanı Eğilmez: “Ermenistan Sınır Kapısı, Oldu Bittiye Getirilemez,” Erzurum, 25.01.2007.

[4] Vedat Yenerer, “Hrant Dink Bilmecesi,” Yeniçağ, 21.01.2007.

[5] Bu tür komplo benzeri düşünce ve nedenlerin yanında olayı toplumsal ve iktisadi süreçlerin bir tezahürü şeklinde açıklayanlar da vardı. Daha çok Ortadoğu gazetesinde gündeme gelen bu tür tartışmalar dikkatleri milliyetçilikten sosyal şartlara çekmeye gayret gösteriyordu. Bunlar da daha çok MHP’ye merkezden transfer olan ya da o zihniyete sahip insanlarca dile getiriliyordu. Örneğin Bahçeli’nin danışmanlarından Gürcan Dağdaş, Enzensberger, Arendt ve Wallerstein gibi entelektüel şahsiyetlere atıfla sıradan vatandaşları gözü dönmüş katillere dönüştüren sosyal süreçlere değinmiştir. Yani katilin adresi milliyetçilikte değildir. İnsanları bir canavara dönüştüren yalnızlaştıran, işsizliğe ve çöp mahallelerine mahkûm eden süreçtir sorumlu olan. Elbette kendisine göre milliyetçiliğin yükselişinin bu süreçle bir alakası yoktur. Gürcan Dağdaş, “Katil Kim?” Ortadoğu, 27.01.2007; veya benzer iddialar için Necdet B. Sivaslı, “Hrant Dink Cinayetinde Asıl Suçlu Olan Kimler,” Ortadoğu, 24.01.2007.

[6] Arslan Tekin, “Hrant Dink Meselesinin Özü,” Yeniçağ, 21.01.2007.

[7] Orhan Karataş, “301 ve Hrant Dink,” Ortadoğu, 24.01.2007.

[8] Taylan Sorgun, “Etnik Fırsatçılık,” Ortadoğu, 25.01.2007.

[9] Zaten bu cinayet de İsmail Bozalioğlu’na göre bu milli refleksi zayıflatmak için işlenmişti. İsmail Bozalioğlu, “Cinayetin Perde Arkası,” Giresun Işık (www.giresungazete.net), 21.01.2007.

[10] Arslan Tekin, “Devleti Rehin Aldılar!” Yeniçağ, 24.01.2007.

[11] “Hepimiz Ermeniyiz…” Yeniçağ, 23.01.2007, 46. okuyucu yorumu.

[12] “Hepimiz Ermeniyiz…” Yeniçağ, 23.01.2007, 25. okuyucu yorumu.

[13] Altemur Kılıç, “Hrant Dink’in Ölümü,” Yeniçağ, 21.01.2007.

[14] Altemur Kılıç, “Hrantmaina,” Yeniçağ, 25.01.2007.

[15] Ali Öncü, “Ben Hrant Değilim Ermeni İse Hiç Değilim,” Ortadoğu, 24.01.2007.

[16] Sabahattin Önkibar, “Hrant ve Güneydoğu Şehitleri,” Yeniçağ, 25.01.2007.

[17] Hasan Ünal, “Katil Kim?” Yeniçağ, 22.01.2007.

[18] Ümit Özdağ, “Suçlamalar, İmalar, Trabzon,” Yeniçağ, 25.01.2007.

[19] Arslan Bulut, “Hrant Dink Cinayetinde Çok Önemli İddialar!” Yeniçağ, 24.01.2007.

[20] Arslan Bulut, “Hrant Dink’in “Türkiye’deki Gizli Ermeniler” Araştırması!” Yeniçağ, 26.01.2007. Yavuz Selim Demirağ da Dink’in “soykırımı Türkler değil tehcir sırasında Kürtler yapmıştır” dediğini iddia ederek Dink’in PKK’nın hedef tahtasında olduğunu belirmiştir. Böylece Türkler temize çıkmış oluyordu. Dink’i de “soykırımı” yaptıkları gibi Kürtler öldürmüş olsa gerekti. Yavuz Selim Demirağ, “Yemezler!…” Yeniçağ, 21.01.2007.

[21] Ramazan K. Kurt, “Hrant Dink, Kripto Ermeniler, PKK ve ASALA,” Ortadoğu, 24.01.2007.

[22] Kürtlerin Türklüğü üzerine “veciz” görüşler için bkz. Ümit Özdağ’ın muhtelif yazıları…

[23] Arslan Tekin, “Korunma İçgüdüsünü Tetiklemeyin!” Yeniçağ, 28.01.2007.

[24] “Hepimiz Türküz, hepimiz Mehmet’iz,” www.afyonhaber.com, Güncelleme:24.01.07 : 22:30:26

[25] Mustafa Ertekin etnik kimlik iması ile yeni katmanlar yaratma sevdasında olanlardan bahsediyor. Yani etnik kimlik vurgusu ile millet için yeni katmanlar yaratmak. Aslında ona göre “bir kısım vatandaşlar” bu milletin sıcak duygularından ayrılmak isteniyor. Ancak aslında onlar “Türk ulusunun asli parçaları” ve “bu milletin vatandaşlarının tamamı Türktür.” Ertekin Türk milletini dışlayıcı ve içerici biçimler arasında salınan bir tanımlamada asılı bırakıyor. Mustafa Ertekin, “Tertiplere Dikkat!” Ortadoğu, 25.01.2007.

[26] İsrafil K. Kumbasar, “Hrant Üzerinden Türk Devletine Meydan Okuyan Hainler,” Yeniçağ, 24.01.2007.

[27] Orhan Tahsin, “Bayraklı Bir Yazı,” Ortadoğu, 27.01.2007.

[28] İsrafil K. Kumbasar, “İşsiz Meydanları İhanete Dar Etmenin Zamanı Gelmedi mi?” Yeniçağ, 26.01.2007.

[29] Ümit Özdağ, “Sokak ve Ülkücü Hareket,” Yeniçağ, 19.11.2007.

[30] Milliyetçiler arası sokak tartışması için bkz. Y. Doğan Çetinkaya, “Milliyetçi Harekette Yarılma ve MHP Kongresi,” www.birikimdergisi.com, 17.11.2006.

[31] Sami Yavrucuk, “Türk Olmayan Türkiyeliler’in Günahı,” Yeniçağ, 25.01.2007.

[32] “Hepimiz Ermeniyiz…” Yeniçağ, 23.01.2007 (Bu yazı Abdullah Özdoğan tarafından kaleme alınmıştır).

[33] Arslan Bulut, “Bahçeli’nin Çıkışı ve “Hepimiz Birer Mustafa Kemal’iz,” Yeniçağ, 25.01.2007.

[34] Vedat Yenerer, “Bölücüler İpini Koparttı, Milliyetçiler Sınıfta Kaldı!..” Yeniçağ, 25.01.2007.

 

https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-214-subat-2007-sayi-214-subat-2007/2397/turk-oglu-turklerin-telasi-ermeni-mi-allah-korusun/3638

27 Şubat 2007 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

Milliyetçi Harekette Yarılma ve MHP Kongresi

by Y. Doğan Çetinkaya 17 Kasım 2006
written by Y. Doğan Çetinkaya

19 Kasım tarihinde yapılacak MHP kongresi ile ilgili ülkücü camia içindeki gerginlik bu çevrenin dışına taştı. Aslında bu hareket içinde gelişen olaylar geçmişten beri daha çok dışında yer alan politik grupları ve toplumsal kesimleri doğrudan etkilediği için her zaman dikkat çekmiştir. Görünen o ki, 19 Kasım günü bir patırtı kopsa da kopmasa da MHP yine çatışmalı ve gergin bir kongre sürecinden geçecek. 1174 delegenin katılacağı kongrenin bu seneki sloganı “lider ülke Türkiye için iktidar yürüyüşü.” Buna göre 2023 senesinde Türkiye lider ülke olacakmış, tabii bu seçimlerde MHP’nin yüzde 40 ile tek başına iktidar olmasıyla.[1]

Aslında bu kongre de bir gerginlik çıkacağı belliydi. Zira ülkücü hareket içersindeki yarılma, görüş ayrılıkları kendisini farklı yayın organlarında ifade etmekte ve çeşitli vesilelerle bu iki kesim birbirlerini suçlayıcı ağız dalaşına girmekteydi. Birbirleri aleyhine açtıkları hukuki davalar ve genel kongre öncesinde iptal edilen il ve ilçe kongreleri 19 Kasım’ın hareketli geçeceğini haber veriyordu. Zaten yaklaşık bir, bir buçuk sene önce muhalifler olağanüstü kongre için bir girişim başlatmışlar ve önemli bir destek de elde etmişlerdi. Ancak genel merkez bu girişimi engellemişti.

Bu ortamda Ümit Özdağ’ın genel başkanlık için aday olması ve sonrasında yaşanan gelişmeler bu çatışmayı kamuoyunun gündemine taşıdı. Aslında bu çatışma ve fikir ayrılıkları bir şekilde MHP dışındaki grupları da yakından ilgilendiriyor. MHP’nin başındaki kadronun kimlerden oluştuğu ve nasıl bir çizgi izleyeceği hükümetinden, siyasal partilere, demokrasi mücadelesi verenlerden üniversitelerde akademik bir ortam yaratmaya çalışanına kadar birçok kesimi yakından ilgilendiriyor.

Gerek Türkeş döneminde gerekse de Türkeş sonrası dönemde MHP kongreleri çatışmalardan, gerginliklerden azade olmamıştır. Kongrelerdeki çatışmaların politik arka planı olduğu gibi, daha çok bir liderlik, koltuk kavgasının mevzu bahis olduğu da ileri sürülebilir. Ancak bugünkü kongreye bakıldığında girişte işaret ettiğimiz bir fikir ayrılığının, yarılmanın mevzu bahis olduğu görülebilir. Ümit Özdağ’ın başkanlık adaylığı sadece bir koltuk savaşı, basit bir kongre mücadelesi olarak görülemez. Ümit Özdağ veya Devlet Bahçeli’nin MHP’ye ilişkin önerdikleri hat iki farklı MHP’yi gündeme getirecektir. Ümit Özdağ ve içinde yer aldığı Yeniçağ gazetesi çevresinin mevcut genel merkeze çok somut eleştirileri var. Bu önerilerin MHP’de iktidar olması, MHP’nin politik çizgisini ve hareket hattını derinden etkileyecektir. Lafı çok uzatmadan bu çevrenin somut eleştirilerini sıralayalım.

Özdağ ve Yeniçağ gazetesinin üzerinde en çok durduğu konulardan bir tanesi Avrupa Birliği konusu. Genel Merkezin hükümet ortağı olduğu günlerde çokça savunduğu “onurlu üyelik” perspektifi bu çevre tarafından sert bir dille eleştiriliyor ve “onurlusu ve onursuzu ile AB’ye hayır” deniyor. Yine ABD ve Büyük Ortadoğu Projesi bu çevrenin çokça dile getirdiği bir konu. Yeniçağ her fırsatta ABD politikalarını eleştirir ve anti-emperyalist bir dile sıkça müracaat etmeye çalışırken, Özdağ kongre sürecinde ABD ile genel merkezin “stratejik ortaklık” çizgisinin yerine “NATO ortaklığının” yeterli olacağını ifade ediyor.[2] Yine Özdağ Kürt konusunda genel merkezin MHP çizgisinden saptığını düşünüyor. Bunun en önemli iki göstergesi Bahçeli’nin kullanmış olduğu “çiçek bahçesi” metaforu ve Diyarbakır İl Kongresinde İl başkanı dahil Kürtçe konuşmaların yapılmış olması. Çiçek bahçesi söyleminin Türkiye’yi sadece bölünmeye götüreceğini iddia eden bu grup, yazılarında Türkeş’in birçok çevrede infial yaratan “Ne mozaiği ulan” sözünü sıkça kullanıyor. Özdağ da yazılarında ülkücülerin yüreğine zamanında su serpmiş bu “Ne mozaiği ulan” çizgisini savunduğunu dile getirerek, Bahçeli’nin danışmanlarından Gürcan Dağdaş’ın “Türkiye’de Türkler azınlıkta” açıklamasının vahim sonuçları olacağını söylüyor.

Yine Bahçeli’nin “Kürtlerle 1000 seneden beri birlikte yaşıyoruz” demesinin Kürtlerin Türklüğünü inkar olduğunu iddia ediyor: “Kürtlerin Türk milletinin 4000 senden bu yana parçası olduğunu inkar eden ve Türk milletine mensup olmayı ‘sadece ve sadece vatandaşlık olarak’ tarif eden Bahçeli’nin söylemi ve politikaları Türk milliyetçilerini şüpheye düşürüyor.” Özdağ, Bahçeli’nin Osman Baydemir’den dahi takdir aldığının altını çizmiştir.[3] Bu tür söylemler ona göre “Türk milletinin ayrılmaz bir parçası olan Kürt Türklerini ve Zaza Türklerini PKK adlı eşkıya şebekesinin terör ve zehirlemeleri sonucunda milli bünyemizden” ayırmasına hizmet ediyor.[4]

Özdağ kongre sürecinde yazdıkları ve söyledikleri ile aslında MHP’nin ‘80 öncesi dönemine gönderme yapıyor. MHP ve ülkücü hareketin tarihî dönüm noktalarına, sembollerine, sloganlarına referansla mevcut Bahçeli yönetiminin MHP çizgisini saptırdığının altını çizmeye çalışıyor. Bundan dolayı en çok Türkiye’nin kuruluş ideolojisi olan milliyetçilik ve kuvayi milliye hareketi ana referans noktası olarak beliriyor. Bugün AKP iktidarında gerek AB uyum yasaları ile gerekse de ABD’ye verilen tavizlerle benzer bir sürecin yaşadığını iddia ediyor. Hatta 1970’lerde Sovyet tehdidi altında Türkiye’nin örtük işgal altında olduğu yıllarda ülkücü hareketin başarılı bir direniş sergilediğini ama bugün durumun daha vahim olduğunu iddia ediyor. Bundan dolayı daha radikal ve kökten çözümlerin gündeme getirilmesini savunuyor. Bu noktada Bahçeli çizgisi onun için durumu idare etmekten başka birşey ifade etmiyor. Oysa ki Özdağ’a göre Türkiye ağır hasta ve Bahçeli’nin asprin tedavisinin pek bir sonuç verme ihtimali yok.[5] ‘70’lerin sloganı “Yıkılsın Düzen, Yaşasın Devlet” özellikle toplumdaki çürüme ve anti-emperyalizm bağlamında sıklıkla gündeme geliyor. Bu çevrenin aslında yazılarındaki temel iddia MHP’nin Türkeş’in çizgisinden uzaklaşmış olduğu iddiasıdır. Bu tez Özdağ’ın kongreye ilişkin açıklamalarında da gündeme geliyor.[6]

Özdağ, kendisinin Türkeş çizgisinde bir MHP’yi savunduğunu bu süreçte attığı sembolik adımlarla da ülkücü camiaya göstermeye çalışıyor. Örneğin Özdağ genel başkanlık adaylığını çok organize bir biçimde Bingöl’ün Yenibaşlar köyünde kamuoyuna açıkladı. Zira bu köyde 80 öncesi Bingöl Belediye başkanı olan MHP’li Hikmet Tekin’in mezarı bulunuyordu. Hikmet Tekin silahlı saldırı sonucu hayatını yitirmişti. Böylece Özdağ buradaki açıklaması ile iki mesaj vermiş oluyordu. Hem ülkücü tarihin figürlerinden bir tanesine sahip çıkarak, mirasa gönderme yapıyor hem de bu bölgede MHP’nin gerilemesi ile PKK’nın önünün açıldığı mesajını vermiş oluyordu. Bu mesajların altı Özdağ’ın gazetesinde ziyadesiyle çizildi.[7] Bu durum elbette ki genel merkezde ve onun yayın organı Ortadoğu gazetesinde çok büyük rahatsızlık yaratacaktı.

Diğer bir örnek de Özdağ’ın genel kongre sonrasında Adana’da büyük bir kongre yapılması önerisi. CKMP’nin 1969 senesinde Adana’da yapılan kongre ile MHP’ye dönüştüğünü hatırlatan Özdağ, bu yeni kongre ile MHP’nin 11 Eylül 1980’deki ruhu yeniden yakalaması gerektiğini söylemiştir. Bu kongrede MHP’nin “AB’ye tam üyelik sürecini durduracağını ve AB ile yeni bir ilişki modeli geliştireceğini,” uyum yasalarını tekrar ele alacağını, idam cezasını tekrar yürürlüğe sokulacağını, IMF ile ilişkilerin kesileceğini ilan etmesi gerektiğini söylemiştir.[8]

Aslında gerek AKP iktidarı gerekse de Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu sürecin ehemmiyeti üzerine çok benzer tespitler de yapsalar bu iki grubun politika önerileri arasında ciddi farklılıklar var. Bu noktada kongrede adaylık mevzuunun bu kadar gürültü koparması ve MHP genel merkezinin Ümit Özdağ karşısında taviz vermemesi anlaşılır bir durum. Benzer söyleme sahip olduklarını söylerken değinmeden geçemeyeceğim, iki aday da MHP’nin gelecek seçimlerde yüzde kırklık bir oy oranına sahip olabileceğine dair naif iddialara sahipler. Özdağ bu konuda yaklaşık 10 milyon insana tekabül eden biyolojik ülkücü oydan bahsetmekte. Bu biyolojik oy küstürülmez, yeniden örgütlenirse arkasına “milli devlet seçmeninin” bir kısmını da alarak yüzde 40’lık oy oranına ulaşabilecektir ona göre. Milli devlet seçmeninden kasıt milli devlet konusunda ülkücülerin sahip olduğu hassasiyete sahip olan kitle.[9]

Gelelim biraz da sıcak gelişmelere. Tartışmanın merkezindeki olay Özdağ’ın MHP’ye üyeliği. Genel Merkeze göre Ümit Özdağ MHP üyesi değildir. Bundan dolayı da genel kongrede başkanlığa aday olamaz. Bu tartışmanın tarihi de 2003 senesine kadar uzanıyor. Ankara’dan MHP’ye üye olmayı becemeyen Özdağ 2003 senesi yazında Artvin’in Yusufiye ilçesinde üye oluyor. Ancak Yargıtaya üyeliğine ilişkin yaptığı sorgusunda resmen üye olmadığı cevabını alıyor. Zira genel merkez Yargıtaya böyle bir üyeliğe kayıtlarında rastlanmadığını söylüyor. Bu durumda Özdağ idari yargıya giderek Danıştay’dan üyeliğine dair bir karar alıyor.[10] Böylece bacadan partiye girmiş oluyor. Ancak genel merkez bu noktada pes etmiyor ve Özdağ’ın Artvin’de değil Ankara’da yaşadığı gerekçesiyle Yusufiye ilçesine üye olurken ibraz ettiği ikametgahına dair belgede sahtekarlık yaptığı iddiasıyla hem kendisi hem de ilçe başkanı hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Zaten daha önce hem ilçe hem de il yönetimleri genel merkez tarafından görevden alınıyor ve oralarda kongreler gerçekleştirilemiyordu.[11]

Bu olaylardan itibaren kongre yaklaştıkça Ümit Özdağ ile genel merkez arasındaki gerginlik artmaya başlamıştır. Bingöl’de adaylığını açıklayan Özdağ’ın ekibi dönerken saldırıya uğradı. Aslında bu ülkücü camianın yabancısı olmadığı bir olaydı. Hem geçmişte hem de günümüzde bu tür iç çatışmalar yaşanmıştır. Örneğin Ağustos ayında başkanlık adaylığını açıklayan Avukat Abdulkadir Erdil Mersin’de yerel bir televizyonda konuşma yaparken canlı yayın sırasında saldırıya uğramıştı.[12]

İki ekip arasındaki önemli farklardan bir tanesi de “sokak”a ilişkin tartışmadır. Bahçeli çevre ülkücülerin imajlarına dikkat etmeleri ve sokaktan uzak durmalarını sık sık tembihlerken, Yeniçağ çevresi ülkücülerin milli refleksin tercümanları olacak şekilde MHP’nin tepkisini somut olarak ortaya koymasını istiyorlar. Özdağ ve çevresi ülkücülerin sokakta seferber edilmesi noktasında çok farklı önerilerde bulunuyorlar. Kuzey Irak’ta olanlar ile ilgili, AB’nin dayatmaları ile ilgili birçok konuda MHP’nin meydanları doldurmasını talep ediyorlar ve Bahçeli’nin ülkücülerin şevkini ve hevesini öldürdüğünden bahsediyorlar. Örneğin MHP ve BBP’nin birleşmesini savunduğu bir konuşmasında Özdağ Papa’nın ziyareti münasebetiyle MHP’nin Ayasofya’nın önüne 100 bin kişiyi toplaması gerektiğini söylüyor.[13] Gaziler ile ilgili mitinglerde, milli duyarlılık gösterilmesi gereken hususlarda sokakta eylemler yapılması talebi çok sık gündeme getiriliyor bu cenahta. Bu noktada Bahçeli ısrarla sokak politikasının eleştirisini ve iktidar vurgusunu yaparken, Özdağ ülkücü tabanın seferberliğine dayanan bir politika anlayışını gündeme getirmeye çalışıyor.

Bu noktada MHP’nin birikimine, tarihine atıfta bulunan Ümit Özdağ karşısında genel merkez, onun MHP ile hiçbir alakasının olmadığı tezini öne sürmekte. Her şeyden önce Ümit Özdağ başkanlık açıklamasını yapacağı günlerde Bingöl İl Başkanı, ilçe ve üst kurul delegelerini de yanına alarak Bahçeli’ye olan bağlılıklarını imza altına aldılar. İl Başkanı basın açıklamasında şu hususu eklemeden de edememiş: “Milliyetçi Hareket meşalesi 1977 yılında Hikmet Tekin ile yakılmış ve halen yanmaya devam etmektedir. Rahmetli Tekin 1979 yılında şehit edilmiştir. O bizim için bir değer ve semboldür. Keşke Özdağ 27 yıl önce gelseydi. Duygu sömürüsü yapmamak lazımdır.”[14]

Bir gün sonra benzer bir açıklama 15 il başkanı tarafında da tekrarlanmış. Ancak bu sefer açıklamada Özdağ’ın bir takım değerleri sömürdüğüne dair iddia bir adım ileri taşınmıştır. İl başkanları açıklamalarında Ümit Özdağ’ın kamuoyuna yansıyan bazı karanlık noktalara sahip olduğu belirtilmiştir. Buna göre bir genel başkanın üzerinde hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde tertemiz ve berrak bir geçmişe sahip olması gerekir. Oysa ki Özdağ bu açıklamaya göre “yurtiçi ve yurtdışı odaklarla karmaşık ve kuşkulu ilişkilere girmiş” bir şahıstır. Bu nedenle bırakın genel başkanlığı, partiye üye dahi olmaması gerekir. Başkanlar, MHP kongrelerinin değişmez figürleri olan Namık Kemal Zeybek, Ramiz Ongun, Nuri Gürgür’e Özdağ’ın arkasına saklanmamaları uyarısında bulunmuşlardır, tabii eğer “yürekleri yetiyorsa.”[15] Böylece genel merkez Özdağ’ın adaylığını açıkladığı bölgenin il başkanlarının bildirisiyle Özdağ’a yanıt vermiş oldu. Bundan sonra Özdağ’ın MHP ile herhangi bir ilişkisinin olmadığı üzerine karşıt ataklar geldi. Mehmet Müftüoğlu milliyetçi felsefeye inanmış bir kişinin her şeyden önce “lider-teşkilat-doktrin” üçlüsüne saygı göstermesi gerektiğini yazmıştır.[16] Bunun dışındaki davasına sadakat, liderine ve teşkilatına bağlılık göstermeyenler eleştirilerini ancak ve ancak bir “rant” beklentisi ile yapmaktadırlar. Müftüoğlu şöyle devam etmiştir:

“Nereden beslendiği belli olan ‘Zat-ı Muhterem’in MHP’nin Genel Başkanlığı’na soyunmasını gülerek izliyorum. Çünkü bu zat’ın MHP’nin neresinde olduğunu kendisinin de bilmediğini düşünüyorum. Birilerinin, ‘Yürü be koçum sen tam genel başkan olacak adamsın’ edasıyla verilen gazın etkisinde kalmış olmalı ki, hiç bir fedakarlık göstermeden tepeden MHP’nin Genel Başkanlık koltuğuna oturmayı kendine hak biçiyor. Sahi bu ‘Zat-ı Muhterem’ bugüne kadar üç hilalin neresinde bulundu? Hangi görevler aldı, hangi hizmetler verdi? Ben şahsen araştırdım. Ne yazık ki hiç bir yerde, hiç bir kayda rastlayamadım. Tabiki profesör ve stratejisyen kimliği dışında.”[17]

Özdağ’ın özgeçmişini de okurlarına aktaran yazar, “bu zat-ı muhterem’in ne kadar ülkücü ve ne kadar MHP’li olduğunun değerlendirmesini takdirlerinize bırakıyorum. 45 yıldır MHP’nin ve Ülkü Ocakları’nın kapısının önünden hiç geçmeyen bir insan için MHP’ye Genel Başkan olma hakkını kendinde nasıl görüyor?” diye sormuştur. Ümit Özdağ’ın adaylığı üzerine daha ciddi iddialar da gündeme gelmiştir. Yani sırf rant peşinde koşan ve MHP ile alakasız birisi değildir Özdağ. O aynı zamanda “MHP’nin yükselişinden ürkenlerin” sarılıp parti üzerine saldığı birisidir. Asıl fonksiyonu budur.[18] Özdağ’ın MHP’yi klasik çizgisinden daha merkeze çekmekle suçladığı Bahçeli’nin danışmanı Gürcan Dağdaş da kendisine şu şekilde cevap vermiştir:

“Baba müktesebatı dışında milliyetçi camianın içinde yer bulamamış bu zatın ülkücüleri birbirine düşürmek, sık sık ifade ettiği ‘milli refleksin’ oluşmasını engellemek misyonunu kimsenin fark edemeyeceğini düşünecek kadar da saf olmasına hayret etmemek elde değil. ABD’de dolaştığı adreslerden, 3-5 yıldır ekranlardaki manipülasyon ağırlıklı analizlerinden, yaptığı darbe çığırtkanlıklarından bahsederek bu kartvizit Profesörü ile tartışmayı devam ettirmeye niyetli değilim…. Profesörün Genom başlıklı makalemin üzerinden yola çıkarak beni Türk’ü yok sayan bir pozisyona düşürmeye çalışması, Türkiye’nin kurtulmak istediği siyasetçi tipinin adeta bir yansımasıdır. Bu zat bilmelidir ki Türk olmaktan gurur duyan ama bunu bir başkasına dayatmayan Gürcan Dağdaş 12 Eylül 1980 öncesi yaşananların benzerini bu ülkenin gençlerine yaşatmak isteyen çatışmacı, iftiracı üsluba karşı her ülkücünün göstereceği tepkiyi göstermekten geri durmayacaktır.”[19]

Daha önce MHP Kayseri milletvekilliği yapmış olan Seyfi Şahin de AKP’nin tek alternatifinin MHP olması dolayısıyla, Özdağ muhalefeti devletin içinde yuvalanmış yarı-resmî çetelerin Bahçeli üzerindeki oyunlarıdır:

“Senaryolar bellidir. Bunlar parti içinde ve parti dışında başkaları adına hakaret eden bazı görevli kişiler düğmeye basıldığında hemen harekete geçerek MHP’yi halkın nazarında küçük düşürecektir. Mesela aynı oyun 1995 seçimlerinde olmuş, İstanbul MHP oyları anketlerde %10 gösterilirken ANAP içinde yuvalanmış, onlardan çıkar sağlayan bazı çeteler, kendilerini ükücü gibi tanıtıp, üç hilal ve bozkurt rozeti takıp İstanbul esnafından zorla para tahsil etmeye çıkmış ve oyları % 4’a düşürmüşlerdir. Önümüzdeki seçimlerde de aynı durum ortaya çıkacaktır. Devletin içinde yuvalanan bazı çeteler, Ülkücü geçinen bazı gençleri vatan, millet diye kandırıp onlara gasplar, kaba kuvvet ve tahsilat yaptıracaklar, muhtemel ki bunlara göğüslerinde ya üç hilal ya da bozkurt rozeti bulunduracaklardır. MHP toplantılarında kongrelerinde, olaylar çıkarıp halkı MHP’den soğutacaklar, halkı MHP’ye gelmeye korkutacaklar, hasılı MHP oylarını düşüreceklerdir. Aslında kavga eden iki taraf da aynı yerlerden idare edilmektedirler. Halkı Başbuğ’dan soğutan ve MHP’ye oy gelmesini önleyen bu yarı resmî çetelerdi.”[20]

Özdağ’ın adaylığı daha belirgin olunca Şahin onun MHP’liliğini ve sıkça atıf yaptığı babasının MHP içindeki konumuna dair şunları diyor:

“Bir üniversitede dolgun bir maaş alırken, bunu bırakıp, evini geçindiremeyecek emekli maaşı ile MHP genel başkanlığını ele geçirmek için istifa edip geliyorsun. Sana kim garanti verdi ki, bu işe asılıp duruyorsun. Senin kurduğun büro masraflarını kim karşılıyor? Sinsi, sinsi dolaştığın il ve ilçelerde senin yediğin ve başkalarına yedirdiğin yemek masraflarını, otel paralarını, araba yakıt giderlerini kim karşılıyor? Hiçbir ülkücü geçmişin yok. 40 yıldır bu şerefli dava içindeyiz, senin ne adını, ne sanını duyduk. Ne de her hangi bir toplantıda gördük. O zaman nerelerdeydin be arkadaş? Babanın ismini kullanmak istiyor ve onu da ülkücülere yutturmaya kalkıyorsan ayıp ediyorsun. Rahmetli baban da MHP ve Başbuğun başına bela idi. Bizzat 1969 yılında ülkücü gençliği komünist gençliğin teşkilatı Dev Genç’e pazarlamak istemişti de, Rahmetli Dündar Taşer ve o zaman ki ülkücü gençlik liderleri bunu engellemişti. Bunu Yılmaz Yalçıner, Sadi Somuncuoğlu, Aytekin Yıldırım, Mevlüt Mercan ve Ramazan Mirzaoğlu’ndan sor. Ondan sonra da baban bir daha MHP’nin semtinden geçmedi. Ne diye asaletini ve geçmişini, ortaya döktürüyorsun. Milleti araştırmaya sevk ettiriyorsun ve mezarda da babanı rahatsız ediyorsun.”[21]

Şahin, MHP’deki muhalifleri düşmanlar, yeni oluşumlar, eski milletvekilleri, iyi niyetliler olarak tasnif etmiş ve bunların yaptıklarının MHP’nin önünü kesmekten başka bir anlamı olmadığını belirtmiştir. Ancak MHP geçmişine atıf da bulunan diğer Yeniçağ çizgisi dolayısıyla da düşmanların eskiden Türkeş’e küfretmiş, ona karşı çıkmış insanlar olduklarının da altını çizmiştir.[22] Benzer bir şekilde Savaş Çolak da Özdağ’ın partiye hizmeti geçmemiş bir insan olduğunu belirtmiş ve Bingöl’deki açıklaması için de “sizin için şehitlerimiz bu kadar önemli ise 15 senedir rahmetli Gün Sazak’ın mezarı başında yapılan törenlere neden birgün olsun katılmadınız” diye sormuştur.[23]

Gelelim bu noktada Özdağ’ın karanlık ilişkileri iddiasına. Bu iddialar temelinde Bahçeli’nin özellikle ASAM ile ilişkili olarak yaptığı toplantılar ve ilişkiler. Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma dair tespitlerine cevap olarak Yalçın Güzelhan “Günaydın Beyefendi,” demekte ve eklemektedir:

“Eğer sizin bütün amacınız samimi olarak MHP’nin daha güçlü olarak bu mücadelesini sürdürmesi ise, bunun önünde zaten hiç bir engel yoktur. Siz geçmişte bu uğurda yaptığınız ve kimsenin de size hiçbir şekilde engel olmadığı çalışmalarınızı da zaten mektubunuzda yazmışsınız. Keşke bu tür çalışmalarınızı arttırarak devam ettirseydiniz. Ancak bu gün Küresel güçlerinTürkiyeyi parçalama planlarını yapan CFR (council on foreign relations) ile diyaloğu olan, bu kuruluşların beyin takımı içerisinde yer alan İsrailli profesör Efraim İnbar’ın kitabının hem önsözünü yazıp hemde yayınlanmasını sağlayan, Türkiyeyi bölünmenin eşiğine getiren küresel ğüçlerin desteklediği Recep Tayyip Erdoğan’ın, Başbakan oluncaya kadar ekonomik bağlantılar içerisinde olduğu ÜLKER grubu ile,diyaloğu olduğu söylentileri olan siz, kalkıpta bu son kalenin komutanlığına soyunursanız!”[24]

Ülkü Ocakları genel sekreterliğini yapmış olan Yıldıray Çiçek de yazdığı yazısında Özdağ’ın karanlık ilişkilerine şu şekilde atıfta bulunmuştur:

“Ülkücü Hareketin her değerini, her sembolünü,her kavramını istismar ederek, yol tutturmaya çalışan ama yolunda yürüyecek kimseyi bulamayan bu adam, kendi karanlık ilişkilerinin hesabını vermek yerine, halen MHP’yi tahrik etmektedir. CİA’nın adamları ile PKK’lılarla Kürdistan toplantılarına katılacak kadar karanlık ilişkileri ortaya çıkan bu muhterem, MHP’nin kendisine yönelttiği sorulara cevap vermek yerine, halen kendisine verilen MHP’yi karıştırma görevinde mikser vazifesini yürütüyor. Bu gözü dönmüş gibi ısrar neden?MHP’li değilsin ki, MHP’yi düşünüyorsun diyelim.Bir oy bile alamayacağın kongreye katılabilmek için, her türlü sahtekarlığı denemendeki maksat nedir? AKP’li bakanlarla sürekli MHP kongresini istişare etmenizdeki, arka plan nedir?Arkandaki finansörlerin, MHP üzerindeki gayesi nedir ki, sana bu kadar para yardımında bulundular? Sana, Dedeman Oteli’nde MHP üzerindeki operasyonda görev veren kişi ile nasıl bir ilişkin var? Niye bu kadar yalana başvurup, iftira atıyorsun,yoksa ruhsal bir problemlerin mi var? Ya da bu yolla Ülkücüleri kandıracağını mı sanıyorsun? Niçin sana tarihli, belgeli sorulan konularla ilgili açıklama yapmayıp,konuların üstünü örtmeye çalışıyorsun? Bingöl’de her yanı istismar kokan bir atmosfer yaratmaya çalıştınız, rezil oldunuz…Binlerce kişi ile yola çıkacağınızı iddia edip, 50 kişiyi zor toplamanız, size bir ders olmalı artık… Bak Fotokopici Profesör,bu hafta sonu AKP’nin kongresi var, hem onları MHP’den daha iyi tanıyorsun, onların kongreyi karıştırmaya ne dersin…Yoksa,Ülker sana olan desteğini çeker mi?”[25]

Yıldıray Çiçek bununla da yetinmeyip Özdağ’ın 1993 senesinde Sosyopolitik Yaklaşım dergisine yazdığı bir yazısında Türkeş’e dikatatör dediği yazısından da uzun bir alıntı vermiştir. Özdağ’ın en fazla üzerinde durulan açıklamaları da yukarıda belirtildiği gibi sokağa dair yapılan vurgusudur. “Ben Genel Başkan seçilirsem ülkücü hareket sokağa incecek” dediği söylenen Özdağ’a çok sert eleştiriler gelmiştir. Zira ülkücü camia içinde genel merkezin çok pasif kaldığına dair ciddi, yaygın bir kanı var. Bu da bu tür iddiaları genel merkez açısından daha çekilmez kılıyor. Yine Özdağ’ın son zamanlarda Ayasofya üzerine yazılar yazması kendisinin geçmişte “kalkın ey ehli vatan” başlıklı yazılar yazanlarla karşılaştırılmasını getirmiştir. Cihan Türker, Özdağ’a şöyle seslenmiştir:

“Başlıkta da ifade olunduğu üzere, bu sayın profesörün ülkücülere işaret buyurduğu sokaklardır… Bilindiği üzere, Türkiye bir dönem sorunlarını sokakta çözmeyi de denemiştir. Ne yazık ki, komünist mütecaviz, bölücü unsurların Türkiye’yi Sovyet peyki haline getirmek üzere uyguladığı sistematik şiddete karşı milliyetçi-ülkücü gençlik canı, kanı pahasına karşı koymuş; binlerce şehit ve gazi vermiştir… Sonrasında ise 12 Eylül harekâtı ve uzun yıllar bunun sıkıntıları ile yüz yüze kalmıştır… Bu sayın profesörün bu sıkıntılı süreci bilmemesi normaldir… Çünkü özgeçmişine göz attığımızda kendisinin o yıllarda yurtdışında tahsilde olduğu anlaşılmaktadır… 12 Eylül Darbesi’nden de etkilenmesi mümkün değildir bu çerçevede… Ayrıca Muhterem ve müteveffa pederi de o zaman ihtilali yapanların el üstünde tuttuğu, muteber bir şahsiyet olarak temayüz etmiştir… Kısacası, ‘sokak’ sözcüğü bu kıymetli profesör açısından, 12 Eylül’ü öncesi ve sonrası ile yaşamış ülkücülerle aynı manayı taşımamaktadır… Sokağa çıkmak üzerine bu sebeple biraz daha rahat konuşmaktadır… Peki, sokakta ne olacaktır? Türkiye’nin sorunlarından acaba hangisi sokaklarda çözülebilecek türdendir? Ne yazık ki, bunun cevabı yok…”[26]

Özdağ’ın usulsüzlüklerine dair iddialarda peşi sıra gelmeye başlamıştır. Orhan Karataş, Özdağ’ın başkanlığı döneminde ASAM ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ortaklaşa kurdukları Diyanet Araştırma Merkezi (DİYAM) konusunda bazı yolsuzluk iddialarında bulunmuştur. Diyanete 1.5 trilyon liraya mal olduğu söylenen bu proje sonunda sadece “kuru laftan ibaret kalan 4 toplantı yapılmış” olduğunun da altı çizilmiştir. Böylece Özdağ’ın kişiliğinin başkanlığa neden uygun olmayacağı iddiaları çeşitlenerek sürmüş ve bu camianın kirli çamaşırları ortalara serilmiştir.[27]

Bu arada belirtmeden geçmeyelim Musavat Dervişoğlu Türk’ün liderini delegelerin değil, kainatın gerçek sahibinin seçtiğini söylemiş ve sadakatın da aslında ona itaatten ibaret olduğunu belirterek tartışmalara ilginç bir yaklaşım getirmiştir.[28]

Özdağ’a ilişkin açıklamalara bir cevap da ASAM’dan gelmiştir. MHP’den yapılan açıklamalarda “bilgi ve para kaynakları bilinmeyen,” “karanlık ilişkileri geliştiren” bir kuruluş olarak anılması dolayısıyla ASAM biraz şaşkınlık da içeren bir açıklama yapmıştır. Bu açıklamadaki diğer unsurların yanında asıl önemli olanı ASAM’ın bu açıklama ile MHP ile arasında bulunan ilişkinin de açıkça tarif edilmesidir. MHP’nin maddi katkılarını dile getiren Vakıf başkanı Şaban Gülbahar, ASAM’ın parti içi kavgalara karıştırılmamasını temenni etmiştir.[29]

Özdağ bu suçlamalara iki şekilde karşılık vermiştir. Bir tanesi Devlet Bahçeli’ye yazdığı açık mektup ile kendisine, ailesine ve babasına dair yazılan hakaretleri, kendisinin konvoyuna yapılan saldırıları durdurmasını istemiştir. “Türkler Türkiye’de azınlıktadır” diyen Bahçeli’nin yol arkadaşları “yeni MHP’lilerden” daha az ülkücü olmadığını dile getiren Özdağ “aksini siz de iddia etmeyeceksinizdir. Eğer aksini düşünse idiniz, 1997 yılında MHP Genel Başkanlığına adaylık açıklamanızı benim yazmamı rica etmezdiniz.” demiştir.[30] Kendisinin MHP’liliğini sorgulayanlara ilişkin olarak da Bahçeli’nin diğer partilerden birçok ismi partiye devşirdiğini, bunların hangisinin ülkücü bir geçmişi olduğunu sormuştur. Yine Özdağ MHP’nin seçimlerde Fazilet partisi için kullandığı “ürkek” kelimesini genel merkez için kullanmaktadır.[31] Ülkücülüğünü de küçüklüğünden beri bu camianın içinde olması ile isbat etmeye çalışmıştır. Bu nedenle babası ve annesinin partide almış olduğu rollere çok fazla atıfta bulunmuştur, ancak bunun dışında partiye veya harekete hizmetine dair verdiği ders, seminer ve yazdığı yazılar dışında somut bir delil sunamamıştır. Bu da aslıda ülkücü camia içinde ve özellikle gençlik arasında bir prestije sahip olsa da parti içinde çok güçlü bağları olmadığına delalet etmektedir. Ancak Özdağ’ın adaylığını Yeniçağ çevresi olarak düşünürsek bu iddia biraz daha temelsiz olur. Yine de Altemur Kılıç gibi bir isim veya Yavuz Selim Demirağ gibi teşkilatı yakında takip eden kişiler Özdağ’ın kongrede herhangi bir başarı elde etmesini beklememektedirler.[32] Ama yine de bu çevrenin ileriye dönük bir hazırlık yaptığı da görülüyor.

Bu yazı gerçekten de bu iki ayrı cenahın ileriye dönük farklı projeksiyonlara işaret eden bir yarılmaya işaret ettiğini iddia ediyor. Bu ayrılma basit bir kongre hesaplaşması veya mücadelesine indirgenemez. AB, Kürt sorunu, taban örgütlenmesi, üyelerin seferberliği gibi birçok konuda çok farklı somut politika öneriler sözkonusu. Ancak elbette ki, bu MHP genel merkez çizgisinin eski klasik MHP çizgisini ve misyonunu tamamıyla terk ettiği, daha güler yüzlü, hoşgörülü bir çizgiye geçtiği anlamına gelmez. Sözkonusu olan aşırı milliyetçi bir parti ve kanlı bir mirasa sahip harekettir. Zaten ülkücüleri sokaktan bilgisayar başına ve iktidara çağıran genel merkezin kendi muhaliflerine karşı yaptıkları da ortada. Ancak orta vadede MHP politikasının nasıl bir tarzda örgütleneceği de bu yarılmanın iki yakasından hangisinin harekete egemen olacağı ile de ilgili. Zira bu iki tarz, demokrasi mücadelesi yürütenlerin hareketlerini doğrudan etkileyecek iki farklı tarz olacaktır.


[1] “MHP’de Kongre Heyecanı,” Ortadoğu, 4 Kasım 2006.

[2] Ümit Özdağ, “MHP’ye Sızmak,” Yeniçağ, 21 Ekim 2006.

[3] Ümit Özdağ, “MHP’de Kongre Süreci,” Yeniçağ, 25 Nisan 2006.

[4] Ümit Özdağ, “Ülkücü Gençliğe Açık Mektup,” Yeniçağ, 13 Kasım 2006.

[5] Ümit Özdağ, “Ülkücü Hareketin Köklü Çözümleri,” Yeniçağ, 10 Kasım 2006.

[6] “Demokrasi Katliamı,” Yeniçağ, 6 Kasım 2006.

[7] İsrafil K. Kumbasar, “Özdağ’ın Adaylığı Bahçeli’nin Kurultay Hesaplarını Bozdu,” Yeniçağ, 6 Kasım 2006.

[8] Ümit Özdağ, “1969’dan sonra 2007’de Tekrar Büyük Adana Kongresi,” Yeniçağ, 9 Kasım 2006; Ümit Özdağ, “Sabah Namazı ile Çalışmaya Başlamak,” Yeniçağ, 12 Kasım 2006.

[9] Ümit Özdağ, “MHP Neden ve Nasıl Yüzde 40’ı Hedeflemelidir?” Yeniçağ, 11 Kasım 2006.

[10] “MHP’den Garip Yaklaşım,” Yeniçağ, 15 Ağustos 2006.

[11] “MHP’de Ümit Özdağ Paniği,” Yeniçağ, 16 Ekim 2006.

[12] “Canlı Yayında Baskın,” Yeniçağ, 17 Ağustos 2006.

[13] “Özdağ Sert Çıktı,” Yeniçağ, 31 Ekim 2006.

[14] “Bingöl’den Bahçeli’ye Tam Destek,” Ortadoğu, 4 Kasım 2006.

[15] “Devlet Bahçeli’nin Emrindeyiz,” Ortadoğu, 5 Kasım 2006.

[16] Özdağ bu referansa davanın her zaman için araç olan lider ve teşkilattan önde olması gerektiğini söylerek cevap vermiştir. Ümit Özdağ, “Lider-Teşkilat-Doktrin mi Yoksa Dava mı?” Yeniçağ, 7 Kasım 2006.

[17] Mehmet Müftüoğlu, “Dava Adamı ve MHP’ye Genel Başkan Olmak,” Ortadoğu, 31 Ekim 2006.

[18] “MHP’ye Koordineli Saldırı,” Ortadoğu, 18 Ekim 2006.

[19] Gürcan Dağdaş, “İftiracı Profesör,” Ortadoğu, 28 Ekim 2006.

[20] Seyfi Şahin, “MHP’yi Sokağa Çekmek,” Ortadoğu, 19 Ağustos 2006.

[21] Seyfi Şahin, “Kimsin Sen Arkadaş,” Ortadoğu, 21 Ekim 2006.

[22] Seyfi Şahin, “Ülkücüleri Birleştirmek,” Ortadoğu, 7 Kasım 2006.

[23] A. Savaş Çolak, “MHP’ye Genel Başkan Olmak,” Ortadoğu, 7 Kasım 2006.

[24] Yalçın Güzelhan, “Mektupçu Profesöre,” Ortadoğu, 31 Ekim 2006.

[25] Yıldray Çiçek, “Dağ Fare Doğurdu Ama Kimse Şaşırmadı,” Ortadoğu, 6 Kasım 2006.

[26] Cihan Türker, “Sokak mı, İktidar mı?” Ortadoğu, 12 Kasım 2006.

[27] Orhan Karataş, “Özdağ’ın Diyam’ı,” Ortadoğu, 11 Kasım 2006.

[28] Musavat Dervişoğlu, “Sadakat, İtaatten İbarettir,” Ortadoğu, 27 Eylül 2006.

[29] “ASAM’dan İddialara Sert Tepki,” Yeniçağ, 14 Kasım 2006.

[30] Ümit Özdağ, “Devlet Bahçeli’ye Açık Mektup,” Yeniçağ, 28 Ekim 2006.

[31] “MHP, DYP’nin Hurdalığı Oldu,” Yeniçağ, 7 Kasım 2006.

[32] Altemur Kılıç, “MHP’de Bahçeli-Özdağ-1,” Yeniçağ, 6 Kasım 2006; Yavuz Selim Demirağ, “Parti Kongreleri,” Yeniçağ, 4 Kasım 2006.

https://birikimdergisi.com/guncel/994/milliyetci-harekette-yarilma-ve-mhp-kongresi

17 Kasım 2006 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

Danıştay Saldırısı ve Milli Direniş

by Y. Doğan Çetinkaya 12 Haziran 2006
written by Y. Doğan Çetinkaya

Danıştay saldırısı gibi olaylar komplo tarzı düşüncelere alerjisi olan insanları biraz çaresizlik içinde bırakır. Zira neyin niçin ne zaman kim tarafından yapıldığına dair gayet muğlak, eksik ve parçalı bilgilerin dolaşımda olması doğru düzgün bir analiz yapmayı ve sonuca ulaşmayı güçleştirir. Böyle olaylar Aydınlık tarzı düşüncenin at koşturabileceği alanları yaratır. Bundan dolayı farklı politik kesimler bu tür olaylarla kendi gündemleri çerçevesinde ilgilenir ve hatta kullanırlar. Zira olaya ilişkin hükümet açıklamaları, CHP’nin ve cenaze günü sokaklarda toplananların ifadeleri bu olayın ne kadar farklı biçimlerde kullanıldığını göstermiştir. Büyük ihtimalle bu olayın neden yapıldığı hakkında daha gerçekçi yorumlarda bulunmak için üzerinden biraz zaman geçmesi gerekecektir.

Danıştay saldırısından sonra yapılan açıklamalar da zaten genellikle herkesin gündemi ile ilgisi düzleminde yapıldı. Milliyetçi cenah da saldırı sonrası yapılan tartışmaları ve oluşturulan gündemi doğrudan kendisi ile alakalı olarak algıladı. Her şeyden önce saldırıyı yapan Alparslan Aslan’ın ülkücü geçmişine yönelik olarak ortaya çıkan söylentiler, haliyle bu çevrede rahatsızlık yarattı. Özellikle MHP ve Ortadoğu gazetesi Aslan’ın kimliği üzerine yapılan spekülasyonlar üzerinde durdu. Özellikle AB’ci çevrelerin yükselmekte olan MHP’den korktukları için bu saldırı ile ilişkili olarak milliyetçileri hedefledikleri üzerinde duruldu. Ancak MHP’nin mevcut yönetimine muhalif kanat ise konuya daha “bütünlüklü” ve “teorik” açıdan yaklaştı. Onlar Aslan’ın kimliği üzerine yapılan değerlendirmelerin üzerinde çok fazla durmadılar.

Bu saldırıyı kim, ne için, gerçekleştirmiş olursa olsun sonrasındaki tartışmalar ABD’nin ve AB’nin Türkiye’ye ilişkin yürüttükleri genel politikalar doğrultusundan yönlendirilmeye çalışılmıştır. İddialara göre bu çok değişik yollardan yapılmıştır. Bu cenaha göre Türkiye AKP iktidarı altında tarihinde görülmedik bir tehlike ile karşı karşıya. Gerek AB’ye uyum yasaları çerçevesinde yapılan mevzuat değişiklikleri, gerek Kürt ve Kıbrıs konularında yapılmaya çalışılan politika değişiklikleri ve gerekse de stratejik alanlarda yapılan özelleştirmeler Türkiye’nin altına dinamit yerleştirmektedir.

Ancak bu gelişmeleri olanaklı kılmak için Türkiye üzerinde aynı zamanda bir psikolojik harekat da yürütülmektedir. Bunun amacı da bu gidişat içerisinde uyanabilecek tepkileri engellemek için insanların bireysel çıkarları peşinde koşmaları ve umutsuzluk içine bırakılmalarıdır. Bu girişimler karşısında ise tüm Türkiye milli uyanışlara sahne olmaktadır. Yurdun dört bir yanında insanlar milli direniş için mütareke dönemindekini andırır bir uyanış içerisinde bulunmaktadır. Bu noktada yapılması gereken sağı ile solu ile Türkiye’nin kuruluş felsefesine geri dönmek gerekmektedir. Bu noktada kuruluş döneminde olduğu gibi en önemli kurum Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.

Yeniçağ gazetesi Danıştay saldırısı sonrası özellikle AB’ci “mütareke” basını tarafından gündeme getirilen konuların TSK’nın siyasetteki ve kamuoyundaki prestijini sarsmaya yöneliktir. Zira hem Türkiye’nin AB içinde eritilerek kimliksizleştirilmesi ve yok edilmesine, stratejik sektörlerdeki özelleştirmelere, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Türkiye’yi Iraklaştırmasına karşı durabilecek ve duran yegane güç TSK’dır. Bundan dolayı bu cenah için Danıştay saldırısı sonrası TSK içindeki unsurlarla ile saldırıyı gerçekleştirenler arasında birtakım bağlantılar kurulma çabası bu son kaleyi de fethetmek için yapılan ataklardır. Özellikle Cemil Çiçek’in ve Mehmet Ali Şahin’in saldırıya ilişkin olarak Kızılelma koalisyonuna dikkat çekmeleri bu yolda yapılmış açıklamalar olarak değerlendirilmiştir.

Bu noktada saldırı amacıyla Danıştay’ın seçilmiş olması tesadüf değildir bu çevreye göre. Zira Danıştay uluslararası birtakım şirketlerin Türkiye’ye özelleştirmeler yoluyla sızmalarına birçok defa engel olmuştur. Ayrıca Türkiye’deki milli uyanışı kırmak için gerekli olan bir iç çatışma ve gerginlik ortamı yaratılmaktadır. Bunun için türban konusunda aldığı kararlarla bir rejim problemi haline gelebilecek laik-anti-laik çatışması çıkarmak için Danıştay çok iyi bir hedeftir. Bu açıdan da saldırı ve hedefi tekrar bir tesadüf değildir. İsrafil K. Kumbasar da bu saldırıyı ne bir ülkücünün ne de bir AKP’linin yapamayacağını bunu olsa olsa Türkiye üzerinde “kontrollü gerilim stratejisi” uygalayan küresel güçlerce yapılmış olabileceğini söylemiştir. Zira zaten bölücü terörle boğuşan ülke, Büyük Ortadoğu Projesine olan direncinin kırılması için bir de dinci bir terör ile karşı karşıya bırakılmak isteniyor. AB süreci ile kurumları zayıflatılan Türkiye bir de bu laiklik çatışması ile güçten düşürülmeye ve kamplara bölünmeye çalışılıyor.

Buraya gelindiğinde artık Perinçek’in açıklamaları ile yakınlaşmak mümkün olabiliyor. Zira İşçi Partisi saldırıyı gerçekleştiren Aslan’ın Bulgaristan’da MOSSAD tarafından eğitilmiş olduğunu Arslan Bulut’un Yeniçağ’da şu satırları yazdığı sırada açıklamıştır:

“Türkiye’yi karıştırmaya ve ABD ve AB dayatmalarına karşı gelişen milli direnci yok etmeye dönük olduğu her geçen gün netleşen bu saldırının bugüne kadar milli tavırları ile ortaya çıkan kişi ve gruplara, yüzbinlere, milyonlarca insana, Türkiye’nin kuruluş felsefesi olan fikre mal edilmek istenmesi tam bir istihbarat operasyonu değil midir?”

ABD ve AB girişimlerine karşı Atilla İlhan’ın bayraktarlığını yaptığı “dip dalgası”nı manipüle etmek isteyen istihbarat ajanları Türkiye’yi cansiparane savunanı yıkmak için uyanan bu ulusalcılığı yıkmak istemektedirler. İddialara göre zaten bu yönde açıklamalar da yapılmaktan geri durulmamaktadır.

Bu mantık silsilesi için milliyetçiliğin en büyük düşmanı olan kozmopolit çevreler bu tür vakalar meydana gelince hemen kafaları karıştırmayı amaçlıyorlar ve “sınırötesi bağlantıları” araştırmaktan imtina ediyorlar. Kumbasar bir başka yazısında Şemdinli’de meydan gelen olaylarla Danıştay meselesini aynı meselenin farklı yüzleri olarak tarif ediyor. Bu çerçevede Susurluk edebiyatı yapmak ve olmayan derin devletten bahsetmek işin içinden çıkılmasını sağlamayacak, olayı daha da karmaşık hale getirecektir. Oysa bu kadar grift bir olayı olsa olsa bir istihbarat teşkilatı yapabilir.

Her ne kadar milliyetçilere göre bu saldırıyı AKP ve çevresindeki tarikatlar düzenlememiş de olsa, asıl sorumlu büyük ölçüde AKP hükümeti ve yürütmekte olduğu politikalardır. AB ve ABD eksenli politikaların yanında Mecliste gerekli çoğunluğa sahip olmasına rağmen AKP halen türban meselesini politik malzeme olarak kullanmakta ve bu meseleyi halledememesini kendi basiretsizliği yerine cumhuriyetin kurumlarına bağlamaktadır. Bu meseleyi halletmediği halde temcit pilavı gibi devamlı gündeme getirerek ülkeyi kamplara bölünme tehlikesi ile yüzyüze bırakmaktadır. Yavuz Selim Demirağ bu tür söylemleri olan hükümetin güvenlik konularını dahi özelleştirme ile şirketlere terk etmesini bu tür yeni saldırıların habercisi olarak yorumlamaktadır. Özcan, Yeniçeri de türban sorununu halletmeyerek TSK ve YÖK’ün altını oymaya çalışan hükümetin aynı zamanda bölücülüğü çağrıştıracak şekilde farklılıklar vurgusu yapmasını, farklılıklara dikkat çekerek insanları kışkırtmasını, terörle mücadeleyi Genelkurmayın istekleri doğrultusunda düzenlemeyerek sulandırmasını, ülkenin güvenliği ile ilgili konularda geri dönülmez tavizlerde bulunmasını, teröre cesaret veren tereddütlü politikalarını, her konuda yapılan sorumsuz açıklamalarını Danıştay saldırısının müsebbibi olarak görmektedir.

Bundan dolayı Hükümet, Ordu ve cumhuriyetin kurumları ile olan gergin ilişkisini halletmeyerek, milli güvenliği tehlikeye atarak ve Türkiye’yi AB macerası ile bilinmez sulara sürükleyerek emperyalistlerin Danıştay saldırısı gibi planlarına hizmet etmektedir. Bu tür saldırılar AKP’nin ve AB-ABD eksenli politikaların yarattığı toplumsal tepkiye, milli uyanışa ve direnişlere bir set çekilmesi için tezgahlanmaktadır. Bundan dolayı tavsiye edilen bu psikolojik harekata karşı vatansever girişimleri arttırmak, örgütlemek ve VedatYenerer’in deyişiyle “derin devletin yok edildiği Türkiye’de tek kale olarak kalan TSK’ya planlı ve sistematik saldırıya” karşı uyanık olmak ve savunmaktır. Zira MİT ve Emniyet İstihbaratını tamamen ele geçiren hükümetin karşısında sadece TSK ve Özel Kuvvetler Kumandanlığı kalmıştır. Danıştay saldırısı vatandaşların biraraya gelerek oluşturmakta olduğu tepkiyi engellemek ve TSK’yı yıpraktmak için yapılmış bir eylemdir. Milliyetçi hareket kendisini yeni bir “milli kurtuluş savaşı” devresinin başında gördüğü için mücadelenin başında elindeki kirlenmemiş çekirdek iki kuruma, TSK ve halkın arasında yaşayan “milli hassasiyetlere,” sahip çıkmak istemekte ve kurgularını buna göre yapmaktadır.

https://birikimdergisi.com/guncel/956/danistay-saldirisi-ve-milli-direnis

12 Haziran 2006 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Hakem de Öldürmüştük! Bir Futbol Hakemi Fikret Kayral’ın Acı Sonu- 1948

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Mayıs 2006
written by Y. Doğan Çetinkaya

Türk Futbolunda Şiddet

Daha önceki bir yazımızda da belirttiğimiz üzere Türk futbolunda şiddet olgusu tarihinin ilk günlerine kadar geri gitmektedir. Sahalarda tartışmalar, futbolcu kavgaları, taraftarların kavgaları, gerginlikler, çekişmeler, mahkemeler ve hakem tartışmaları hiç eksilmeksizin futbol hayatımızın başından beri ayrılmaz parçaları olmuşlardır. Ancak geçmiş biraz da nostaljik bir şekilde hep iyi özellikler ve örnek gösterilebilecek olaylarla hatırlanmıştır. Bu bugünleri eleştirmek ve örnek olay göstermek için aslında olumludur da. Ama gerçek elbette farklıdır. Futbol tarihimiz övünülecek olaylar olduğu kadar, kötü unsurlar da barındırır. Defalarca vurguladığımız gibi eski günlerin dostlukları ve centilmen futbolcu ve taraftar ilişkileri ne yazık ki bir mittir. Bugün ele alacağımız konu da buna bir örnektir ve bir kez daha bir takım tartışmaların nerelere varabileceğini göstermesi açısından da ibretliktir.

 

“Ah! Şu Hakemler”

Hakemlere yönelik tartışmalar futbol tarihimizin ilk dönemlerinde en fazla tartışılan konuların başında geliyordu. Hatta bugün de olduğu gibi yabancı hakem çağırmak bile çok sık gündeme gelebiliyordu. Zaten daha tam profesyonel kurumsallaşma tamamlanmadığından ilk devir hakemleri genellikle takımların futbolcuları, takım idarecileri, eski futbolcular veya futbol aleminin tanınmış kişileri oluyordu. Bu durumda tartışmalara kaynaklık edebiliyordu. Hakemlerin nasıl görev yapması gerektiği, iyi hakemin nasıl yetiştirilebileceği tartışmaların en başında gelen konuları oluşturuyordu. Burada anacağımız olayın hemen öncesinde, bir buçuk ay öncesinde, Selami Akal Türkspor dergisindeki köşesinde Türk hakemliğinin nasıl kalkınabileceği üzerine yazıyordu. Akal şöyle diyordu: “Bu davada günahkar olanlar, yalnız futbol hakemleri değildir. Devamlı aksaklıklarda kulüb idarecilerinin de büyük payını aramak lazımdır.” Selami Akal o zamanki hakem tartışmalarına da şöyle değiniyor: “Türk futbolünün kalkınmasında “hakem”lerin rolü olduğunu herkes kabul ediyor da, Türk hakemleri nasıl kalkındırılır? Onlar, nasıl beynelmilel bir seviyeye yükseltilir? Bunun üzerinde düşünen ve harekete geçen bir tek insan çıkmıyor… Zaten bizde hakem konusu lüzumundan fazla su kaldıran bir mevzu olduğu içindir ki anlayan, anlamıyan herkes bu sahada bir şeyler söylemekte ve aksayan futbol işlerimizin bütün vebalini onların sırtına yüklemektedir. İşin hakikati nedir? Bunu çözen yok.” Akal daha sonra hakemin de bir insan olduğunu hatırlatıyor. Onun da eksikleri olabileceğini teslim etmemiz gerektiğini söylüyor. Bu satırlar ne kadar tanıdık geliyor insana değil mi? Zaten bu makaleyi tarihini değiştirip aynen bu şekilde bugün yayınlama hiç abes olmayacaktır.

 

Hakem Tehdit Eden Stat Görevlileri

Yine aynı dergide yazan Ferit S. Emiroğlu Fiket Kayral olayının yaşandığı hafta başka bir vahim olaya dikkat çekmiştir. İnönü stadında emniyeti temin etmek için polis ve jandarmadan başka yüksek maaşlı kişilerin istihdam edildiği ve bunların ise güvenlik sağlamak bir yana, emniyeti tehlikeye attıkları mevzu bahis edilmiştir. Bunlardan “pehlivan” namıyla maruf birisi bir maçtan sonra hakemlere taarruz ve küfür etmek gibi “manasız ve amiyane” hareketlerde bulunmuş, vazifesini kötüye kullanarak suç işlemiştir. Bu gibi kimselere nasıl ve neden iş verildiği veya verilmeye devam edildiğini araştıran Türkspor dergisi ilginç bir gerçekle karşılaşmıştır. Bu pehlivan lakaplı zat işten daha önce çıkarılmış ama gidip valiye yalvarmış, onun sevk ettiği yardımcısı ise kendisine bir kart vererek stada geri göndermiştir. Kartta elbette ki tahmin edileceği üzere işe alınması gerektiği yazmaktadır. Bunun üzerine işe alınan pehlivan da namına yaraşır olayları çıkarmaya devam etmiştir. Bu son olaydan sonra ne olduğunu basından takip etmek imkanı yoktur. Ancak tahmin yürütülebilir.

 

Tekme,Yumruk ve Ölüm

Bu olayın yaşandığı aynı hafta 7 Kasım 1948 günü Vefa stadında ikinci küme kulüplerinin maçları yapılmıştır. Ancak en son maç olan Elektrik-Defterdar takımları maçı oyunun son üç dakikasında çıkan olay neticesinde tatil edilmek zorunda kalmıştır. Elektrik takımının baştan sona üstün oynadığı maçın son üç dakikasına takım 4-1 üstün girmiştir. Muhabir Asaf Ayçıl’ın bildirdiğine göre maç devam ederken hakem kötü bir hareketini gördüğü Defterdar’dan Adnan’ı sahadan dışarıya çıkarmak ister. Buna fena bir şekilde itiraz eden oyuncu, birden hakemin üzerine yürüyerek evvela bir tekme, ardından da ani bir yumruk atar. Bu hadise devam ederken Defterdar oyuncuları da yer yer Elektrik takım oyuncularına taarruz etmeye başlamış ve ortalık karışmıştır. Hakem elini yüzüne kapayarak sahanın bir tarafına doğru giderken sahaya koşan yan hakemleri ve hakem komitesi müşahidi tarafından hadise bastırıldı, oyuncu dışarı çıkarılırken söylenerek bir şeyler mırıldandı ve gitti. Hakemin yanına gelindiği zaman hakemin burnu kanıyor ve kaşının üstü ile elmacık kemiği şişmiş bulunuyordu. Kulüpte ilk tedavisi yapılan hakem doktora gitmek için ayrılmış ve maç da böylece tatil edilmiş olmuştu. Ancak öğrenildiğine göre de hakem büyük bir feragat göstererek mütecavizi davadan vazgeçmiştir.

İki hafta oynanan birinci küme Fenerbahçe – Vefa maçında da ünlü oyuncu Fikret Kurcan’a sporculuğa yakışmayacak şekilde hakemin başına top atmaktan Bölge Ceza Heyeti tarafından 6 ay müsabakadan men cezası verilmiş ancak bu onun ilk suçu olduğundan ceza 4 aya indirilmiştir. Olaydan sonra iki gün yatağa düşen hakemin burun ve elmacık kemiklerinin kırılmış olduğu anlaşılmıştır. Bu arada İzmit’te yapılan Gençlik Kulübü oyuncularından Kenan ile futbolcu Cemal gece birbirleriyle karşılaşmışlar ve yarım kalan kozlarını paylaşmaya tutuşmuşlardır. Kenan’ın bıçağını çekerek kavgaya devamı ise olayın ciddiyetini arttırmış ve Cemal hayati tehlike arz edecek şekilde bıçakla feci bir şekilde yaralanmıştır. Bu esnada sportmenlik tavsiye eden ve tarif eden yazıların basına çıkması da elbette bir tesadüfün eseri değil belli bir ihtiyaca cevaptır. Çünkü ne yazık ki centilmenlik mumla aranan bir hale gelmiştir.

 

Fikret Kayral’ın Vefatı

İstikbal vadeden Fikret Kayral Elektrik-Defterdar maçından üç hafta sonra hayata gözlerini yumar ve kamuoyunu şok eder. İnsanlar, gazeteciler ve spor alemi bir yumruklaşma ile bir insanın, bir hakemin ölebileceğine inanamamışlardır. Sulhi Garan her zamanki köşesinde “hemen her hafta eşine tesadüf edilebilecek bu ve buna benzer vakalar layıkiyle tecziye edilmediği içindir ki: ecel piyangosu ilk defa Fikret’e çarpmıştır” diye yazmıştır. Futbol teşkilatının gereken tedbirleri almadığından yakınan ünlü futbol yazarı Garan bugüne kadar hakemlere tecavüz eden kaç kişiye ceza verildiğini, müebbet boykot ile cezalandırılan kaç kişinin daha önce affedildiğini sormuştur. Bu başı bozukluğun ne kadar devam edeceğine hayıflanmıştır. Yine Selami Akal, Fikret Kayral’ın ölümünden yumruk kadar idare teşkilatının ihmalinin de sorumlu olduğunu yazmıştır. Haklı da bir soru sormuştur Akal: Bu şartlar içinde hayatları garanti edilemeyen bir hakemden vicdanının sesine uyan kararlar beklemek nasıl mümkün olur?

 

Ağabey G.S.’lı Cici Necdet ve Yunanlı Hakem Cicis

Fikret Kayral’ın cenazesi doğduğu semti Kadıköy’den Osman Ağa camiinden kalkmış ve aile kabristanının bulunduğu Karacaahmet’e defnedilmiştir. Cenaze merasimine Beden Terbiyesi Umum Müdürü Vildan Savaşır ile Bölge Müdürü Vahyi Oktay, merhumun akraba, arkadaş ve İstanbul’daki meslektaşları ile kulüp yönetici ve sporcuları katılmıştır. Kırka yakın çelengin takip ettiği tabutu camiden Altıyol ağzına kadar eller üzerinde taşınmış ve bu sırada tüm dükkanlar kepenk kapatarak hemşerilerine son vazifelerini ifa etmişlerdir. Cenaze töreninin en hazin ve acıklı tarafı, o sırada İstanbul’da misafir olan Yunan milli futbol kafilesinde bulunan hakem Cicis’in Karacaahmet’e kadar gelerek Türk meslektaşının kabrine bir çelenk koyması olmuştur. Yunan futbol hakemi Cicis elindeki çelengi kabre bıraktıktan sonra Türkçe olarak:

-İstirahat et Fikret! demiştir.

Yunan hakemin bu hareketi orada bulunanlar ve Türk sporcuları arasında sempati ile karşılanmıştır. Cenazede Fikret Kayral’ın abisi Galatasaray’lı ünlü futbolcu Cici Necdet, Fikret’in hastalığı esnasında tedavisinde çalışan doktorlara, Kızılay’a, cenazeye katılan dostlara, çelenk göndere kulüplere, müesseselere, dost Elen federasyonu ile Yunan futbol hakemi Cicis’e, mektup ve telgraf ile taziyette bulunan herkese teşekkür etmiştir. Atina Hakemler Birliği daha sonra bir yazı göndererek Türkiye kamuoyuna başsağlığı dilemiştir. Bu arada sert bir şekilde eleştirilen futbol idarecileri ve sorumlu kişilerin tepki çeken açıklamaları gelmiştir. Kamuoyunun arzusu olan Türk Yunan milli maçında böyle bir gelenek yok denilerek bir dakikalık saygı duruşu yapılmamıştır. Bunun da ötesinde “hakem Fikret yediği yumruk neticesinde tutulduğu tetanosdan değil, soğuk algınlığından mütevellit pnömoniden vefat etmiştir” denilmiştir. Bu açıklamalar büyük tepkiye yol açmıştır. Ancak Defterdar kulübü ve savcılık idarecilerle aynı fikirde değildir. Birinci dvre lig maçları sonuna kadar müsabakalardan çıkarılan Defterdar kulübü idare heyeti, umumi heyetini toplayarak kulüp hakkında fesih kararı almış ve spor efkarını memnun etmiştir. Böylece Defterdar kulübü spor faaliyetini lağvetmiştir.

Fikret Kayral’ın ölüm tahkikatı ile ilgilenen savcı yardımcısı Yavuz Fındıkgil, morg raporuna nazaran yumruk atan Adnan’ı suçlu görmüş ve bu futbolcuyu adliye sevk ettirerek tevkifi için işlemleri başlatmıştır. Bunun üzerin TCK’nın 452. maddesi üzerinden yargılanacak olan Adnan tevkif edilmiştir. Bu ibretlik hikaye saha içindeki şiddetin nerelere kadar uzanabileceğini ve nelere sebep olacağını göstermiştir. Geçen yazılarımızda 1930’lu yıllardan verdiğimiz örneklere, böylece 40’lı yıllardan ibretlik bir olayı da eklemiş olduk. Futbol tarihimizde derin bir geleneği olan bu şiddet mefhumundan birgün kurtulmak ümidiyle…

23 Mayıs 2006 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Milliyetçilerin Yeni Taktiği: Organize linç Girişimleri

by Y. Doğan Çetinkaya 27 Nisan 2006
written by Y. Doğan Çetinkaya

Mersin’de yaşanan bayrak yakma olaylarından bu yana Türkiye’nin birçok yerinde çeşitli linç girişimleriyle karşı karşıyayız. Hatta öyle ki
özellikle TAYAD’lılara karşı Trabzon’da, Kaymaz davasında Eskişehir’de, Ermeni Konferansında, Orhan Pamuk davasında meydana gelen
saldırılarla bu tür linç girişimleri vaka-i adiyeden olmaya başladı. Sol gazete satan gençlere, bildiri dağıtmakta olan TKP’li bir gruba,
Sakarya’da afiş asanlara yapılan saldırı ise bu tip olaylarla daha sık karşılaşacağımızın bir göstergesi. İşin ilginci milliyetçi basında TKP gibi
ulusalcı damarı ağır basan bir politika güden yasal bir partinin bile “terör örgütü,” provokatör ve yasadışı sıfatları ile birlikte ele alınıyor
olması. Daha çok PKK ve Kürtlere yönelik olarak ortaya çıkan bu saldırılar, hedef skalasını giderek genişletmeye başladı. Kamusal alanda
kendisini ifade etmeye çalışan her türlü muhalif girişim bir provokasyon olarak addediliyor. Ulusal medyada dahi birçok saldırı, linç
girişimi milletin sabrını taşıran provokasyonlara karşı vatandaşın “haklı” tepkisi olarak yer alıyor.
Okuyucuyu fazla yormadan diyeceğimizi baştan söyleyelim. Bu, “vatandaş tepkisi” olarak gündeme gelen linç girişimleri, önceden
organize edilmiş, yasadışı eylemlerdir. Her ne kadar ortalama Türkiye vatandaşının sıradan faşizm dediğimiz mefhumdan çok fazla azade
olduğu iddia edecek değilsek de, bu linç girişimlerinin arkasında yatan asıl neden, milliyetçi hareketin içindeki belli bir grubun bunu yeni
bir strateji olarak gündeme getirmek istemesidir. Daha doğrusu vatandaşın yapmasını istediği davranış şekline bir rol modeli sunmasıdır.
Elbette ki, şiddet hayatın her alanında karşılığını buluyor. Şiddetin hayatımızda artan yeri ve değişen, yoğunlaşan şekilleri uzun bir
zamandır birçok kişinin malumu. Bu şiddetle beraber saldırgan bir milliyetçilik tüm farklı ruh halleriyle oldukça yaygın bir olgu uzun
zamandan beri. Ancak şunu da teslim etmek gerekebilir ki milliyetçiliğin en önemli kaynaklarından bir tanesi olan Kürt meselesinin en
sert günlerinde dahi bu tür linç girişimleri ve sıradan insanların doğrudan mobilizasyonu örneklerine pek rastlanılmamıştı. Bu yeni
gelişmeler, linç girişimleri, vatandaşın işi eline alması gerekliliği, “şer odaklarına” sokakta, mahkeme salonlarında, gazetelerde haddinin
bildirilmesi gerekliliği; AB süreci, milliyetçi hareketin içinde ortaya çıkan farklılaşma ve Kürt hareketinin içine girmiş olduğu yeni süreç ile
çok ilişkili gibi gözükmekte.

MİLLİYETÇİ HARAKETTE BİR DAMAR: TOPYEKUN TAARRUZ
Milliyetçi hareket içerisinde her zaman belli bir takım ayrımlar, çatışmalar ve gruplaşmalar olmuştur. Bu hareket, diğer herhangi bir
harekette olduğu gibi, hiçbir zaman monolitik bir yapı arz etmemiştir. Ancak son dönemlerde ülkücü hareket içerisinde önemli bir takım
kıpırdanmalar ve hatta çatışmalar yaşanmaktadır. Bu hareket içerisinde her daim bir takım farklı sesler ve hatta yapılanmalar olmuşsa
da, son zamanlarda yaşanan gelişmeler bu tür ayrışma ve çatışmaların önemini gündelik politika açısından arttırmaktadır. MHP ve ülkücü
hareket içerisinde gittikçe güçlenen bir damar bu güne kadar zorlanarak da olsa sürdürülmekte olan “mutedil,” “anlayışlı,” “sağduyulu”
hareket etme tarzını eleştirmekte, daha net bir ülkücü tavrın geliştirilmesi gerekliliğini gündeme getirmeye çalışmaktadır. Bu damar
özellikle son seçim yenilgisinin yarattığı itki ve Kürt Sorunu tartışmaları, Ermeni Meselesi ve AB karşıtlığı ekseninde gittikçe
güçlenmektedir. Özellikle son dönemde Kürt karşıtı ırkçı-öjenist bir söylem dar internet sayfalarından dışarıya taşmaya başlamaktadır. Bu
söylem ve MHP’de iktidarda olan gruba muhalif önemli miktarda ülkücü, milliyetçi harekete farklı bir yol haritası çizmek için hummalı bir
uğraş içerisindeler.
Bu noktada politik önerme ve söylem içerisinde ortaya çıkan bu iki ayrı tavırı da göz ardı etmemek gerekmektedir. Bunların başında AB
ve Kürt sorununa yaklaşım farkı gelmektedir. MHP merkez yönetimine muhalif olan ve kendini daha çok Yeniçağ gazetesinde ifade eden
anlayış AB ve ABD’ye karşı net bir karşı duruş oluşturmak arzusundadır. MHP merkezi ise halen hükümet ortağı iken oluşturduğu “onurlu
üyelik” perspektifini sürdürmekte ve ABD’ye ilişkin de net bir tavır içerisinde değildir. Merkez yönetimin dışında kalanlar AB sürecinde
ortaya çıkacak tepki ve kızgınlığa ağızlarının suyu akarak bakmakta ve MHP’nin bu süreç içerisinde bu tepkiyi ıskalama olasılığı karşısında
kızgınlıklarını arttırmaktadırlar.
Bahçeli’nin çektirdiği “Turuncu Devrim-Mor Menekşeler” adlı propaganda filminde 3 Kasım seçimlerine giderek Türkiye’yi Soros
devrimlerinden koruduğunu iddia etmesi, karşı taraftan Türkiye’yi teslimiyetçi AKP’ye hediye ettiği argümanıyla karşılanmıştır. Yine
Bahçeli’nin Türkiye’yi bir çiçek bahçesine benzetmesi ve vatandaşlık bağına dayanan bir kültürel milliyetçilik üzerine sözler sarf etmesi
muhalifleri çileden çıkarmıştır. Ancak Bahçeli bu eleştirilere rağmen söylemini değiştirmemektedir. Muhalifler ve gazeteleri soya ve ırka
dayalı milliyetçilik vurgularını arttırmakta, AB ve ABD karşıtlığını hergün gündeme getirmekte, Türk milletini devletin bekaasının
tehlikede olduğuna dair uyarmakta ve harekete geçmeye çağırmaktalar. Yine MHP merkezi 6-7 Eylül olaylarını sahiplenmezken,
muhalifler 50 sene önce yaşanan utanç günlerini gazetelerinin birinci sayfasından “Rum-Yunan ihanetlerine duyulan asil öfkenin dışa
vurumu” olarak nitelemişlerdir.
Bu grubun AB karşıtlığı sadece yapısal uyum programlarından ve “demokratik açılımlar”dan da kaynaklanmamaktadır. Yine ABD karşıtlığı
sadece bu ülkenin Kuzey Irak’ta yürütmekte olduğu politikalardan da kaynaklanmamaktadır. Türk halkının değerlerini yozlaştırdığı
düşünülen kapitalist ekonomiye de son derece eleştirel bir yaklaşım söz konusudur. Öyle ki, küreselleşme karşıtı gösteriler ve çatışmalara
dahi sempati ile bakılabilmektedir. Latin Amerika’da son zamanlarda iktidara gelmekte olan yeni rejimlere sempatiyle yaklaşmaktadır. Zira
bu yeni rejimler ABD’ye karşı milliyetçi bir cephe oluşturmakta, milli kaynakları değerlendirmekte, IMF’cilere, libarellere ve
küreselleşmecilere inat ulusal bağımsızlığı savunmakta ve “gerçek-milli Solcu liderler” tarafından yönetilmektedir. Anti-emperyalist ve
ABD karşıtı bu çizgi ve uygulamaya konulan politikalar milliyetçi cenahta imrenilerek takip ediliyor. Bu politika önerilerinin odağında ise
iki unsur yer almakta. Bunlardan ilki bol milli soslu bir anti-emperyalizm, diğeri ise acz içinde olduğu iddia edilen milli ve devlet
refleksinin yeniden ortaya çıkarılması. Muhalifler liberal ve “iyi çocuklar” merkezli ülkücü imajından rahatsız olmakta ve küreselleşmenin
yok etmekte olduğu milli kültür ve duyarlılıkları yeniden açığa çıkaracak girişimlerde bulunulmasını talep etmektedirler. Bu kapitalizm
eleştirisi elbette kapitalistlerin yabancı olduğu ve ülke kaynaklarını talan ettiği durumlarda açığa çıkmakta ve sertleşmektedir. Yoksa
sistemin özüne dair bir eleştiri elbette mevcut değildir. Ancak milliyetçi hareket artan oranda bir kapitalizm eleştirisini gündeme
getirmeye çalışmaktadır. Emperyalizm ve özelleştirme karşıtlığı “Türklere karşı uluslararası çapta oluşturulmakta olan büyük komplo”
içerisinde gündeme getirilmekte ve kolay alıcı bulacak bir popülist söylem oluşturulmaktadır.

“ACİL BİR İHTİYAÇ: MİLLİ REFLEKSLERİN DİRİ TUTULMASI”
Kapitalist sisteme karşı geliştirilen eleştirel söylem geçmişin bir özeleştirisini de gündeme getiriyor. Zira devletin korumasını birinci sıraya
getiren acil ihtiyaçlar, komünizme karşı savaş içerisinde sistem eleştirisini geri plan itmişti. Bundan dolayı sistem karşıtı söylem
milliyetçilere tekrar hatırlatılmaya çalışılıyor. MHP’nin varolan yönetiminin devlet politikası olduğu iddiasıyla birçok uygulama ve
politikaya ses çıkarmadığını dile getiren muhalifler, bu durumda ülkücü bir politika veya örgütlenmeye ihtiyaç olmayacağını
hatırlatmaktadırlar. Sistem karşıtı politika arayışı içerisinde olan bu söylem ise daha çok devleti tahkim edecek radikal çözümler
arayışındadır. MHP’nin artık kemikleşmeye başlamış yüzde 8-10’luk oy potansiyelini patlatması için önerilen AB’ci, mozaikçi, liberal politika
ve söylemin hızla terk edilmesidir. Bu söylem içerisinde ana vurgu, özellikle postmodern olarak adlandırılan yeni zamanlarda sistemin
insanları yabancılaştırarak milli, dinî, ahlaki ve insani değerlerden yoksunlaştırması ve insanları gerçek bir “idealist duyarlılıktan”
uzaklaştırmasıdır. “Ya onuru ya da konforu, ya ekmeği ya da erdemi” seçmek zorunda bırakılan genç kuşaklar milli değerlerden
uzaklaştırılarak esir alınmaktadır.
MHP merkez yönetimine hakim kesim özellikle kurumsal siyasi elitlerin hoşuna gidecek şekilde ne kadar değişmiş olduklarına dair
yürüttüğü söylem ve politikalarına halen devam etmeye çalışmaktadır. Bundan dolayı ülkücülerin sokakta bir güç olarak ortaya
çıkmalarına ve “serserilik” yapmalarına pek iyi gözle bakmamaktadır. Yine ülkücü gençliğin kontrolsüz bir biçimde tepkisini sokakta
göstermesinden de pek hoşlanmamaktadır. Kongreler de bu yönetim altında muhaliflerin deyişiyle “yangından mal kaçırır” gibi
yapılmakta ve ülküdaşların kendilerini ifade kanalları işlevsiz kılınmaktadır. Bu noktada MHP’nin siyaseten kendisini ifadesi de birçok kez
profesyonellerce ayarlanmaktadır. Siyasetin merkezine oynayan bu grubun aksine muhalifler ve onların gazetesi Yeniçağ, Türklerin gün
geçtikçe azınlık durumuna geldiği ve devletin tamamen iktidarını kaybettiği bir Türkiye’de, ülkücülere ülkenin geleceğine sahip çıkmak
için çağrıda bulunmaktadır. Birçok yerdeki milliyetçi hareketlerde olduğu gibi Türkiyeli muadilleri de kendi ülkelerinde azınlık ve mağdur
durumuna geldiklerinden dem vurmaktadırlar.
Sayısız örnekten bir tanesini seçecek olursak Abdullah Özdağan Yeni Çağ’daki 20 Şubat tarihli yazısında turizm sektöründen önemli
miktarda bir paranın PKK’nın kasalarına aktığını iddia etmektedir. Zira tatil beldelerinde kadın ticareti, uyuşturucu ticareti bunların
elindedir. Bu yörelerde mekan sahibi olmakta, işadamlarını haraca bağlamakta olan PKK artık işi büyük şehirlere kadar genişletmiştir. Bu
paraların hepsi Türk askerine mayın ve mermi olarak geri dönmekteymiş. Ancak asıl önemlisi Özdağan’ın kurmuş olduğu nedenselliktir.
PKK ortamı boş bulmuştur, çünkü “Türk kökenli teşkilatların operasyon yapılarak demir parmaklıklar ardına konması” onlara bu olanağı
sağlamıştır. Yani aslında bu tür pis işlerin Türkler tarafından yapılmamasıdır sorun. Türk mafyası içeride olduğu için, emniyet ise yeni
mevzuat gereği eli kolu bağlı oturmaktadır. Bundan dolayı PKK’lı oluşumlar iddiaya göre Türkiye’yi kendi aralarında pay etmişlerdir. Bu
“zehri” vücuttan ya devlet atacaktır ya da birileri her şeyi devletten beklemeyerek ortaya çıkacaktır. Yazar her ne kadar birinci şıkkı tercih
etse de ikinci şık, yani birilerinin ortaya çıkması milliyetçi camianın asıl olarak beklediği tercihtir. Nitekim Özdağan’a gelen bir okur
mektubu Trakya’ya bu sefer PKK değil, Kürtlerin kanserli hücreler gibi nasıl yayıldıklarını anlatmaktadır. Artık Türkler kapıları açık rahat
yaşayamamaktadır. Okur tam direnişin artık başlaması gerektiğini dile getirerek, adını listenin başına yazdırmıştır. Özdağan da sivil
inisyatifin nasıl gelişeceğinin bu örnek ile ortaya çıktığına işaret etmiştir.
Türkçe’nin dahi yozlaştığı, bayrağına sahip çıkanların cezalandırıldığı, ve “bölücülerin pervazsızca faaliyet gösterdiği bir ülkede”
yaşanıldığını iddia eden milliyetçiler bir teyakkuz durumu oluşturmaya çalışmaktadır.

“İÇ DÜŞMANA” KARŞI TEYAKKUZ! TEYAKKUZ! TEYAKKUZ!
Türkiye İşgal Altındadır. Ülkenin sokakları PKK’lılara, Kürt kapkaççılara, medyası “mütareke” basınına, üniversiteleri de komünist
teröristlere teslim olmuştur. Milli kültür yozlaşmakta, milli duyarlılıklar uluslararası bir komplo sonucu yok edilmektedir. MHP yayınlarını,
milliyetçi hareketin çıkardığı farklı dergileri ve ülkücü internet sitelerini şöyle bir gözden geçirecek bir kişi böyle bir sahne ile
karşılaşacaktır. Ahmet Bekmen’in ifade ettiği gibi teyakkuz çağrısı “Türk milliyetçiliğinin en kullanışlı, esnek malzemesi olarak”
nitelenebilecek bir çağrıdır.* Milletin maddi ve manevi bekasının tehlikede olduğu şartlarda ortaya çıkan teyakkuz çağrısının temel
dinamiklerine dikkat çeken Bekmen, gayet doğru bir noktaya parmak basmaktadır. Zira milliyetçi hareketin söylemini yakından takip
edecek bir kişinin bu sahnede karşılaşacağı ikinci unsur Mütareke dönemi benzeri bir dönemde yaşanıldığı iddiasıdır.
Küreselleşme, ülkenin bağımsızlığını tekrar aşındırmaya başlamış, uzun süre önce kurtulunmuş olan soysuz kozmopolit kültür yeniden
popüler hale gelmiş, iktisadi bağımsızlık vatan kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesiyle teker teker elden çıkmaktadır. Hatta Yeniçağ
gazetesi yabancılara satılan vatan toprağının yüzölçümünü de okuyucularına düzenli olarak duyurmaktadır. Bu noktada milliyetçi hareket
mütareke dönemi milli sembollerini de elinden geldiğince kullanıma sokmaktadır. Bu noktada milliyetçi söylemin karşıtı olarak soldan
daha çok liberallerin hedef tahtasında yer alması da anlamlıdır. Zira adı geçen gazete övgüler düzdüğü Latin Amerika’daki yeni rejimlere
ilişkin dizi yazısının tam ortasına büyük harflere “satılmış liberaller utansın” damgası vurmuştur. Soldan birçok unsur, örgütlenme ve kişi
milliyetçilerce anti-emperyalist ve hatta milli tavırları öne çıktığı oranda saygıyla anılırken böyle değerlendirilen herhangi bir liberale
rastlamak bu söylem içerisinde oldukça güçtür. Mütareke döneminde mandacılığı gündeme getiren ve milli iradelerini kaybedenler,
bugün ülkeyi AB’ye sokmaya çalışarak aynı rotada çalışmaya devam etmektedir. Hatta Yeniçağ’ın ilk çıkmaya başladığı zamanlarda
merkezci ülkücü gençler tarafından hastanelik edilen İsrafil Kumbasar, “onurlu üyelik” lafzıyla AB’ci kesilen milliyetçileri de ihanetle
suçlamaktadır. Bu noktada elbette ki teyakkuz çağrısı daha bir önem arz etmektedir. Zira milli kimliklerin, kişiliklerin, hayallerin
kaybedilmesi milliyetçilerin içine dahi sirayet etmiştir. Bundan dolayı bu dönemin sloganı da geçmişte olduğu gibi “ya tam bağımsızlık, ya
ölüm!” olmalıdır. Ve milli reflekslerini yeniden kazanacak olan millet, kendi mukadderatına sahip çıkmalıdır.
Bahçeli, ülkücü gençleri sokaklarda çatışırken görmek istemediğini söylerken, Ümit Özdağ ve diğer önde gelen muhalifler, ülkücü
gençliğe sık sık seslenerek ülkelerine sahip çıkmalarını istemektedir. Hatta bazı önde gelen “muteber” şahsiyetler ele odun almanın
zamanının geldiğine işaret etmekteler. Her ne kadar Ülkü Ocaklarının yönetimi merkezin sözünü dinler gözükse de, ülkücüleri sokağa
davet eden çağrılar önemli bir karşılık buluyor. Hatta daha da ileri gidilerek düğünlerde derneklerde silah atanlara karşı beliren tepkiye
şüpheyle yaklaşan milliyetçiler, “silahsızlanma kampanyalarının” PKK’ya yarayacağını dile getirmişlerdir. Veli Küçük, Korkut Eken, Sadettin
Tantan ve birçok ülkücü sima, silahsızlanma çağrılarını yurdu savunmasız bırakacak çağrılar olarak nitelemiş ve Silahlı Kuvvetlerin
yetersiz kalacağı durumlarda son sözü Türk milletinin söylemesi gerektiğini belirtmiştir. Vatandaşın silahlanmasına ve milletin
mukadderatına silahlı güçle sahip çıkmasına bu olumlu atıfı marjinal bir gruba ait olarak görmek de mümkün değildir. Yukarıda anılan
isimler Türk siyasetinde etkin noktalarda görev yapmış şahsiyetlerdir. Ancak isteyenlere günümüzden de bir örnek vermek mümkündür.
Trabzon Valisi Hüseyin Yavuzdemir 11 Şubat 2006 günü Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında manşetten verdiği mülakatında benzer
sözler sarf etmiştir. Valiye göre PKK Trabzon ve Karadeniz civarına gelememişse bunda halkın silah sevgisi çok büyük rol oynamıştır.
İsteyene silah ruhsatı verdiklerini dobra dobra söyleyen Yavuzdemir devletin ceza veremediği durumlarda “ihkak-ı hak” gereği vatandaşın
ceza keseceğini söylemektedir. Ve röportajında bu durumu olumlamaktadır. Yani uzun lafın kısası vatandaşa biçilen bu misyon devletin
önemli kademelerinde de taraftara sahiptir.

AB’YE UYUM SÜRECİNİN KIŞKIRTTIĞI “SÖZDE” VATANDAŞLAR
Bu çağrılara cevap verecek bir tabanın olduğunu aslında son zamanlarda ortaya çıkan olaylar göstermektedir. Mersin’de bayrak hadisesi
ile başlayan ve daha sonra Trabzon’daki linç girişimleri ile devam eden olaylar münferit olarak kalmadı. Her şeyden önce üniversitelerde
geçen öğrenim yılının son ayları ve özellikle Haziran ayı İstanbul ve Ankara başta olmak üzere milliyetçi saldırılarla geçti.
Üniversitelerdeki bu saldırıların en önemli özelliği ’80 öncesini hatırlatmasıdır. Yani saldırganların birçoğunun doğrudan üniversite
dışından gelmeleri ve üniversite ile hiçbir alakalarının olmamasıdır. Üniversite çevrelerinde de çeteler biçimde dolaşarak Solcu bildiği
öğrencilere saldıran bu grup, üniversitede potansiyel sempatizanlarına ulaşmaya çalışmamıştır. Bu tür organize saldırılar 2005’in yaz
ayları boyunca da yaşanmaya devam etti. Örneğin İnsan Hakları Derneği’nin Güneydoğu’ya doğru gerçekleştirdiği yürüyüş boyunca belli
merkezlerde sözde “vatandaş” tepkileri örgütlenmekte gecikmedi. Yine Eskişehir’e alınan Uğur Kaymaz’ın davasını izlemeye gelenlere yüz
kişilik milliyetçi grubun saldırısı yerel dinamiklerin dışında mobilize edilen ve taşınan bir kitlenin varlığına delalet etmektedir. Yine geçen
yaz yaşanan “İmralı’ya Yürüyüş” esnasında otobüs taşlayanlar ve “6-7 Eylül Sergisini” basanlar bu tür girişimlerin diğer örneklerini
oluşturdular. En son 2006 Ocak ayının son günlerinde Erzincan Ulalar beldesinde ve Ordu’da yaşananları da eklemek gerekir. Buralarda
meydana gelen saldırıları milliyetçiler şöyle açıklamaktadır. AB dayatmaları sonucu yargıya yapılan müdahaleler nedeniyle vatandaş
adalete olan güvenini yitirmekte ve müdahaleyi artık kendisi yapmak zorunda kalmaktadır. Bundan dolayı İşçi-Köylü gazetesi gibi “tahrik”
yapan gençlere jandarma ve kolluk güçleri engel olamayınca bu provokatörlere derslerini vatandaş vermek zorunda kalmıştır.
Milliyetçilerin iddiasına göre bu gelişmelerin, yani vatandaşın sabrının taşmasının altında AB’ye uyum yasalarının suç oranını patlatması
yer almaktadır. Bu argüman birçok vesileler ile milliyetçi söylem içerisinde yer almakta, genişleyen özgürlükler ortamı millet için bir
tehlike, kaos ve terör ortamı olarak tarif edilmektedir. Yine Özdağ’ın bir yazısında ifade ettiği şekilde değil terör örgütleri kapkaççı çeteler
dahi polisleri sokak ortasında dövmeye başlamıştır. Bunun nedeni de AB üyeliği sürecinde “dengesi bozulmuş” olarak nitelediği insan
hakları anlayışının devleti acz içinde bırakmış olmasıdır. Bir suç çağı olacağı küreselleşmenin gidişatından belli olan 21. yüzyıla Türkiye,
polisin yetkilerinin elinden alındığı, suç karşısından güçsüz bırakıldığı bir ortamda girmektedir. Milliyetçiler geçtiğimiz ay intihar eden
polislerin ölüm nedenlerinin başında polislerin elini kolunu bağlayan ve yakaladıkları suçluları tekrar sokağa gönderen AB uyum
yasalarını göstermişlerdir. Eğer devlet gereken önlemleri almazsa halk doğal olarak kendi önlem ve cezalarını gündeme getirecekir.
Bu noktada vatandaşa yapılan teyakkuz çağrısı daha bir anlamlı olmaktadır. Çünkü vatandaşın işi ele alıp, eli kolu bağlanmış devletine
sahip çıkması meşru bir milli davranış biçimini almaktadır. Bu içinde yaşamakta olduğumuz konjonktüre uygun bir taktik olarak gündeme
getirilmektedir. Bu noktada Orhan Pamuk’lara, Ermeni Konferansı’na karşı mahkeme koridorlarında açtıkları davalarla, Konferansta
yaptıkları çıkışlarla salonlarda seferber olanlarla, sokaklarda milletin düşmanlarına saldıranlar, kendi alanlarında düşmana karşı aynı
cephede savaşmaktadırlar. Devletin engel olamadığı teröristlere karşı sokakta ülkücü gençler “vatandaş” kıyafeti içerisinde ona buna
saldırırken, Özcan Yeniçeri de savaşların kelimeler, görüntüler ve sözler ile yapıldığı bir çağda eli kalem tutanları cepheye çağırmaktadır.

27 Nisan 2006 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Beşiktaş’ın Şerefine Vefa – 1934

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Nisan 2006
written by Y. Doğan Çetinkaya

Beşiktaş’ın Şeref’i

Beşiktaş’ta futbol deyince akla ilk gelmesi gereken isim elbette ki Şeref beydir. Beşiktaş kulübü her ne kadar dört büyükler arasında ilk kurulan kulüp olma özelliğine sahipse de futbol söz konusu olduğunda gelişimi biraz geç başlamış bir kulüptür. 1905 tarihinde kurulan kulüp daha çok boks, eskrim, güreş, jimnastik gibi ferdi dallarda ihtisaslaşmıştı. Galatasaray ve Fenerbahçe gibi futbol kulübü olarak kurulmamış olan Beşiktaş, 1911 gibi geç bir tarihe kadar futbol takımı olmaksızın faaliyetlerine devam etmişti. Beşiktaş’a futbolu getiren ve kulübü adeta yoktan var eden Şeref Beydir. Beşiktaş tarihinde bu kadar ehemmiyetli bir yere sahip olan bu zat-ı muhterem kimdir peki? Asıl adı Ahmet Şerafettin olan Şeref bey1894 senesinde Valideçeşmesi’nde doğmuştur. Yani doğuştan Beşiktaşlı sayılabilecek bir kişidir. Küçük yaşlardan itibaren futbola merak salmış ve bu merakını semtinin ilk futbol takımlarından birisi olan Valideçeşmesi takımını kurarak taçlandırmıştır. Beşiktaş semtinde futbolun gelişmesi için uğraşan ve bu uğurda projeler üreten genç Şeref, futbolun ancak daha kurumsallaşmış bir yapıda gelişeceğini düşünerek henüz 17 yaşında iken Beşiktaş kulübüne iltihak olmak için başvuruda bulunmuştur. Bu hevesli genç 1911 yılında Beşiktaşlı gençlerin kurduğu diğer bir takım olan Basiret’lileri de yanına alarak Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübüne girmiş ve bu kulübün futbol takımını vücuda getirmiştir.

Şeref Beşiktaş kulübünde futbolu yoktan var etmesine ve Beşiktaş’ı semt içinde popüler bir hale getirmesine rağmen kulüp ile ilişkisi hep problemli olmuştur. Daha Beşiktaş’a gelişinin ilk yıllarında diğer şubelerle arasına kara kedi girmiş ve bir ara arkadaşları ile birlikte kulüpten ayrılarak Şişli’de Sebat Kulübü’nde çalışmak zorunda kalmıştır. Ancak bu ayrılık çok kısa sürmüş ve gönülden bağlı olduğu Beşiktaş’ına geri dönmüştür. 1914 yılında meydan gelen bu olaydan sonra ise Birinci Dünya Savaşı onu Beşiktaş’ından ayırmıştır. Savaştan döndüğünde ilerlemesine büyük katkılar verdiği kulübünü harap halde bulacaktır. Ne Akaretlerdeki top sahası (bugün Beşiktaş plazalarının bulunduğu alan) ne kulüp binaları yerlerindedir. İlk işi top sahasını yeniden ele geçirmek ve takımını yeniden toparlamak olmuştur. Zamanın birinci sayılabilecek Cuma ligine alınmamaları üzerine yılmayan Şeref bey Beşiktaş’ına bir lig yaratmaktan da geri durmamıştır. İstanbul Türk İdman Birliği adındaki bu 12 takımlık lig içinde Beşiktaş mücadelesine başlamış ve ilk başarılarını bu lig içinde elde etmiştir.

Futbol takımını kuran, onu kurusallaştıran ve tekrar tekrar hayat veren Şeref bey aynı zamanda ileri ki yılların efsane kadrosunu da bizzat kendi toparlamıştır. Türk futbolunun ünlü volecisi ve aynı zamanda adaşı da olan Şeref Görkey’i takıma o kazandırmıştır. Yine Beşiktaş’ın bir başka efsane ismi Baba Hakkı’yı (Yeten) takıma o sokmuştur. Hem de kendisini askeri okuldan aldırıp, iş bularak. Yine Beşiktaş futbol takımının ilk yurtdışı gezilerini de Şeref organize etmiş ve takımın tecrübe edinmesine katkılarını esirgememiştir. Ancak Şeref’in Beşiktaş’a son hizmeti, futbolcularının nizami bir sahada idman yapmaları ve oyun oynayabilmeleri için yeni bir saha bulması olmuştur. Çırağan Sarayının sahaya çevrilmeye müsait bahçesini milli emlaktan kiralayan Şeref Bey burayı Beşiktaş’ın stadı yapmak için ömrünün son anlarına kadar uğraş vermiştir. 1932 yılında bürokratik işlemleri halletmek için Ankara’ya gider ve sağlığının bozulmuş olmasına rağmen işlemler bitmeden İstanbul’a dönmeyi reddeder. Çırağan’daki sahanın işlemleri sona erince İstanbul’a döner fakat kanser gibi amansız bir hastalığa yakalanarak 1933 yazında tüm futbol camiasını yasa boğarak aramızdan ayrılır.

 

Şeref’in Stadı ve “Karakartal”

Şeref Beşiktaş Futbol takımını yoktan var etmiş ve birçok kez yeniden yaratmıştı. Ancak başta da değinildiği gibi diğer branşlara eğilim gösteren yöneticiler ve gruplar futbolun çok fazla öne çıkmasından rahatsızlık duyuyorlardı. Ancak Şeref o kadar Beşiktaş ile özdeşleşmişti ki bu yeni stada onun ismi verilmişti. Artık son mücadelesi onun adıyla anılacaktı: Şeref Stadı. Şeref’in adının Beşiktaş ile özdeşleşmesi kulüpteki diğer isimler arasında rahatsızlık uyandırmış, hatta 1938 senesinde adı stadın tarihi kapısında indirilmişti. Adı tekrar yerine, büyük bir kamuoyu baskısı ve camiada ortaya çıkan infialle iade edilmişti. Bu muamele elbette ki yukarıda özetlenenlerden sonra reva değildi. Hatta Beşiktaş’a Karakartallar ismi bile onun sayesinde kazandırılmıştır. 1932-1933 sezonunda İstanbul Lig Şampiyonluğu finalinde Fenerbahçe ile oynanan maça Beşiktaşlılar Şeref beyin ölümü üzerine simsiyah formalar ile çıkmışlardı. Bu maçta Beşiktaş seyircisini galeyana getirecek derecede iyi ve atak oynamış ve taraftarlarına “karakartallar” gibi saldırıyorlar dedirterek bu ismi hak etmişlerdi. Her ne kadar Fenerbahçe maçı ve şampiyonluğu kazanmış ise de Beşiktaş sembolünü kazanmıştı ve bunda dahi Şeref beyin katkısı büyük olmuştu.

 

Şeref’e Vefa ve Şeref Turnuvası

Şeref beyin ölümü sonrasında geride bıraktığı ailesi için yardım toplanması konusunda çeşitli öneriler gündeme gelmiş ancak pek oralı olan çıkmamıştı. Ancak geç de olsa bir yıl sonra futbol camiasının aklı başına gelmiş ve yalnız Beşiktaş’a değil Türk futboluna büyük hizmetler vermiş bu spor adamına gerekli vefa gösterilmiştir. Zamanın önemli spor mecmualarından olan Olimpiyat dergisinin ortaya attığı bir fikir neticesinde hasılatı Şeref’in eşi ve çocuklarına bırakılacak bir turnuva düzenlenmesine karar verilmiştir. CHF İstanbul merkez reisi Doktor Cemil beyin delaletiyle Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş kulüplerinin muvafakatiyle turnuvanın programı ilan edilmiştir. Bu muvafakat üzerine İstanbul mıntıkası merkez heyeti 29 Ekim’de Fenerbahçe ve Galatasaray Taksim stadında, 2 Kasım’da Fenerbahçe ve Beşiktaş Fenerbahçe stadında, 4 Kasım’da Beşiktaş ile Galatasaray Taksim stadında karşılaşacaklarını ilan etti. Bu üç maçta en fazla puan alan takım Şeref namına koyulan kupayı kazanacaktı. Kulüpler bu maçlarda stat hissesi almayacak ve vergi çıktıktan sonra üç maçın hasılatı Şeref’in ailesine verilecekti. Ayrıca azami yardımı elde etmek için CHF umumi katibi Recep, İstanbul Merkez Reisi Cemal ve İş Bankası İstanbul Şube müdürü Yusuf Ziya Beyden kurulu bir komite de kurulmuştu. Bu komitenin yapısı turnuvanın ehemmiyetini de gösteriyordu.

İlk maçın Fenerbahçe ve Galatasaray arasında ve Cumhuriyet bayramında yapılıyor olması elbette ki bir tesadüfün eseri değildi. Bu hasılatı arttırmanın ve kalabalık bir seyirci kitlesi bulmanın bir yoluydu. Ayrıca maçın başlama saati bayram kutlamalarında sonraki bir saate alınmıştı. Bu Fener-Cimbom maçının zamanın futbolu için de önemi büyüktü. Zira 1932-3 Şilt Şampiyonluğu finalinin bir rövanşı niteliğindeydi. Bundan dolayı Taksim stadına büyük bir kalabalık toplanmıştı. Maç saat 15:30’da Atletizm federasyonu başkanı Burhan beyin Şeref Bey hakkında kısa bir hitabesinden ve merhumun hatırasına hürmeten bir dakikalık sükuttan sonra başlamıştır. Hakemler İstanbulspor’dan Adnan, yan hakemler ise Hilal kulübünden Halit ve Mümtaz beylerdi. Takımların on biri şu şekilde sahaya çıkmıştı: Fenerbahçe; Bedi, Yaşar, Fazıl, Cevat, A. Rıza, Esat, Şaban, Fikret, Namık, Muzaffer, Niyazi. Galatasaray: Avni, Lütfu, Faruk, İbrahim, Nihat, Kadri, Danyal, Fazıl, Rasih, Şemsi, Necdet. Maç günün mana ve önemine binaen çok güzel başlamıştı. Yazarlara göre uzun zamandır görülmeyen şık paslaşmalar ve organize ataklar seyircilere müthiş bir keyif veriyordu. Karşılıklı akınlar ve ataklarla geçen ilk yarı golsüz beraberlikle sona ermişti. Galatasaray müdafaasında Faruk üç adam gücünde oynuyor Fener ileri uç adamlarına fırsat vermiyordu. Buna mukabil Fener beki Muzaffer Galatasaray’a çok fazla pozisyon veriyordu. Ancak her iki takımda diri bir şekilde sahada oynadığı için eşit bir görüntü ortaya çıkmıştı. İlk yarının son dakikalarında her iki kalecide göz dolduran kurtarışlar ile takımlarını kurtarmışlardı.

İkinci yarıya Fenerbahçe hızlı başlar. Cevat’tan güzel bir pas alan sağ açık Niyasi ileri fırlar ve avut çizgisi hizasında topu ortalar. Bu çok güzel şandele aynı güzellikte sol iç Fikret bir kafa vuruşu ile mukabele eder. Her zaman görülmeye bu vuruş Galatasaray kalecisini yerine kitlemiş ve Fener maçın yegane golünü kazanmıştır. Bu gol ile Fener akınları hızlanmıştır. Yine müsait bir pas alan Niyazi ileri fırlayarak Cimbom defansını atlatmış ve kaleci Avni ile karşı karşıya kalmıştır. Bu müsait pozisyonu Avni’nin kucağına topu bırakarak harcayan Niyazi takımını ikinci golden etmiştir. Bu sırada iki takım arkadaşı Lütfu ve Avni çarpışmış ve Avni fena halde sakatlanmıştır. Sahayı terk eden Avni’nin daha sonra burnunun kırıldığı haberi alınmıştır. Avni yerine ihtiyat kalecisi Hızır’a terk etmiştir. Galatasaray maçın sonlarına doğru hareketlenmişse de sahadan yenik ayrılmaktan kurtulamamıştır.

Turnuvanın ikinci maçı Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında oynanmış ve berabere sona ermişti. Bundan dolayı kupanın sahibini son maç olan Beşiktaş Galatasaray maçı belirleyecekti. Taksim stadında oynanan son maç gayet kalabalık bir seyirci kitlesi tarafından izlenmiştir. Mamafih bu seyirci hiç de zevki bir maç izleme olanağına nail olamamıştır. Zira Türkiye birincilikleri dolayısıyla çok sık maç yapmak zorunda kalan Beşiktaşlı oyuncular sahada adeta gezinmekteydiler. Galatasaray’ın ise Kadri ve Rasih gibi oyuncularından mahrum olması oyununu etkilemiştir. Sahadaki oyuncular adeta maçın bitmesini bekler bir şekilde oynuyorlardı. İkinci yarıda Beşiktaş müdafaası güya bir topu kurtarmak isterken, kaleciden dönem topa Feyzi’nin ters vuruşu ile kendi kalesine bir atmıştır. Havadan bir gol bulan Galatasaray daha bir düzgün oynamaya başlamıştır. Durumun vahametini kavrayan Beşiktaşlı futbolcular en azından beraberliği kurtarmak için biraz daha gayretli oynamaya başlamışlar ve devrenin sonlarına doğru aradıkları gole kavuşmuşlardır.

Böylece Beşiktaş iki beraberlik almış, Galatasaray bir beraberlik bir mağlubiyet, Fenerbahçe ise bir beraberlik bir galibiyet alarak Şeref için yapılan turnuvanın galibi, kupanın da sahibi olmuştur. Böyle Şeref’in kurduğu futbol takımı zamanın en başarılı takımı olmasına rağmen kurucusunun şerefine yapılan Şeref kupasını müzesine götürememiştir. Ancak çok hizmetler ettiği Türk Futbolu böylece Şeref’ine vefada kusur etmemiştir.

23 Nisan 2006 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Eski Düşmanlar Dost Olunca, Diplomasi ve Futbol

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Şubat 2006
written by Y. Doğan Çetinkaya

Geçen yazımızda Türkiye ile Sovyetler birliği arasındaki dostane ilişkilerin doğuşu ve bu diplomatik ilişkiler içerisinde sporun ve futbolun oynadığı önemli role dikkat çekmiştik. Türkiye’de resmi ideoloji ve rejim komünizme hiçbir şekilde temayül göstermemiş de olsa iki ülke arasında soğuk savaş dönemine kadar sürecek olan çok sıcak ilişkiler cumhuriyetin ilk yıllarında itibaren tesis edilmişti. Böylece özellikle “sıcak denizlere inme politikasıyla” her ortalama Türk’ün zihninde yer etmiş olan ve son iki-üç yüzyıl boyunca bilmem kaç kere savaş etmiş olan iki ülke arasında dostane temaslar başlamıştır. Bu temasların temelinde elbette ki karşılık çıkarlara dayanan diplomasi büyük rol oynamıştır. Hem genç komünist rejim hem genç Türk cumhuriyet uluslararası yalnızlıktan kurtulmak için birbirlerine yaklaşmışlardır. Böylece kültürel alanda daha önceki yıllara dayan ilişkiler artarak gelişmiştir. Hatta bu iyi ilişkiler cumhuriyetin simgelerinden biri olan Taksim anıtında da abidevi ifadesini bulmuştur. 1928 yılında Taksime dikilen anıtta Türk Kurtuluş Savaşı kahramanları ile birlikte o zamanki Sovyetler temsilcisi S.İ. Aralov omuz omuza tasvir edilmiştir. Yine bu zaman diliminde 1927 yılında Türkiye’de potemkin zırhlısını filminin de gösterildiği Sovyet film festivali kapalı gişe takip edilmiştir. N. Zarhi ve S. Utkevich gibi ünlü yönetmenler Türkiye’yi ziyaret ederek belgeseller çekerken, Muhsin Ertuğrul gibi Türk tiyatrosunun kurucu unsurlarından olan bir zat yetiştirilmek üzere Rusya’ya gönderilmiştir.

 

İlk Temaslar

Geçen yazımızda da bir örneği verdiğimiz vechle bu ilişkiler meyvelerini spor alanında da vermiştir. Daha çarlık Rusyası zamanında başlayan futbol ilişkileri daha sonrasında da karşılıklı ziyaretlerle artarak sürmüştür. Bu ziyaretler ve müsabakalar günün spor dünyasının en önemli gelişmelerinin başında addediliyordu. Sovyet Rusya ile futbol temasları cumhuriyetin ilk yıllarına kadar geri gitmektedir. Bunlardan ilki Sovyet Rus futbol kafilesinin Türkiye’ye gelişidir. Kasım 1924’de yapılan milli maçta Türkiye Sovyet ekibine 3-0 mağlup olmuştur. Sovyet kafilesi İstanbul’da Türkiye milli takımı ile maç yapmakla yetinmiyor, diğer önemli iller olan İzmir ve Ankara da ziyaret ediliyordu. Bu gelenek en baştan başlamıştı. 1924 yılında Sovyet milli takımı Ankara’da İzmir-Ankara karması ile de karşı karşıya gelme fırsatı bulmuştu. Ankara İstiklal sahasında oynan maçı Sovyetler 6-1 gibi net bir skor ile almışlardı. Türkiye’nin yegane golünü Kamil Bey kaydetmişti. Bu takım saha şu onbir ile çıkmıştı: Hamit Akbay (Ankara), Naim Örsmen (Ankara), Ahmet Şanlı (Ankara), Vahyi Oktay (İzmir), Talat Eriş (Ankara), Nafiz Orhon (Ankara), Lütfi Padok (Ankara), Orhan (İzmir), Kamil Rona (Ankara), Vahap Özaltay (İzmir), Necati Finci (Ankara).

1924 yılında alınan bu kötü mağlubiyetleri milli takım 1925 yılında yaptığı bir dizi maç ile affetirmeyi başarmıştı. Türkiye bu yıl içerisinde Bulgaristan’ı Türkiye’de 2-1, Romanya’yı deplasmanda 2-1, Sovyetler Birliği’ni de evinde aynı skor ile yenmişti. Bu yıllardan itibaren spor kafileleri sık sık karşı karşıya gelmeye başladılar. Bu spor gelişmesi için de bir fırsat olarak algılanıyordu. Özellike Sovyet Rusya’nın bu alanda önemli gelişmeler kaydediyor olması kamuoyunun dikkati celbediyordu. Bundan dolayı diğer birçok alanda olduğu gibi bu hızlı gelişmeye özenerek bakan insan sayısı az değildi. Bu gelişmeyi Türkiye’nin de tekrarlaması için bu ülkedeki gelişmelere yakından bakılıyordu. Sporda uygulanan kurallar, tesisleşmeler, kurumlaşmalar, altyapı atılımları, spor anlayışı hep tartışılan konuların başında geliyordu. Bu hususlarda komünizm ve onun prensipleri hiçbir şekilde gündeme gelmiyor, herhangi başka bir ülke olabilecekmiş gibi ideolojiden azade olarak inceleniyordu.

 

Cumhuriyet’te Futbol ve Halkevleri

Sovyet Rusya’ya olan ilginin bir sebebi diplomasi ise diğer bir sebebi değinildiği üzere benzer spor anlayışıydı. Aslında bu 20. yüzyılın başlarında birçok yerde geçerli bir anlayıştı. Cumhuriyet kitle sporlarının yaygınlaştırılması ve spor ile makbul vatandaş arasında bir bağ kurması ile bu yöndeki girişimlerini arttırmıştır. Hastalıksız, gürbüz ve sıhhatli yüzbinler yetiştirmek ulusal bir ülkü olarak tanımlanmıştır. Sağlam karakter ile sağlam vücut arasında da bir rabıta kuran bu anlayış sporun ferdi ve rekabetçi değil halkın eğitilmesi ve dönüştürülmesi amacıyla kullanılmasından yanaydı. Bundan dolayı özellikle halkevleri dergilerinde sporu bir fantezi olarak algılayan, tekler, seçkinler ve şampiyonlar yetiştirmeyi amaçlayan anlayışlar sık sık mahkum edilmiştir.

 

Halkın Futbolu

Ancak bu noktada üzerinde durulması gereken önemli husus futbolun çok fazla öne çıkarılmamasıdır. Sporu kültür fizik davası olarak telakki eden cumhuriyet sporu bir eğlence gören anlayış yerine onu ulusun inşasında önemli bir merhale ve araç olarak işlevlendirmeye çalışıyordu. Cumhuriyetin hem kitlelere ulaşmasında hem de onu şekillendirmede kullanacağı en önemli faaliyet alanlarından bir tanesiydi. Rejimin halk ile bağlantı kurması için yaratılan kurumların başında da Halkevleri geliyordu. Ancak Halkevleri Çalışma Talimatnamesinde 11 adet spor türü sayılmış olmasına rağmen, en popüler olan ve en fazla spor basınını meşgul eden futbol, bu türler arasında zikredilmemişti. Bu onbir spor türü arasında ulusal ve yöresel cirit, güreş ve binicilik özellikle öne çıkarılıyordu. Halkevleri sporu kitleselleştirmeye ve profesyonelleştirmeye çalışırken yeni spor kurumlarının oluşturulmasına da ön ayak olmaya çalışıyordu. Her ne kadar resmi söyleminde pek yer almasa da bu türler arasında sayılmamış futbol, voleybol ve basketbol yapılan sporlar arasında önemli bir yet tutuyordu. Özellikle futbol maçları ve futbol takımları faaliyetlerin en önemli ve en fazla dikkatle takip edilen kısmını oluşturuyordu.

 

Halkevlerinin Sovyetleri Ziyaretleri

1930’lu yıllar boyunca Rusya’ya her çeşit spor türünden sporcular giderek birçok alanda yapılan müsabakalara iştirak ederlerdi. Sporculara geniş bir bürokrat erkanı da eşlik ederek şeref tribünlerindeki yerlerini alırlardı. Döneme uygun bir biçimde seromoni ön plana çıkardı. Halkevleri kendi bünyesinde takımlar götürürken bazın futbol kulüplerinin karmaları ve milli takım da Halkevleri namına sahaya çıkabilmekteydi. Örneğin 1936 senesinde iade-i ziyaret sırası Türkiye’de idi. Türkiye Sovyet Rusya’ya kalabalık bir sporcu kafilesi ile gitmişti. Bu organizasyon hemen 1936 Berlin Olimpiyatlarının akabinde yapıldığı için sporcuların iştirakinde bir takım müşkilatlar hasıl olmuştu. Ancak özellikle Halkevlerinin girişimi sayesinde bunlar en aza indirilmeye çalışılmıştı. Birçok spor kolu olmasına rağmen futbol en çok zikredilen spor dalı olmuştur. Futbol takımı şu oyunculardan oluşuyordu. Galatasaray’dan: Necdet, Lütfi, Danyal, Avni, Gündüz; Güneş’ten Cihat, Faruk, Riza; Fenerbahçe’den: Fazıl, Necdet, Niyazi, Fikret, Esat; İ.Spor’dan Hasan; Beşiktaş’tan Hüsnü, Hakkı, Şeref, Eşref; Vefa’dan Muhteşem; İzmir’den Fuad, Sait, Hakkı.

Bu organizasyonda Türk takımı ikisi Moskova’da birisi Leningrad’da olmak üzere üç maç yapmıştır. Bu maçlardan ilkinde Türk takımı 4-1 Mağlup olmuş, bu maçın rövanşında da Rusların Spartak Takımı Halkevini 3-1 yenmiştir. İkinci maçın hakemi bir Türk idi. Suphi Batur. Maçı 100 bin kişiden fazla insan seyretmişti. Türk takımı: Cihat, Fazıl, Hüsnü, Fikret, Esat, Reşat, Danyal, Şeref, Fuad, Sait, Necdet’ten oluşuyordu. Sovyet takımı maça çok süratli başlamıştı. Henüz on ikinci dakikada sağlı sollu gelen akınlarla ceza sahasına giren Sovyet takımı güzel bir vuruşla öne geçmiş; bu golden hemen 3 dakika sonra yine Rus solaçığı kaleye inerek topu kaleci Cihad’ın ellerinin üzerinden ağlara göndermişti. Bu dakikadan sonra Türk takımı biraz daha toparlanmış ve 36. dakika’da Fikret soldan çok düzgün bir orta yapmış ve Sait enfes bir kafa vuruşu ile topu Sovyet ağlarına göndermiştir. Bu golle birlikte ilk yarı 2-1 sona ermiştir. İkinci yarıya hızlı başlasa da Türk takımı Sovyetlerin ani atakları ile karşı karşıya kalıyordu. Bunlardan bir tanesinde Sovyetler hızlı çıkışlarının karşılığını bir golle aldılar. Karşılık iki takımda çok müsait pozisyonlardan yararlanamadılar. Özellikle Fikret iki mutlak gol pozisyonunu bonkörce harcamıştı. Böylece maç 3-1 Sovyetlerin galibiyeti ile sonra erdi.

Son maç Leningrad’da yapıldı. Maç Leningrad karmasına karşı yapılmıştı ve maçın hakemi bu defa Rustu. Türk takımı bu sefer sahaya Necdet, Fazıl, Faruk, İbrahim, Lütfi, Reşat, Danyal, Fikret, Hüsnü, Sait ve Niyasi onbiriyle çıktı. İki takımın karşılıklı akınlarıyla başlayan oyunun başlarında Türk defensından bir futbolcunun eline topun değmesiyle hakem penaltıya hükmetti. Ancak Ruslar kötü bir vuruşla bu fırsatı zayi ettiler. Ancak 24. dakikada şans bu sefer onlardan yanaydı. Karambol bir pozisyonda Sovyet takımı 1-0 öne geçti ve maç bu sonuçla sona erdi. Türk takımı böylece ilk maçtan başlayarak oyununu düzeltmeye başlayan daha iyi sonuçlar almaya başlamıştı. Ta ki Kiev’deki dördüncü ve son maça kadar. Halkevi takımı bu son maçını Dinamo takımına karşı yaptı ve 9-1 gibi çok net bir skorla sahadan yenik ayrıldı. Benzer bir takım ile sahaya çıkmış olan Türk takımı kötü bir sahada ve kötü bir havada da oynasa basın Sovyet takımının oyunu övmüştür.

 

Hep Aynı!

Diplomatik yanı ağır basan bu spor temasları 1930’lu yıllar boyunca gelişerek devam etmişti. Ancak özellikle spor camiasında bu temaslar kendimizi geliştirmemiz için iyi vesileler olarak değerlendiriliyordu. Zira Türk sporcular ve spor dünyası ciddi rakiplerle, ciddi bir spor anlayışının mevcut olduğu bir ülkede deneyim elde ediyorlardı. Bundan dolayı bu temaslarda basın genellikle önde gelen sporcuların katılmasını ve daha çok ihtimam gösterilmesini istiyordu.  Öyleki spor yazarı Ulvi Ziya 1934 yılında gerçekleşen ziyaretten sonra Türk takımının yenilgisinin gelişmiş Ruslar karşısında normal olduğunu yazmıştı. Ona göre alınana yenilgilere rağmen hezimete uğranılmamış olmak bir başarı olarak addedilmeliydi. Bu maçlardan sonra basın genellikle takkeyi önüne koyup biz nerede hata yaptık soruları sormaya başlarlardı. Türk futbolunun yapılsal sorunları masaya yatırılırdı. Ulvi Ziya’nın başarılı bulduğu 1934 senesinde Rusya’ya şu futbolcular gitmişti: Yaşar, Mustafa, Esat, Fikret, Mehmet Ali, Şeref, Feyzi, Nuri, Sayit (İzmir), Bilal (Ankara), Bülent, Ali, Sami, Reşat, Hasan, Avni, Necdet, Rasim, Ridvan. Bu kafilelere genellikle bürokrasi ve spor dünyasının önde gelen simaları da katılabiliyordu. Mesela 1934’deki ziyarete Halk Fırkası Umumi Katibi Recep, Fırkanın İstanbul idare heyeti reisi Cemal Bey, Halkevi yöneticileri ve Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Vefa, Kumkapı, İstanbulspor, Beykoz, Süleymaniye gibi birinci lig kulüpleri murahhas ve sporcuları da iştirak etmişlerdi. 1934’de üç maçı da Türk takımı 3-0, 2-1, 3-0 skorları ile kaybetmişti. Ancak neticede iki ülke arasında cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlayan zoraki yakınlaşma ve İki ülke arasında bu dönemde ortaya çıkan spora benzer bir mantıkla bakma olgusu spor dünyası için bu organizasyonları daha anlamlı kılıyordu.

23 Şubat 2006 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Siyasi/Güncel

Milliyetçiler Kurtlar Vadisi’ni Neden Sevmedi?

by Y. Doğan Çetinkaya 16 Şubat 2006
written by Y. Doğan Çetinkaya

Kurtlar Vadisi üzerine yapılan tartışmalar, daha çok kamuoyunda büyük tartışmalar yaratan bu filmin milliyetçiliğin ve derin devletin toplumdaki etkisini ne kadar arttırdığı üzerinde durur. Devletin kirli dolaplarının, ülkücü mafyanın ve milliyetçiliğin en pespaye yüzlerinin popüler hale getirildiği çokça dile getirilir. Ancak çok fazla farkına varılmayan, ülkücü camia içinde bu dizi ve filmin kıyasıya eleştirildiği ve hatta son film ile birlikte Kurtlar Vadisi’nin Türkiye karşıtı bir operasyonun bir parçası olduğu iddiasının yaygınlığıdır.

Milliyetçi cephe içerisinde Kurtlar Vadisi’nin Türkiye’ye karşı bir psikolojik harekatın parçası olarak ele alan görüş kendisini Yeniçağ gazetesinde ifade etti. Milliyetçi cenah içerisinde en fazla okunan ve tartışma yaratan yayın organı olan bu gazete Kurtlar Vadisi Irak’ı iki gün sürmanşet ederek film hakkında var olan tartışmaları daha da körükledi. Elbette ki, Kurtlar Vadisi hakkındaki tartışmalar Irak filminden çok daha önce de mevcuttu. Bu tartışmalar genellikle iki kampta toplanıyordu. Bunlardan ilki filmin ülkücüleri ve milliyetçileri yanlış tanıttığı yollu yaygın yorumdu. Devlet için çalışanları dizi yanlış tanıtıyordu. Ülkücüleri mafya ve kirli işlerle ilişkilendiren dizi milliyetçilere zarar veriyordu. Ayrıca Kurtlar Vadisi milliyetçilerin karşı karşı olduğu tehlikeleri ve yıllardır çektiklerini moda olacak bir tarzda sunuyordu.

Bunun yanında birincisi kadar yaygın olmasa da diğer bir görüş bu dizinin bir takım değerleri yaygınlaştırdığını ve bu bakımdan da önem arz ettiğini gündeme getirmiştir. Devlete sahip çıkılması, Türk milletinin düşmanlarının deşifre edilmesi ve bu değerlerin popüler hale getirilmesi olumlanmıştır.

Ancak özellikle Kurtlar Vadisi Irak filmiyle birlikte tartışmalar başka bir boyuta taşınmıştır. Filmin gerçek amacının Türk toplumunda yükselen anti-Amerikancılığı kontrol altına almak ve Türk insanının Amerikan karşıtı intikam duygularını film yolu ile tatmin etmek olduğu iddia edildi. Bu tartışmayı “teorik” bir temele oturtmak işi de elbette ki Ümit Özdağ’a kaldı. Ona göre filmin en büyük zararı bir yanılsama yaratıyor olması. Birçok insan Kurtlar Vadisi’nde sunulduğu şekildeki bir derin devletin varlığına inandı veya inanmak istedi. İddiaları dile getirenlere göre bu durumun en kötü yanı vatandaşı rehavete sürüklüyor olmasıdır. Vatandaşın devlet ve millet için içinde yaşadığımız “Mütareke dönemi” benzeri bir dönemde harekete geçmesini isteyen anlayış, bu rehavetten çok rahatsız.

Memleketin haraç mezat satıldığı, AB’ye teslim olduğu ve “milli güçlerin” geri çekildiği bir dönemde milliyetçiler iç cepheyi güçlendirecek, silikleşmiş milli hassasiyetleri canlandıracak, milli refleksleri diri tutacak girişimlerden yanadır. Ancak Kurtlar Vadisi gibi dizi ve filmler topluma sanal kahramanlar sunmakta ve “nasıl olsa derin devlet Türkiye’yi savunuyor” düşüncesini besleyerek, toplumu uyuşturmaktadır. Bunun altında yatan fikir Türkiye’nin elbette bir derin devletinin olması gerektiği düşüncesidir. Ancak milliyetçiler böyle bir derin devlet “maalesef!” olmadığı için vatadandaşın, sıradan insanın, yani aslında milletin inisyatifi eline alması gerektiğini iddia etmektedirler. Kurtlar Vadisi ise olmayan bir derin devlet resmi çizerek vatandaşı, milletin içinde bulunduğu tehlikeler karşısında hareketsiz bırakmaktadır.

Diziden ayrı olarak Irak filminin çekilme nedeni olarak daha özel nedenler de sıralanmıştır. Filme eleştiri getiren gazete ve internet portallarındaki yazılar, bu sinema filminin çuval operasyonu sonrasında Türk toplumunda tavan yapan ABD karşıtlığını soğurmak için çekildiği kanısındadır. Buna göre son derece rencide olmuş Türk kamuoyu bu film ile intikamının alındığını düşünecektir. Bundan dolayı günlerce milliyetçiler bu film ile vatandaşın Süleymaniye hadisesinin intikamının alınmış olup olmayacağı hakkında neler hissedeceği üzerine tartışmıştır.

Aslında konuya birkaç kez tam sayfa ayıran Yeniçağ gazetesi filmin senaristinin yaptığı “Kurtlar Vadisi Amerikan karşıtı bir film değil” açıklamasını kendi görüşlerinin bir teyidi olarak algılamıştır. Dahası filmin gösterime girmesinden sonraki tartışmalar, filmde bile Amerikalara çuval giydirilememiş olması üzerinde durmuştur. Bu sefer de eleştirilerin ana noktasını hem Iraklılara hem de Türklere filmin sabır ve tevekkül telkin ediyor olmasıdır. Zira filmin Irak’ta da el altından dağıtılıyor olması tartışmalarda sıkça yer almıştır. Film aslında gerçek hayatta Polat’lar olmadığına göre, ABD’nin hakkından gelinemeyeceğini (öyle ya donlarına kadar her şeyi onlara Amerika vermekte!), üstelik binlerce işbirlikçisi olduğunu ve direnişin yanlış olduğunu telkin ediyor olsa gerekti. Elbette bu psikolojik harbin en büyük delili ABD’nin çıkarlarının Türkiye’deki sözcüsü Doğan medya grubunun ve en çok da onun amiral gemisinin Hürriyet’in aldığı tavır. Milliyetçilere göre dizin Show TV’den Kanal D’ye geçmesi ve Irak filminin Doğan grubunca pohpohlanması zaten filmin ABD karşıtı olmayacağının bir ispatıdır.

Bu konuda en önemli nokta başta değindiğimiz husustur. Yani vatandaşın bir rehavet ve atalet içerisinde bırakılmasını amaçlayan “psikolojik harekat.” Zira milletin şahlanmasını ve mukadderatına bizzat sahip çıkmasını politikasının merkezine koyan bu anlayış milletin reflekslerini zayıflattığını düşündüğü her şeye düşman kesilmektedir. Yine örneğin solun da iyi hisler beslemediği Soner Yalçın ve diğer Sabetaycı literatür farklı saiklerle milliyetçiler tarafından sevilmemektedir. Zira Soner Yalçın okuyanlar “ne yani kardeşim, sağımız-solumuz, önümüz-arkamız Sabetayist olmuş… Memleketin bütün köşe başlarını bunlar tuttuğuna göre bizim yapabilecepimiz bir şey kalmamış yılgınlığıyla neredeyse teslim bayrağı çekecek hale düşmüşlerdir.” Bu nedenle Soner Yalçın’ın konsept danışmanı olarak yeni ekiple Kurtlar Vadisi’nde işin başına geçmesi milliyetçiler için manidardır.

Bu psikolojik harb muhabbetinin dışında filme ve diziye daha az stratejik gıcık gidenler de yok değildir. Zira Yeniçağ’da yazılan çizilenden rahatsız olan okurlardan bazıları gazete ve yazarlara tepki göstermişlerdir. Bunları verilen cevaplardan çıkarmak mümkündür. Bu cevaplar milliyetçi cenah içindeki bu grubun zihniyetini yansıtması açısından da önemlidir. Her şeyden önce örneğin Abdullah Özdoğan bu kadar kahramana aç bir kitlenin kendisine kahraman olarak şeçtiği figürü düşünerek hayıflanmıştır. Türk tarihinde mevcut Ulubatlılar, Barbaroslar, Hasan Tahsinler gibi gerçek kahramanlar veya Tarkan’dan Kara Murat’a sanal kahramanlar mevcuttur. Ve bunların hiçbiri kötüden iyiye dönüşmemişlerdir. Zaten iyidirler. Ama Kurtlar Vadisi’ndekiler öyle midirler ya? Bu sanal kahramana sahip çıkanlar Yeniçağ gibi bir gazeteye 30 kuruşu çok görüp onu internetten takip edenlerdir. Sahipsizlikten kapanan Radyo Turkuaz’a Polat’a sahip çıkanlar sahip çıkmamıştır. Bu mantıkta olanlar da son kertede “stratejik” düşünenlerle aynı noktaya çıkarlar. “Yaşayanlar, olmayanlara sahip çıkacaklarına gerçekten olanların zorluklarına ve çektiklerine vakıf olmalılar…”

Bu yazılanların da gösterdiği gibi vatandaşın durumdan vazife çıkararak milletin ve devletin mukadderatına sahip çıkması ve linç girişimlerinde olduğu gibi işi ele almasını isteyenler, bu işi vatandaşın yerine kahramanlara yaptıranlara ve bu sanal kahramanlara pek de iyi gözle bakmamaktadırlar.

https://birikimdergisi.com/guncel/894/milliyetciler-kurtlar-vadisi-ni-neden-sevmedi

16 Şubat 2006 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Ay-Yıldız ile Orak-Çekiç’in Futbol Dostluğu

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Ocak 2006
written by Y. Doğan Çetinkaya

Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler Milli Mücadele ile birlikte çok olumlu bir hava içerisine girer. Özellikle 1917 Devrimi’nden sonra Sovyetlerin Doğu Halkları içerisindeki emperyalizm karşıtı akımları destekleme tavrı iki ülke arasındaki ilişkilerin hızla gelişmesine yol açmıştır. Yeni kurulan TBMM hükümeti hem oradan gelebilecek maddi yardımlar sebebiyle hem de diplomatik yalnızlıktan kurtulmak amacıyla bu sıcak yaklaşıma olumlu bir tepki vermişti. İki ülke arasındaki iyi ilişkiler milli mücadelenin zaferle sonuçlanmasından ve cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam etmiştir. İki ülke arasında hem iktisadi hem de siyasi birçok antlaşma imzalanmıştır.

 

Cumhuriyet’in İlk Dönemlerinde Sıcak Münasebetler

Bu yakınlaşma elbette ki hiçbir şekilde Türkiye’nin komünizme temayülü anlamına gelmiyordu. Tam tersine Sovyetler ile ilişkiler ne kadar iyi olursa olsun, ülke içindeki sol akımlara ve özellikle Türkiye Komünist Partisi’ne aman verilmiyordu. Gerek milli mücadele zamanında ve gerekse de 1923 senesinden sonra komünistler birçok kez tevkifata uğramış, parti ve sendika kurmalarına izin verilmemiştir. Ancak ilginç olan içeride komünistlere göz açtırılmamasına rağmen Sovyetler ile ilişkilerin bu politikalardan hiçbir şekilde etkilenmemiş olmasıdır. Bu da iki ülke arasındaki ilişkilerin ne kadar derin dengelere dayandığını göstermektedir. Bizzat Mustafa Kemal Atatürk ülke içindeki komünistlere ünlü Eskişehir konuşması ile göz dağı vermiş ve bu işler ile bizzat ilgileneceğini duyurmuştur.

Ancak komünistlere karşı böyle bir tavrın olduğu bir ülkede, Sovyetler Birliği dost bir ülke olarak kamuoyunda olumlu atıflarla anılıyordu. Hatta Sovyetler Birliği’ndeki iktisadi hayat, eğitim ve sanayileşme konularına dair övücü yazılara basında rastlamak işten bile değildi. Spor da bu alanlardan bir tanesiydi. Futbol tarihimizin daha ilk devirlerinden itibaren Rusya ile zaten hatırı sayılır bir ilişki içine girilmişti. İlk yurtdışı turnelerimizden bir olan Fenerbahçe’nin Rusya seyahati bu açıdan önemlidir. Fenerbahçe I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Odesa’dan Rusya turnesine çıkmış ve birçok başarılı sonuç elde etmişti. Milli mücadeleden itibaren Devrim Rusya’sı ile ilişkilerin böyle bir sıcak hava içerisine girmesi, futbol alanında akislerini bulmuştu. Örneğin 1930’lu yılların spor dergilerinde Sovyetlerdeki spor hayatı ve bu alandaki gelişmeler örnek alınacak numuneler olarak anılıyordu.

 

Karşılıklı Ziyaretler

Spor alanındaki ilişkilerin gelişmenin siyasi ve iktisadi nedenlerinin yanında spora dair nedenleri de vardı. Rusya’nın spor alanında kat ettiği ilerlemeler Türk sporu içinde bir ölçü oluyordu. Birçok futbol maçından önce ve sonra memleket futbolunun kendisini tartması için bunun ne kadar önemli bir vesile olduğu dile getiriliyordu. Zira genelde Türk sporcuları, özelde futbolcular ciddi rakiplerle sık sık karşılaşmak imkanı bulamıyorlardı. Bundan dolayı artık gelenekselleşmeye başlamış Türkiye-Sovyetler spor münasebetleri Türk Spor dünyasınca bir fırsat olarak telakki ediliyordu. Bu karşılıklı iade-i ziyaretler kamuoyunda da yakından takip edilen hadiseler şeklinde cereyan ediyordu. Örneğin Sovyet sporcularının ziyaretleri münasebetiyle büyük, şaşalı karşılama törenleri düzenleniyordu. Sporcuların vapurları denizde karşılanıyor, rıhtımdan kalacakları otele kadar yol boyunca karşılama ve “hoş geldin” kortejleri oluşturuluyordu. Yine Türk Sporcularının Moskova diğer Sovyet şehirlerini ziyaretleri her tülü magazinsel unsuru ile birlikte anılıyordu.

 

Dost Rus Sporcuların 1935 Ziyareti

1935 yılındaki bu ziyaretin önemi 1930’lu yıllar boyunca yapılan müsabaka ve münasebetlerin en büyüklerinden bir tanesi olmasından kaynaklanır. Bu yıl Sovyet spor kafilesi daha önce olmadığı kadar büyük bir kadro ile yola çıkar. Bu sadece Türkiye seferleri için geçerli de değildir. Spor kafilesinden önce gelen telgraflarda Ruslar şöyle diyorlardı: “Esasen şimdiye kadar hiçbir defa, hiçbir memlekete aynı zamanda beş spor şubesi delegelerini ihtiva eden bir ekip göndermiş değiliz.” Sovyet ekibi özellikle güreş ve futbol müsabakaları için özenle hazırlanmıştı zira Türklerin bu iki alanda çok iyi olduklarını düşünüyorlardı. Bu iki alanın yanında iki ülke tenis ve eskrim dallarında ilk defa karşı karşıya geleceklerdi.

Basın ise bu maçlara yönelik olarak idarecileri ve yöneticileri uyarıyorlardı. Tahmin edileceği gibi tartışmaların odağında oluşturulacak futbol takımı vardı. Bilindiği üzere futbol tarihimizin başlarında milli takım yerine çeşitli şehirlerin kendi muhtelit yani karma takımları oluşturuluyordu. O şehrin önde gelen takımlarının önde gelen futbolcuları bu karma takımları oluşturuyordu. Seneler geçtikçe bu oluşturulan takımlar üzerinde de çok büyük kavgalar kopabiliyordu. Bizim bugün Hakan Şükür kavgasından alışık olduğumuz durum futbolumuzun ilk yıllarında daha sık yaşanıyordu. Özellikle son hazırlık maçlarından biri olan Bulgar Levski takımına karşı iyi bir oyun çıkarılmamış olması spor basınını düşündürüyordu. Bulgar takımını 3-0 ve 4-0 gibi net skorlarla yenmiş de olsa Türk takımı geleceğe dair iyi işaretler vermiyordu. Takımda istek, beraberlik, canlılık, sürat, mücadele ruhu ve yenme azminin eksik olduğu düşünülüyordu.

Oysa karşı karşıya gelinecek Sovyet takımı daha önce karşılaşılan “külüstür” takımlarla mukayese kabul etmezdi. Bundan dolayı spor idarecilerinin futbolcular doğru seçmeleri, iyi hazırlamaları ve konsantre etmeleri isteniyordu. Basın yenilinse de şerefli bir mağlubiyet yani formanın hakkını vermiş bir takım istiyordu.

 

Karşılama Töreni

12 Ekim 1935 Cumartesi günü gelecek olan Sovyet sporcuları karşılamak için son hazırlıklar bir gün önce tamamlanmış ve kamuoyuna duyurulmuştu. Buna göre sporcular için denizde (Kavaklarda) ve karada karşılama törenleri düzenlenmişti. Misafirleri getiren Sovyet Çiçerin vapuru saat sabah 9’da Galata rıhtımına yanaşacaktı. Galata Rıhtımındaki karşılamada tüm Halkevleri erkanı, bütün spor teşekkülleri, kulüp mümessilleri ve sporcular hazır bulunacaklardı. Tüm katılımcı teşekküller adına Sovyet sporculara otuzu aşkın buket verilecekti. Kafilenin başında Sovyetler Birliği Yüksek İdman Şurası başkanı Mantsef olacaktı. Bir gün sonra Kadıköy’de ilk futbol maçı, pazartesi günü ise Taksim’de ikinci müsabaka yapılacaktı. Futbol maçı biletleri tribün 150, duhuliye 75 kuruş olarak belirlenmişti. Biletler İstanbul’da Dördüncü Vakıf Han birinci kat 13 No’lu Federasyon merkezinde, Taksim stadında ve Kadıköy’de Milyon Tayyare gişesinde satılmaktaydı. Rus sporcular Pera Palas Otelinde ağırlanacaklar ve ardından Eminönü Halkevinde Türk sporcuları ile tanıştırılacaklardı.

Bu çok ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş ve organize edilmiş karşılama töreni olayın bir spor müsabakası ve festivalinden daha fazla bir şey olduğunu göstermektedir. Tüm rıhtım Rusça “hoş geldiniz” levhaları ile kaplanmış, Cumhuriyet Halk Fırkası erkanı ve idareciler hazır bulunmuşlardır. Kandilli lisesinden bir kız öğrenci Rusça bir konuşma yapmış ve bu Rus kafilesince ilgili ile karşılanmıştır.

 

Futbol Maçları

Ruslarla yapılacak altı futbol maçından ilk olan Kadıköy Fenerbahçe stadındaki maçta Türk takımı 2-1 mağlup olmuştur. Maça ilgi çok büyüktü. Aksi olması düşünülemezdi zira kamuoyu bu organizasyon için günler öncesinde hazırlanmıştı. Maça ilgi o kadar fazla idi ki, İstanbul tarafından gelenler için Akay idaresi tarife harici vapur işletmek zorunda kalmıştı. Maçta Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçisi Karahan Yoldaş ile İstanbul İlbayı Muhiddin Üstündağ stattaki yerlerini almışlardı. Takımlar saha çıktıktan sonra orta yuvarlakta karşı karşıya dizilmişler ve iki ülkenin en üst spor idarecisi birer konuşma yapmıştır. Bundan sonra bayraklar değiştirilmiş, İstiklal ve Enternasyonal marşları dinlenmiştir. Futbolcular ve seyirciler her vesile ile birbirlerine sevgi gösterilerinde bulunmuşlardır.

Konuk takım tam Rus takımı olmaktan çok Dinamo ve Spartak takımlarının karmasıydı. Sovyet takımı şu futbolculardan oluşuyordu: Rijof, Harcebutof, Feterin, Raya, Anderi, Starefski, İlya, Pavlof, Smirnof, Yakoşi ve Dapşi. Türk takımı ise Avni, Yaşar, Lütfi, Reşad, Esad, Feyzi, Niyazi, Naci, Rasih, Şeref ve Fikret’ten oluşuyordu. Maçın genelinde Sovyet takımı daha muntazam bir oyun çıkarmıştı. Daha organize ve düzgün ataklarda bulunmuştu. Oysa maçta ilk iki tehlikeli pozisyonu yaratan Türk takımı idi. Bu iki pozisyon’da da Sovyet defansı tehlikeyi bertaraf etmeyi başarmıştı. Zaten Naci de gününde değildi ve maç boyunca bulduğu pozisyonlar bonkörce harcamıştı. Türk takımının gol için ileri çıktığı ve Naci’nin kaçırdığı bir başka pozisyondan sonra hızlı toplarla Rus takımı ileri çıkmış ve merkez muhacim Smirnof Feyzi’den de sıyrılarak Avni’nin yanından meşin yuvarlağı kaleye yuvarlamıştır. Böylece Rus takımı öne geçmiştir. Bu gol stattaki diplomasiye duyarlı seyirciler tarafından dakikalarca alkışlanmıştır. Bundan sonra Sovyet oyuncular ağırlıklarını daha fazla hissettirdiler. Daha çok ortadan ve soldan inen Rusların oyunu birden sağ tarafa çevirmeleriyle birlikte sağ açıkları ceza sahasına girmiş ve yetişemeyeceğini anlayan Lütfi bu oyuncuyu yere indirmiştir. Kazanılan penaltıdan Smirnof kendisinin ve takımının ikinci golünü kaydetmiştir.

Bu golle birlikte Türk takımı her ne kadar dağılmamışsa da herhangi bir toparlanma emalesi de göstermemekteydi. Ancak ilk yarının sonlarına doğru Rasih ceza sahasına hızla dalmış ve bu tehlikeli durumu Rus oyuncular ancak onu elle tutarak bertaraf etmişlerdir. Bu da elbette ki penaltı ile cezalandırılmıştır. Bu penaltıyı Rasih kullanmış ve durumu 2-1 yapmıştır. İkinci yarıda gol atmakta muvaffak olamamışlar ve maç bu skorla nihayete ermiştir. Ancak ikinci yarıda oyunda nispeten iyi oynayan Feyzi, Lütfi ve Şeref’in oyundan alınarak, yerlerine İbrahim, Faruk ve Muhteşem’in sahaya sürülmesi tribünlerde büyük tepkiye yol açmıştır.

İstanbul’daki ikinci maç Taksim’deydi. Hafta arası olmasına rağmen maça olan ilgi muazzamdı. Sovyet takımı bu sefer Moskova, Leningrad ve Harkof şehirleri futbolcularından Şoriyotz, Titirin, Famin, Leuta, İvin, Feodoro, Şulotski, Cemcintif, Şegotski, Kuskof ve İlyin’den oluşuyordu. Türk takımı ise Necdet, Faruk, Yaşar, Esad, Lütfi, Mehmet Reşat, Fikret, Şeref, Rasih, Naci ve Niyazi’den oluşuyordu. İki takım da bu maçta daha iyiydi. Özellikle Türk takımı sahaya çok daha seri ve muntazam bir oyun koymuştu. Takımların ikisinin de iyi oynaması skora yansımıştı: 2-2. Hatta ikinci yarıda Rusların yıldızı Smirnof girene kadar Türk takımı maçı önce götürmekle kalmamış, maçı da onların yarı sahasına yığmıştı. Ancak ikinci yarının ortasında Smirnof oyuna denge getirmiş ve beraberlik golünü kaydetmişti. Maçtan sonra futbolculara yüklenen eleştiri yazılarının yanı sıra bu kadar güçlü bir takıma karşı direngen bir oyun ortaya koymalarından dolayı futbolcular tebrik eden yazılar da basında yer aldı. Rus takımı daha sonra Ankara ve İzmir’de müsabakalarda bulunarak 1 Kasım 1935 günü memleketlerine doğru İstanbul’dan hareket etmişlerdir.

23 Ocak 2006 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Geleneksel İstanbul Futbol Festivali

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Aralık 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Futbolun popüler bir spor olması ile birlikte olağan lig maçları ve kupa maçlarının yanı sıra futbol ile ilgili birçok organizasyon yapmak adet halini almıştı. Elbette ki bu adetin ortaya çıkmasında çok önemli maddi sebepler vardı. Bunların başında da en önemli maddi sebeplerin başında gelen para vardı. Futbol tarihimizin ilk yıllarında lig maçlarının yanı sıra kulüpler kendi aralarında sık sık özel maçlar yapıyorlardı. Örneğin Fenerbahçe ile Galatasaray bir sene içerisinde birbirleriyle altı veya yedi defa karşı karşıya gelebiliyorlardı. Futbolun popülaritesinin yükselmesi ile beraber bu özel maçlar önemli sayıda seyirciyi statlara çekiyordu. Bunların yanı sıra yurt dışından da Macar, Bulgar, Romen, Fransız, Rus takımlarının gelmesi özel maçların keyfini daha bir arttırıyordu. Aslında bu özel organizasyonlar bahar ayları ile başlıyor ve futbola daha uygun olan bahar sonu, yaz ve sonbahar başı gibi mevsimin futbola daha elverişli zamanlarında gerçekleştiriliyordu. Spor bayramları, yıldönümü kutlamaları, özel kupa maçları hep bu zaman aralığında gerçekleştiriliyordu. Bu organizasyonlar aslında kulüplere hem ek gelir kapısı oluyor hem de yeni sezon için hazırlık yapma imkanını sağlıyordu. Yeni transferler bu maçlarda deneniyor, takım yeni yapısı bu maçlarda oluşturuluyordu.

Daha önce çeşitli vesilelerle örneklerini verdiğimiz bu organizasyonlardan bir tanesi de İstanbul Futbol Festivali idi. Günümüzde de bu amaçlar ve vesileler ile çeşitli organizasyonlar yapılıyorsa da geçmiş zamanlarda bunlara bayram, festival gibi adlar verilmiş olması önemlidir. Günümüzde de bu tip organizasyonlar yapılıyor olsa da var olan resmi organizasyonların yoğun programı bu tür girişimleri azaltmaktadır. Ayrıca kulüp gelirleri düşünüldüğünde bu tür organizasyonlarda beklenebilecek gelir miktarı devede kulak kalacaktır. İstanbul futbol dünyası yirminci yüzyılınortasında bu tip organizasyonlardan bir tanesine sahipti: “futbol festivali.” Bu festival kısa bir süre içerisinde bir gelenek halini almıştı. Bu festivallerden bir tanesi de 12 Temmuz 1955 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu tarihte saat 11:30’da Mithatpaşa stadında gerçekleştirilecek bu festivalin içeriği tahminlerin ötesinde zengindir. Çağdaş birçok organizasyonun aksine olarak bu festivalde aslında ünlü futbolcular, büyük kulüpler yer almıyordu. Bunu anlamak için festival programına şöyle bir göz atmak yeterlidir. Buna göre 11:30-12:20 arası 12-15 yaş arası gençlerin futbol maçları, 12:30-13:45 fotoğrafçılar gazeteciler futbol maçı, 14:00-14:45 Kadınlar futbol maçı, 15:00-16:15 Komikler gazeteciler futbol maçı, 16:30-17:45 Antranörler eski takım kaptanları maçı, 18:00-19:45 Fenerbahçe (genç) İstanbul junior karması maçı. Bu futbol maçları trafiği arasında bir de çeşitli dallarda spor müsabakaları da organize edilmişti. Buna göre maçların arasında ve maçların devre aralarında Türkiye liseler atlatizm müsabakaları ve eski atletler yarışmaları yapılacaktı. Bu programda elbette ki kamuoyunun ilgisine mazhar olan müsabakalar kadınlar arası futbol maçıyla eski kaptanlarla antranörler arasında oynanacak maçlardı. Antranörler takımında başta 52 defa milli olmuş olan Fenerbahçe’nin unutulmaz futbolcusu Markoş dahil birçok eski ünlü futbolcu yer alıyordu. Bunlar arasında Cihat Arman (Beşiktaş), Gündüz Kılıç (Galatasaray), Tandler (Emniyet), Eşref (Kasımpaşa), Halil (Adalet) bulunmaktaydı. Eski takım kaptanları ekibi de gayet ilginçti. Nectdet Erdem (Galatasaray), Faruk Barlas (Galatasaray), Feyzi Uman (Beşiktaş), Esat Kaner (Fenerbahçe), Bülent Eken (Galatasaray), Hüseyin Saygun (Beşiktaş), Ömer Boncuk (Fenerbahçe), Hakkı Yeten (Beşiktaş), Ahmet Erol (Fenerbahçe), Şeref Gürgey (Beşiktaş) ve Fikret Arıcan (Fenerbahçe) bu takımı oluşturan kişilerdi. Komikler takımında oynayacak isimler de dönemin önde gelen simaları arasında yer alıyordu. Dümbüllü İsmail başta olmak üzere Aziz Basmacı, Celal Şahin, Fehmi Ege, Abdurrahman Polay, Salih Tozan Komikler takımını oluşturan kişilerdi. Komikler takımı ile gaztecilerin maçını Osman Nihat idare edecekti. İstanbul Junior karmasının Fenerbahçe Genç takımı ile yapacağı maç da merak konusuydu. Zira bu takım bir hafta önce Galatasaray’ın Genç takımını 4-2 gibi net bir skor ile mağlup etmeyi başarmıştı. Aynı muvaffakiyeti Fenerli gençler karşısında gösterip göstermeyecekleri en azında spor basının ilgisine mazhar olmuştu.

 

Gazeteci Topçular

Günler öncesinden duyuruları yapılan festival ilan edildiği tarih ve saatte Mithatpaşa stadında başlamıştır. Önceki yıllara oranla daha az bir seyirci kitlesi bu organizasyona teveccüh etmişti. Hatta programın uzunluğu ve karmaşıklığı yüzünde bu az sayıdaki seyirci kitlesinden bazıları da festivali erkenden terk etmişti. Gazeteci Adnan Fuat Aral organizatörleri eğer bu festivale ileriki yıllarda devam edeceklerse daha düzgün bir program yapmaları konusunda uyarmıştır. Zira katılım her geçen sene düşmektedir. Aslına bakılırsa ilk müsabakalar neşeli bir hava içerisinde geçmişti. En azında katılımcılar için bu tam bir festivaldi. Küçüklerin yirmibeşer dakikadan oluşan maçları 1-1 beraber sonuçlanmış, gazete fotoğrafçıları ile eski gazetecilerin maçları da yine bu sonuçla nihayetlenmişti. Gazetecilerin maçında sahadan mutlak galibiyetle ayrılmak isteyen ayaklarına belki yeni top deyen futbolcular hakemi penaltı atışları yapılmasına ikna etmişlerdi. Hakemin izni sonrasında ihtiyar gazeteciler topu üç defa kaleciye nişanlamışlar, buna mukabil fotoğrafçılar üç vuruşun ikisini gole çevirerek sahadan iki farklı ayrılmayı başarmışlardır.

 

Kadınlar Maçı

Daha sonra sıra merakla beklenen ve izlenen kadınlar maçına gelmişti. Sekizer kişilik bir kızmızı diğeri mavi renkli takımlardan oluşan kadınlar maçında kimi topçuların çok şişman olması ve kimilerinin de ufak tefek olması ortaya ilginç enstantaneler çıkarmıştı. Kadınların sırf bu organizasyon için sahaya çıktıkları anlaşılmaktadır. Zira futbol maçı sırasında kadınların son derece acemice hareketleri günün seyircileri eğlendiren unsurlarından birisi olmuştur. Maç sonunda bir gol atma başarısına nail olan kırmızılar sahadan 1-0 galip ayrılmasını bildiler.

 

Komikler Maçı

Bir sonraki maçta ise sahaya Komiker olarak nitelenen tiyatrocular ile spor yazarları çıkmıştı. Sanatkarlar takımına dümbüllü İsmail ve Aziz Basmacı’nın yanı sıra bu sene Celal Şahin de katılmıştı. Maçı Osman Nihat idare etmişti. Anlaşıldığı kadarıyle oyuncular sahada oldukça eğlenmişlerdi. Zira maçı aktaran gazeteye göre maç “hay huy” içerisinde geçmişti. Sayılan ve sayılmayan goller arasında neticenin ne duruma geldiği çok tartışmalı bir durumdaydı. Öyle ki maçı aktaran Son Posta gazetesi “bize göre maç 3-2 gazetecilerin galibiyeti ile sonra erdi” yorumunu yapmak zorunda kalmıştı. Festivalin son maçı da aslında organizasyonun halipürmelalini ortaya çok net bir şekilde koyuyordu. Antranörler takımında çağırılanların yüzde altmışı bu çağrıya icabet etmemişlerdi. Takım kaptanları takımını da gayet devşirme bir ekipti. Ancak yine de antranörler takımında Fenerbahçe’nin yeni teknik direktörü Markoş ve artist Tevhit Bilgen’in takımı ilgi uyandıracak nitelikteydi. Ve nihayetinde antranörler ve eski kaptanlar maçı 2-2 beraberlikle neticelendi ve böylece bu organizasyon da sona ermiş oldu.

 

Junior’lar Sahada

Festivalin merakla beklenen diğer bir karşılaşma da festivalin bitirilmesinde sonra başlamıştı. Futbol tarihimizin daha erken safhalarında gençler arasında düzenlenen tunuvalar ve özel maçlar günümüzün aksine hem spor basınında hem de günlük gazetelerde çok daha yaygın olarak yer almaktaydı. Öyle ki liseler arası şampiyonalar ve kulüplerin genç takımlarının maçları farklı kesimler tarafından ilgiyle takip ediliyordu. Bu sebeple İstanbul Junior’ın yapmakta olduğu karşılaşmalar da günlük basın tarafından bile takip ediliyordu. Galatasaray’ın gençlerini mağlup eden bu takımın festivalde Fener karşısında yapacakları merakla bekleniyordu. İstanbul Junior’ların diğer genç takımlardan farkları lisanssız olmalarıydı. Bundan dolayı Federasyon o günlerde aldığı bir kararla Junior’ların kendi kategorilerindeki maçlarda oynayamacaklarına dair bir karar da almıştı.

Juniorların takımı Varol (Yüksel), Cahit, Mete, Cemil, Tuncay (Ünal), Münir, Ahmet, Nurettin, Süleyman, Çetin, Orhan’dan oluşuyordu. Fenerbahçe’nin gençleri ise Necati, Hasan, Yaşar, İbrahim, Ayhan, Oktay, Hıfzı, Can, Nihat, Şevket, Selim (Agah ve Ali)’ydi. “Dalıcı” bir forvet hattına sahip Fenerlilerle, sıkı bir defans hattına sahip Junior’lar havanın sıcaklığına rağmen canla başla oynamışlardı. Maç başlar başlamaz Fenerli gençlerin santraforu Nihat takımını hemen öne geçiren golü kaydetmişti. Buna Juniorlar ancak ilk yarının kırkıncı dakikasında Ahmet’in ayağında bir cevap verebilmişlerdi. İkinci yarıda oyun daha da hızlanmıştı. Her iki takımın da iyi oynaması ve organize ataklar yapması festivale gelen az sayıda seyirciyi bile motive etmişti. Fener’in gençleri rakiplerine oranla daha acar görünüyorlardı. Maçın artık son dakikalarına gelindiğinde perdeyi açan Nihat bir gol daha atarak Fener’i sahadan 2-1 galip olarak ayrılmasını sağladı.

 

Günümüzde Olsa

Bu tür organizasyonlara yukarıda da değinildiği üzere artık çok rastlanılmıyor. Bugün böyle bir festival düzenlense herhalde Dümbüllü İsmail yerine aynı ekolü takip eden Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz gibi popüler simaların oynaması beklenir. Ya da antranörler maçında yaptıkları çok tartışılan Daum, Gerets, Çalımbay gibi isimlerin futbol bilgilerini somut olarak sahaya dökmeleri istenebilir. Kadınlar maçına da büyük bir ihtimalle bu anılan festivalin aksine ünlü mankenler veya magazinel insanlar davet edilir. Futbolun uzun yıllardır en popüler olgulardan birisi olması eski takım kaptanlarının çağrılması da kamu oyunun ilgisine mazhar olabilecektir. Rıdvan, Cüneyt, Selçuk gibi isimlerin halen aynı zamanda spor yazarlığı da yapması bu tür organizasyonları daha da zenginleştirecektir. Şu tablo bile günümüzde böyle bir girişimin nasıl bir ilgiye yol açabileceği konusunda yeterince bir fikir vermektedir sanırım.

23 Aralık 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

3’ler 7’ler Birbirini Yediler

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Kasım 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Bu sayfalarda sayısız defa futbolumuzun üç güzide takımı arasındaki kah tatlı kah sert rekabetten bahsetme imkanı bulduk. Gerek şampiyonluk mücadelesinde, gerek farklı kupaları müzelerine götürmede ve de gerekse sayısız alanda birbirleri ile cebelleşen bu üç köklü kulübümüzün omuz omuza verdiği zamanlar da olurdu. Bu ortaklığa ilişkin ilk akla gelecek olanı elbette ki yabancı takımlara karşı oynanan maçlardı. Futbol tarihimizin ilk günlerinde Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş muhtelit yani karma takımlarla sahaya çıkıyor ve Türkiye’yi ortak bir şekilde temsil ediyorlardı.

Ancak bu ortaklığın yanı sıra onları bir araya getiren farklı nedenler de ortaya çıkmıyor değildi. Bunlardan ilki İstanbul dışındaki takımlarla oynadıkları maçlardı. İstanbul takımları ile Ankara ve İzmir takımları arasında da güzel bir rekabet söz konusuydu. Ancak bunun da dışında üç büyük kendi içinde ayrı bir kategoriyi oluşturuyordu ve bu büyüklüğü korumak ve tescil ettirmek için ortak tavır alabiliyorlardı. Bu sene yaz başında yaşanan “havuz problemi” bunun çağdaş bir yansımasıdır. Ancak üç kulübün küçük kulüpler karşısında işbirliğine gitmelerine yıllar öncesinde de rastlanabiliyordu.

29 Temmuz 1957 Pazartesi günü gizli bir şekilde bir araya gelen Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş takımları idarecileri iki konu üzerinde antlaşmaya vardılar. Bunlardan bir tanesi gelecek sezon Beşiktaş’ın maçlarını oynadığı Mithatpaşa stadında çıkamayacak olmasıydı. Daha önce alınmış bir karara göre ligde ilk dörde giremeyen Beşiktaş’ın beşinci olması sebebiyle Mithatpaşa stadına çıkmaması gerekiyordu. 29 Temmuz’da saat 14:00’te Liman Lokantasında bir araya gelen üç büyüklerin yöneticileri Beşiktaş’ın bu durumunu masaya yatırmışlardır. Fenerbahçe ve Galatasaray, Siyah Beyazlılara bu mevzu etrafında kendileri ile tamamen birlikte olduklarını bildirmişlerdir. Basına göre bu karar profesyonel birinci kümeyi yakinen ilgilendirecek oludukça mühim bir karardı. Ancak üç büyüklerin aralarında antlaştıkları yegane konu Beşiktaş ve Mithatpaşa stadı sorunu değildi. Asıl mevzu çok daha maddi, akçeli bir problemdi. Üç büyük kulüp idarecileri Futbol Federasyonu nezdinde teşebbüse geçerek lig maçlarından 11 kulübe ayrılan yüzde otuzların kaldırılmasını isteme kararı almışlardı.

Lig maçlarının umumi hasılatının yüzde otuzu bölge tarafından bloke ediliyor ve sene sonunda elde edilen meblag ligin 10 takımına eşit bir şekilde dağıtılıyordu. Büyük kulüpler kendi aralarında yaptıkları ve hasılatı en fazla maçlardan diğer kulüplerin istifade etmesini bir haksızlık olarak telakki ediyorlardı. Ancak mevcut talimatnameler uyarınca 7 takımın muhalefeti hilafına üç büyüklerin böyle bir düzenleme yapma imkanları mevcut değildi. Bundan dolayı Fener, Cimbom ve Kara Kartallar yeni hazırlanmış ancak istişare heyetinin tasdiğinden henüz geçmemiş ve sözü edilen yüzde otuzluk kesintiyi içermeyen profesyonellik talimatnamesinin bir an evvel yürürlüğe konulmasını arzu ediyorlardı.

İşin ilginç yanı gizli olduğu söylenen üç büyükler toplantısı ile aynı gün diğer yedi kulübün temsilcileri de Beyoğlu spor kulübünün lokalinde bir araya gelmeleridir. Hatta bu toplantı üç büyüklerin toplantısının sonuçlarına göre hareket etmek için diğer toplantının neticesini görmek üzere erken bitirilmiştir. Yani bu gizli toplantıdan tüm alemin haberi vardır. Birinci kümede mücadele eden takımlar ise şunlardı: Beykoz, Emniyet, Adalet, Kasımpaşa, İstanbulspor, Beyoğluspor ve Vefa. Bu ilk Yediler toplantısına katılan temsilciler ise Fahri Somer, Hayrullah Güvenir, Rıza Nemli, Turhan Barlas, Niko Zerudakis idi.

7’lerin muhalefinin sert olması ile iki grup arasındaki ilişkiler de sertleşmiştir. Özellikle Ağustos ayına herhangi bir çözüme ulaşılamadan girilmiş olması meselenin önemini daha da bir arttırmaktaydı. Ancak 7’lerin de hiçbir şekilde antlaşmaya niyetleri yoktu. Üç’lerin bastırmasının sebebi ise yeni profesyonellik talimatnamesinin kısa bir zaman zarfında istişare heyetinin önüne gelme ihtimali yoktu. Bundan dolayı gözüken oydu ki yüzde otuzluk kesinti meselesi en erken bir sonraki sezon gündeme gelebilecekti. Bu konuya ilişkin yöneticilerin görüşlerini, onlarla röportaj yapan günlük Spor gazetesinden takip etmek mümkündür. Fenerbahçe’den Niyasi Sel 3’lerin tekliflerinin 7’ler tarafından reddedildiğini ve bu durumun kendileri tarafından tekrar değerlendirilerek yeni müracaatta bulunabileceklerini belirtmiştir. Galatasaray’da Lütfü Abay ise bu meselenin ileriki toplantılarda hal yoluna koyulacağını tahmin ettiğini söylemiştir. Beşiktaş’tan Hasan Papuçoğlu yüzde otuzun kalkmasının muhakkak ki üç büyüklerin yararına olduğunu söylemiş ve böylece memlekete daha iyi futbolcular yetiştirmenin mümkün hale geleceğini eklemiştir. İstanbulspordan Ali Sekterik ise talimatnamenin gayet sarih olduğunu ve bunu değiştirmek için herhangi bir sebebin olmadığını bildirirken, Beykoz’dan Sadettin Arseven kendilerinin sadece talimatnamenin tatbikinden yana olduklarını ve üçler ne kadar ısrar ederse etsin kararlarından hiçbir şekilde dönmeyeceklerini belirtmiştir. Arseven ayrıca liglerin programının belli olduğu şu günlerde böyle bir değişiklik yapmaya kimsenin hakkının olmadığını belirtmiştir.

Adalet’ten Fahri Somer ise üçlerin talebinin yeni talimatname ile ancak seneye mümkün olabileceğini söylemiş, aksi bir uygulamanın içinde bulundukların senede bir haksızlık olacağını iddia etmiştir. Kasımpaşa’dan Nuri Atılgan ise üçler taleplerinde ısrar edecek olursa ligden çekilmeyi tavsiye ettiğini belirtmiştir. Emniyet’ten Rıza Nemli ise daha net bir ifade kullanmıştır. Nemli’ye göre üç büyükler küçük kulüplerin maddi kaynaklarını keserek kalkınmalarına meydan vermemek ve bu kulüplerin ileride kendilerine kuvvetli birer rakip olmalarını önlemek istemektedirler. Beyoğluspor yöneticisi Marko Kostantinidis Federasyonun bir karar verdiğini ve herkesin menfaatini düşünmesi icap eden bu kurumun adil kararını devam ettirmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Vefa’dan Muhteşem Kural da bu girişim teessür ile karşılamış ve küçüklerin yegane geliri olan yüzde otuzların kaldırılmasına karşı olduklarını dile getirmiştir. Bu ifadelerden yapılan toplantılarda ileri sürülen argümanları anlamak mümkündür.

 

“7’lersiz Üçler Yaşayamaz”

2 Ağustos 1957 Cuma günü tekrar biraraya gelen 7’ler üç gün sonra yapılacak genel toplantı için bir takım kararlar almışlardır. Elbette ki bu kararların başında yüzde otuz hasılat meselesi gelmekteydi. Bu karara göre “yüzde otuzların bu seneki liglerde devamına bu hususta üçler tarafından yapılacak teklif şiddetle reddedilmiştir.” Bu toplantıda bir açıklama yapan Adalet Kulübü reisi Atıf İlmen “Yedilersiz üçlerin yaşayamayacağını” dile getirmiştir. İlmen “demokratik bir rejimde demokratik düşüncelerin gittikçe kuvvetlenmekte olduğu bir devirde inhisarcılık ve tek taraflı düşünceler memleket ve futbol sporuna asla faydalı olamaz demiştir.” Futbol birinci liginin birçok kulübün iştiraki ile alaka uyandırdığını dile getiren Adalet’in reisi bu şekilde birçok kulübün bu hasılatlar neticesinde oyuncu yetiştirebildiklerini ifade etmiştir. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın kendileri olmadan yaşayabileceklerine inanmış olsalar liglerden çekilmiş olacaklarını söyleyen İlmen onlaren da böyle bir derdi olmadığını belirtmiştir. Zira aksi hale kendi aralarında bir turnuva yapmakla iktifa ederlerdi. Bundan dolayı hem yaşamak için bizlere ihtiyaçları var hem de bizim haklarımıza hürmet etmek istemiyorlar diye serzenişte bulunmuştur. Halbuki yüzde otuzlar memleket futboluna katkı sağladığı için üç büyüklerin de menfaatine olan bir durumdur.

 

İkinci Profesyonel Küme Kulüplerinden 7’lere Destek

Üç’ler ile Yediler arasındaki gerginlik üçlerin birinci profesyonel lig tertip komitesi toplantısına gelmemeleri ile bir başka boyuta geçmiştir. Burada yeninden 7’ler var olan talimatnamenin tatbikini istemişlerdir. Bu toplantıya gelen ikinci profesyonel küme kulüp temsilcileri de 7’ler ile birlikte olduklarını beyan etmişlerdir. Böylece üç büyük takım küçük kulüpler alemini tamamen karşılarına almış oldular. Futbol federasyonu azaları ise birgün sonra üç büyükler ile görüşerek ara bulma kararı almışlardır. Bu toplantıda tekrar 7’lerin ileri gelenlerinin görüşlerine başvurulmuş ve yine benzer cevaplar alınmıştır. Örneğin Beyoğluspor temsilcisi Niko Zerudakis bu seneki bütçelerini yüzde otuzlara göre ayarladıklarını ve bunu değiştirmelerinin kendilerini zarara uğratacağını dile getirmiştir. Beyanatlardan küçük kulüplerin en azından 1957-58 sezonunda bu talimatnamenin mutlaka uygulanmasından yana oldukları ancak seneye böyle bir değişikliği kabul edebilecekleri çıkmaktadır.

Federasyon temsilcilerinin üç büyükler ile yaptıkları toplantıdan da bir sonuç çıkmamıştır. Üç büyükler ligden çekilecekleri tehdidini tekrarlamışlarıdır. Üç büyükler yüzde otuz kaldırılmadığı takdirde kombine bilet istemediklerini dile getirmişler, numaralı tirbün biletlerinin turnikelerde satılmasına taraftarız demişlerdir. Diğer bir teklifleri ise kombine bilet yapılsın ancak hasılat maç yapan iki kulüp arasında eşit bir şekilde dağıtılısn olmuştur. Daha sonra madem diğer arkadaşlar talimatnamenin uygulanmasından yanalar o zaman talimatnamede unutulmuş olan bazı maddelerinde tatbikini talep etmişlerdir.

 

Ve Antlaşma

Üç’lerin bu sert çıkışı ve farklı teklifler ileri sürmeleri konusunda Federasyon temsilcileri arada kalmış ve sonunda üç büyüklerin istekleri doğrultusunda bir netice alınmaya başlanmıştır. 7’ler ile tekrar görüşen Federasyon temsilcileri yüzde otuzların kalkması, hasılatın yarı yarıya taksimi ve kombine bilet işinde prensip antlaşmasına varmayı başarmıştır. Beyoğluspor lokalinde yapılan toplantıda varılan antlaşma ile ilişkiler yumuşamaya başlamıştır. Kazananın memleket futbolu olduğuna dair birçok yazı ve beyanat basında yer almıştır. Aslında bu karar üç büyüklerin isteği doğrultusunda olsa da ortalama bir karardı. Zira hasılatın iki eşit paya bölünmesinden küçük kulüpler de faydalanacaklardı. Ancak elbette ki büyük takımların gelirleri hissedilir ölçüde yükselecekti. Bu antlaşmaya en çok tepki Emniyet ve Beyoğluspor’dan gelmiştir. Bir açıklama yapan Niko Zerudaki bu antlaşmanın kulüpleri aleyhine olduğunu beyan etmiş ve stadlar arasındaki dengesizlikten bahsederek kendilerinin dezavantajlı bir durumda olduğu söylemiştir. Yüzde otuzların esas olarak küçük takımların kalkınmasına yaradığını ve bunun şimdi ortadan kalktığını ifade etmiştir. Rıza Nemli de Federasyonu acizlikle suçlamış ve üç büyüklerin sırf küçükleri vurmak için böyle bir hadise yarattığını belirtmiştir. Ancak yine de antlaşmanın lig başlamadan yapılabilmesi herkesi memnun etmiştir.

 

23 Kasım 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Vefa’lı Hilmi’nin Hikayesi

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Ekim 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Futbol Türkiye’de geliştikçe ve kitlelerin ilgisine daha fazla mazhar oldukça kıymeti de ona binaen artmaya başladı. Futbolun kıymetinin artması elbette ki ilk başta futbolcuların değerini ve buna mukabil ceplerine giren para miktarını da önemli derecelerde etkiledi. Bugün bizim için futbolcuların astronomik rakamlar alarak transfer olmaları veya kulüplerine aldıkları para konusunda zorluk çıkarmaları vaka-i adiden. İki sezon arası yaz aylarında futbol pazarı canlanır ve gazeteler çoğu asparagas transfer haberleriyle çalkalanır. Bu arada herkes heyecanla zikredilen para miktarları karşısında kendinden geçer. Yaz aylarında taraftarlar kulüplerinin alacaklarını iddia ettikleri futbolcularla gururlanır, zikr edilen rakamlar ise züğürdün çenesini yorar.

 

Profesyonellik, Para, Şan, Şöhret

Bu sayfalarda altını defalarca çizdiğimiz üzere Türkiye’de futbol senelerce amatör olarak oynanmış, futbolcularda ya öğrenci ya da herhangi bir mesleğin erbabı durumunda olmuşlardır. Bu aslında 60’lı yıllara kadar da devam etmiştir. Örneğin 50’li yıllarda dahi dişçilik yapan ve futbola bir iki sene ara verip, tekrar başlayan ünlü futbolculara rastlamak mümkündü. Hatta öğrenin için Almanya gibi yabancı ülkelere gidip oradaki ünlü kulüplerde top koşturan futbolcular da nadir değildi. Ancak bu profesyonellik öncesi çağ ve meslek erbabı futbolcular zamanı yıllar gittikçe azalmaya ve mesleği futbolculuk olan sporcular çoğalmaya başlamıştır. Bunda en büyük sebep onların aldıkları paranın gittikçe artıyor olmasıydı. 50’li yıllara gelindiğinde, çok partili hayata geçiş ve Demokrat Parti ile birlikte Amerikan tarzı yaşamın reklamının artması ile birlikte futbolculuk ve yeni tüketim anlayışları çok popüler bir hal aldı. Futbolcular gazetelerin müstesna sayfalarında boy göstermeye başlarken, kullandıkları arabalar ve özel hayatları da spor sayfalarından taşmaya başlamıştır. Türkiye güzellerine sorulan sorular arasında hangi takımı tuttukları ilk sıralara yükselmeye başlamıştır.

 

Vefalı Hilmi

Bu ortamda transfer piyasası hareketlenmiş ve futbolcuların istedikleri paralarda muazzam artışlar görülmeye başlanmıştı. 1956-57 sezonunun göz dolduran futbolcularında bir tanesi de Vefa takımının genç oyuncusu Hilmi Kiretmiçi’ydi. Bu genç oyuncu o kadar ilgi çekmişti ki sezon sona erer ermez kulüpler peşinden koşmaya başlamış ve buna ilişkin haberler gündemin ilk sıralarına yükselmiştir. İlk çıkan haberlere göre Hilmi’nin peşinde koşan kulüplerin başında Galatasaray ve Beşiktaş takımları gelmektedir. Hatta Galatasaray kulübünün Hilmi’nin yakın akrabalarından biriyle sürekli bir ilişki kurduğu da sızan haber arasında anılmaktadır. Zamanın basını kulüplerin bu transfer niyetlerini fiyatının çok yükselmesini istemedikleri için çok açık etmemeye çalıştıklarını bildirmektedir. Ancak Hilmi’ye talip olanların listesinin uzaması sonucu Vefa kulübü yöneticileri bir açıklama yaparak Hilmi’yi satmayı düşünmediklerini ilan etmişlerdir. Vefalı idareciler Hilmi’nin kulüp ile 1960 senesine kadar mukavelesi olduğunun altını çizmişler ve getirisi ne olursa olsun bu yetenekli genci bırakmayı düşünmediklerini dosta düşmana duyurmuşlardır.

Ancak niyetinde ısrarlı olan Galatasaray işin ucunu bırakacak gibi de değildi. Zira bir kaç gün içerisinde Hilmi’nin Galatasaray’ın Rusya seyahatine dahil edildiğine dair haberler ortaya çıkmıştır. Sezon sonrası hazırlık maçları için Rusya gidecek olan Galatasaray Hilmi’yi kafileye dahil ederek transferde somut bir adım atmak niyetindeydi. Bu haberler üzerine fikri sorulan Hilmi ise istekli olduğunu hissetirmiş ancak son sözü kulübünün söyleyebileceğini eklemeyi de ihmal etmemiştir. Mukavele ve tahsil durumu nedeniyle transferinin güç olduğunu belirten genç futbolcu, kulübü kendisini satışa sunarsa işin değişeceğini belirtmiştir.

 

Yıldırım Transfer

Fenerbahçe 50. yıl kutlamaları dolayısıyla düzenlediği Fenerbahçe Bayramında Fransa’nın Toulouse takımı ile karşılaşmış ve bu maçta taraftarlarına bir sürpriz yapmıştı. Maçta oynayacak futbolcular anons edilirken forvette oynayacak oyuncu olarak Hilmi anons edilmiş ve tribünlerden “aaaaaaa” diye bir uğultu yükselmişti. Daha çok Galatasaray’a transferi ile anılan Hilmi’nin takviye olarak bile olsa bu maçta Fenerbahçe’de forma giymesi büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Ancak gerçek anlaşılınca kamuoyunun şaşkınlığı bir derece daha artmıştır. Hilmi yabancı bir takıma karşı maçta destek için takımda yer almamıştı. Fenerbahçe kendisiyle üç senelik bir mukavele imzalamıştı. Bu noktadan sonra sezonun en önemli transfer bilmecesi, sezonun en fazla merak edilen hadisesi olmaya başlamıştı. İstanbul 7. Noterine götürülen Hilmi ile Fenerbahçe adına Muhittin Bulgurlu bir mukavele imzalamış, buna göre Hilmi üç sene karşılığında kulüpten on beş bin Türk lirası alacaktı. Fenerbahçe’nin Hilmi’yi ikna etmesinde mukaveledeki şu madde önemli bir rol oynamış olsa gerek: “Hilmi lisans mecburiyeti karşısında profesyonel lig maçlarında oynayamazsa Fenerbahçe Kulübünden 20 bin lira tazminat alacaktır.” Hilmi bu madde sayesinde kendisini de garantiye almış oluyordu. Bundan dolayı mukaveleyi imzaladıktan üç saat sonra Toulouse maçında ilk kez sarı lacivertli formayı giymişti.

 

Vefa’nın Fenerbahçe’ye Tepkisi

Bu olay üzerine Vefalı idarecilerin tepkisi gelmekte gecikmedi. Bir idareci maçtan sonra “bu memlekette hak, hukuk, ve profesyonellik talimatnamesi varsa Hilmi Fenerbahçe ve hiçbir kulüpte oynayamaz” dedi. İstanbulspor’dan kendisini 6 bin liraya aldıklarını ekleyen yönetici, o zamanda kendisinin tahsiline devam ediyor olmasının problem çıkardığını ifade etmiştir. Bu durumda profesyonel bir mukavele imzalamasını Futbol Federasyonu istisnai olarak kabul etmiştir. Vefalı yönetici mukaveleli bir futbolcuyu transfer eden Fenerbahçe’nin bu hareketinin spor anlayışı içerisinde değerlendiremeyeceğini söylemiştir.

Birgün sonra Vefa Kulübü sert bir açıklama yapmıştır. Buna göre Vefa idare heyeti Hilmi’ye 1 aylık bir ceza vermiş, Fenerbahçe’yi protesto etmiş ve Federasyondan Fenerin Hilmi’yi Almanya kampına götürmesine mani olmasını talep etmişlerdir. Gazetelerde çıkan haberlerden kimsenin bu transferin gerçekleşeceğine inanmadığını anlıyoruz. Zira mukavelesi olan bir topçunun kulübünden izinsiz olarak başka bir takıma geçebileceğine kimse inanmıyodu. Gazeteler son yıllarda meydan gelmiş vakaları da hatırlatarak bu konuya nasıl yaklaşılması gerektiği üzerine durmuştur. Zira Fenerbahçe daha önceki yıllarda Beşiktaşlı bir futbolcu olan Ahmet Berman’ın transferi konusunda da benzer bir durum ile karşılaşmış ve bu futbolcuyu renklerine bağlayamamıştır. Vefa kulübü başkanı Selahattin Karayavuz imzası ile şu açıklamayı yapmıştır. Fenerbahçe’yle Hilmi’nin imzalamış olduğu anltlaşma hükümsüzdür. Futbol Federasyonu gereğini yapmalıdır. Ayrıca memleketin en çok sevilen ve Türk sporuna büyük hizmetleri geçmiş ve Vefa ile dostluk bağları olan Fenerbahçe gibi bir kulübün bu hareketi yapması kendilerini üzmüştür. Vefa kulübü ayrıca bir önceki senenin Şirzat ve Ahmet hadiselerinden ders alınmadığını belirterek bu tür girişimlerde bulunulmamasını istemiştir.

Turist Hilmi’nin Abisi Sahnede

Bu esnada sahneye küçük kardeşinin istikbalini düşünen Hüseyin Kiretmitçi çıkmıştır. Kulüp yöneticileri ile görüşen abi Kiremitçi gazetelerin ilk sayfalarında boy göstermeye başlamıştır. Bu arada Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü’nden İstanbul bölgesine Vefa’nın lehine bir yazı gelmiştir. Buna göre Hilmi’nin Vefa ile munakid mukavelesi geçerlidir ve Fenerbahçe’ye transferi hiçbir şekilde mümkün değildir. Ayrıca Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü Hilmi’ye verilen 1 aylık cezayı da onamıştır. Ayrıca Hilmi’nin Fenerbahçe ile birlikte Almanya kampına gitmesi de mahsurlu görülmüş ve bölgeden bu konuda tedbir alınması istenmiştir.

Hal Fenerbahçe’nin aleyhine gelişmeye başlayınca sarı lacivertliler bir ara formül bulmuşlardır. Buna göre Vefa’nın acar forveti Almanya’ya turist olarak götürülecektir. Birçok gazetede Hilmi’nin eski takımına döndüğü yolunda haberler çıkmasına rağmen Hilmi Fenerbahçe’yi Almanya’ya götüren uçağa bindirilmiş ve ailesi ile birlikte kalabalık bir grup tarafından uğurlanmıştır. Gazeteciler uçağa binmeden önce Hilmi’ye çok yakın bir alaka göstermişler ve Hilmi’nin sayısız fotoğraflarını çekmişlerdir. Fenerbahçeli futbolcular da Hilmi ile yakından ilgilenmişler ve onu evinde hissetirmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Özellikle Lefter, Hilmi’nin yanında bir an olsun ayrılmamış, ona her konuda yardımcı olmaya çalışmıştır. Öyle ki kendisinin kulüp tarafından bu işle görevledirildiği gibi bir izlenim vermiştir.

Fenerbahçe bir yandan Himi’yi Almanya’ya götürürken, bir yandan da Vefa kulübüyle antlaşma yolları arıyordu. Bu arada Himi’nin Vefa ile oaln mukavelesinde bir takım gedikler olduğu şayiaları ortalıkta dolaşıyordu. Ancak Vefa kulübü ve umumi kaptanı Muhteşem Kural antlaşmaya niyetli değildi. Fenerbahçe bu tür transfer ataklarının profesyonelliğin ve kulüpler arası rekabetin bir gereği olarak görülmesi gerektiğini iddia ediyordu. Muhteşem Kural bu tür iddalar karşısında Fenerbahçe kadar kollektif pasaporta kendini dahil ettiren Hilmi’nin de suçlu olduğunu tekrarlamıştır. Vefa kulübü verdiği cezanın tasdik edilmesinden sonra tekrar Futbol Federasyonuna başvurarak gereğinin yapılmasını istemiştir. Fenerbahçe yönetimi bir başka alanda da sıkışmıştı. Fenerbahçe kongresi yaklaşmış ve idealistler ile kadıköy grubu arasında sert bir mücadele sürüyordu. Rüştü Dağlaroğlu’nun kaydının silinmesi meselesi ve Hilmi’nin transfer meselesi de kavga nedeniydi. Muhalefet Galatasaray’ın peşinden koştuğu bir futbolcunun böyle tartışmalı bir şekilde transfer edilmeye çalışılmasını kongreye dönük bir seçim yatırımı olarak değerlendirmişti. Bundan dolayı Fenerbahçe yönetimi kendi arka bahçesinde de Hilmi meselesinde sıkışmıştı.

 

Sabah Fenerli Akşam Vefalı

Vefa Fenerlileri sıkıştıracak bir girişimi de yapmakta gecikmemiş ve Galatasaray’a Hilmi’nin transferi ile ilgili yeni bir teklif verdi. Şartları ağır olan bu teklifi Cimbomlular değerlendireceklerini ve ona göre bir karar vereceklerini söylediler, zira şartlar biraz ağırdı. Vefalılar Galatasaray’dan Enver ve Güngör’ü istemişler, ayrıca hasılatı Vefa’ya kalacak hususi bir maç teklif etmişlerdir. Transfer meselesinin yılan hikayesine dönmesi Hilmi’yi de biraz telaşa sokmuş ve sık sık eski kulübünü ve arkadaşlarını ziyaret etmiştir. Bu arada Vefa Hilmi’nin maaşını bölgeye yatırmaya başlamıştır. Bu arada Hilmi Almanya seyahatinden sonra Vefa kulübüyle Balıkesir’e kampa gitmiştir. İki arada bir derede kalan futbolcu Balıkesir’den döndükten sonra da sabahları Fenerbahçe ile akşamları ise Vefa takımıyla antremanlara çıkmaya başlamıştır. Hilmi için yapılan tartışmalar genişlemiş, abisi Hüseyin Kiremitçi ise kardeşinin istikbali ile oynanmamasını, bonservisinin kendisine verilmesini istemiştir. Ancak Vefalı yöneticiler pek oralı olmamışlardır.

Fenerbahçe son olarak daha cazip bir teklif getirmiştir. Buna göre Vefa kulübü Hilmi için otuz bin lira alacak, Vefa ile Fenerbahçe arasında oynancak hususi bir maçın yarı hasılatı ile birlikte futbolcu Turan da Vefaya verilecekti. Hilmi de bu transferden yirmi beş bin lira alacaktı. Bu arada zengin bir tüccar ortaya çıkmış ve Hilmi’nin transfer parasını Galatasaray için cebinden ödeyeceğini açıklamıştır. Hilmi meselesi herkesin merak ettiği bir vaka haline gelince iştirakçi sayısı da gün geçtikçe artmaya başlamıştır. Bu arada Transfer Sezonu sona ermiş ancak Hilmi meselesi çözümlenememiştir. Hilmi Fenerbahçe ile de antremanlara çıkmaya devam etmiş ve abisi Hüseyin Kiremitçi’nin sözünden çıkmamıştır. Abisi Fener’e transferi için çok çalışmış ancak net bir sonuç uzun süre ortaya çıkmamıştır. Cağaloğlu’nda son kez Fenerli yöneticilerle buluşacak ve ek bir antlaşma imzalayacak Hilmi randevuya gelmemiş ve bir başka yazıhanede Vefa ile on iki bin beş yüz liraya antlaşmıştır.

Böylece Hilmi birçok badireden sonra eski kulübüne dönmek zorunda kalmıştı. Fenerbahçe bu emeline ancak Hilmi’nin sözleşmesinin bittiği 1960 senesinden sonra ulaşmış ve Hilmi’yi 1960-61 sezonunda renklerine bağlamıştır.

23 Ekim 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

1942 Fenerbahçe Galatasaray Bayramı

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Eylül 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Bu sayfalarda birçok kez lig ve kupa maçlarının dışında düzenlenen sayısız organizasyona değinme fırsatımız oldu. Türk Futbol Tarihi boyunca kulüp takımları çok farklı vesilelerle karşı karşıya gelmişlerdir. Öyle ki bu farklı organizasyonların ve maçların bir listesini hazırlamak bile büyük bir uğraş gerektirir. Çok çeşitli vesilelerle karşı karşıya gelen kulüpler kendi aralarında da farklı organizasyonlar düzenlemekten geri kalmıyorlardı. Kulüpler arasında günler veya aylar süren kupalar maçları ihdas ediliyor, kulüpler kuruluşlarını mutantan bir surette kutluyor ya da değişik zamanlarda spor bayramları kutlanıyordu. Bu sayede sadece futbolcular veya değişik branş sporcuları bir araya gelmiyor, toplumun farklı kesimleri ve meslek grupları da spor sayfalarında boy gösterebiliyorlardı. Özellikle kadınların ve farklı meslek erbabının spor sayfalarına çıkarak kamuoyunun gündemine gelmesine çeşitli vesilelerle eğilmeye devam edeceğiz.

Ancak daha önceleri de vurgulama fırsatı bulduğumuz gibi Fener-Cimbom maçlarının tadı futbol camiası için bir başkaydı. Bilmem kaç kere karşı karşıya gelen bu iki güzide kulüp 1942 senesinin baharında ortak bir spor bayramı düzenleme kararı almışlar ve futbol aleminde yaşanan tatsızlıkların yanına bir güzellik eklemişlerdir. İki ezeli rakibin düzenlemiş olduğu bu dostluk şöleni tarihin tozlu sayfalarından gün ışığına çıkarılmayı fazlasıyla hak ediyor. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren coşkuyla ve özenle kutlanan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı o zamanlarda da Türkiye’nin sembolik öneme haiz günlerinin başına gelmekteydi. Resmi kutlamaların yanında spor kulüpleri de bu günün ehemmiyetine uygun aktiviteler düzenlerlerdi. 1942 senesi içinde yaklaşık iki ay öncesinde iki kulüp arasında bu amaçla görüşmeler başlanmış ve 17 Mayıs 1942 günü Fenerbahçe stadında yapılmak üzere bir spor bayramı düzenlemesine karar verilmiştir.

 

Hazırlıklar

Senenin en muazzam spor hadisesini yapmayı önlerine koyan iki kulüp idare heyeti müşterek bir şekilde bayramın programını oluşturmaya başlamışlardır. Seyircilere bir de sürpriz müjdelenmiştir. Her iki kulüp de birinci takımlarına yeni aldıkları yeni oyuncuları takımlarına katarak en kuvvetli halleriyle sahaya çıkacaklardır. Ayrıca eski zaman efsaneleri, emektar futbolcular yani tekaütler de mazinin iddialı maçlarına bir yenisi ekleme fırsatını da bulacaklardır. Her ne kadar merkezinde futbol da olsa diğer branşlar da bu dostluk organizasyonunda ihmal edilmemiştir. Çok arzu edilmesine rağmen dört senedir karşı karşıya gelemeyen Galatasaray ve Fenerbahçe atletizm ekiplerine yarışma fırsatı da bahşedilecektir.

Bir hafta önceden basına verilen ayrıntılı program şöyleydi: İki kulübün genç oyuncuları saat 13:00’de karşı karşıya gelecekler, bu maçın akabinde saat 14:00 ile 14:30 arasında geçit resmi ve çelenk törenleri yapılacaktı. Bu tören esnasında iki kulüp adına birkaç da kelam edilecekti. Saat 3’te sırık atlama ve 800 metre yarışları, 15:00’da cirit atma ve 110 metre engelli koşusu, 15:30’da iki kulübün B futbol takımları karşılaşmaları yapılacaktı. Daha sonra 16:00’da 400 metre, 16:10’da 1500 metre, 16:15’de yüksek atlama, 16:30’da 200 metre, 16:40’da Zeki ve Nihat takımları arasında tekaütler futbol maçı, 16:55’te 3000 metre, 17:25’te 100,200,300,400 metre bayrak yarışları yapılacaktır. 17:30’da ise sıra asıl beklenen maç Fenerbahçe-Galatasaray A takımları maçına gelecektir. Bu maçın devre arasında ise mükafat töreni gerçekleştirilecektir.

Meraklı izleyiciler Fenerbahçe – Galatasaray Bayramının biletlerini farklı yerlerden temin edebileceklerdir. Organizasyonun biletleri İpek Sinemasında, Galatasaray Kulübünde, Kadıköy Altıyol ağzındaki eczanede, Fenerbahçe kulübünde sahiplerini beklemişlerdir. Bilerlere ilişkin zamanın en önemli spor dergisi olan Kırmızı-Beyaz Bayramdan önceki dört gün boyunca 14:00-17:00 arasında meraklılara bilet bulundurma sözü vermiştir.

 

Gençler Karşı Karşıya

Bu bayramın programına şöyle bir göz gezdirildiğinde spor organizasyonlarının çoğunda ortak olan öğelerle karşılaşmaktayız. Bu tür kutlama ve özel günlerde yaşlılar, gençler ve diğer branşlardan sporcular hünerlerini erken saatlerde sergilerler, daha sonra gün asıl çocuklar olan, A futbol takımlarının maçları ile sonra erer. Fenerbahçe – Galatasaray Bayramı da bu anlamda bir istisna olmamıştır. Daha önce ilan edildiği gibi bayramın ilk etkinliği olarak sahaya genç takımlar şu kadrolarla çıkmışlardır: Galatasaray; Erdoğan, Haluk, Ömer, Süleyman, Rıdvan, Özcan, Mehmet, Reha, Muzaffer (Faruk), Adnan, Recep. Fenerbahçe; Celadet, Salih (Muvaffak), Kemal, Kemal, Zihni, Fikret, Erol (Bülent), Hilmi (Erol), Dursun (Hilmi), Konuralp, Faruk. Görüldüğü üzere Fenerbahçe’nin daha fazla oyuncu denediği bu maçın ilk yarısı golsüz beraberlik ile sonuçlanmıştır.İkinci yarıda birer gol bulan takımlar sahadan dostluk bayramına yaraşır bir şekilde berabere ayrılmışlardır.

 

İhtiyar Delikanlılar Sahada

Gençler ve B takımların maçlarından sonra çok neşeli geçen ve ilgiyle izlenen Tekaütler maçına sıra gelmiştir. Bir zamanların milli takımını oluşturan ihtiyar delikanlıların maçı çok eğlenceli geçmiştir. Galatasaray’ın ihtiyarları Avni, Lütfi, Burhan, Hayri, Nihat, Fazıl, Arif, Salahattin, L. Mehmet, Muslih, Haldun olarak dizilmişlerdi. Fenerbahçenin tekaütleri ise Nedim, Kadri, Yaşar, Şekip, Ragıp, Reşat, Fazıl, Alaaddin, Sabih, Sedat, Bedri’ydi. Sarı lacivertliler ilk yarıda Bedrinin, ikinci devrede ise Alaattin’in ayağından buldukları gollerle sahadan galip ayrılmışlardır.

 

Beklenen Maç

Günün diğer aktiviteri olan atletizm yarışmaları basına göre sönük geçmiştir. Kayda değer ve bir muvaffakiyet olarak anılan dereceler Muzafferin 200 metrede 22.8’lik, Rıza Maksud’un 800 metrede 2.0.22’lik ve Eşref’in 3000 metrede yapmış olduğu 9.02.6’lık derecelerdi. Bunlar günün iyi dereceleri olarak ilgi odağı olurken diğer alanlardaki dereceler hayal kırıklığı yaramıtmıştır.

Bayramın asıl oyunu ise spor severlerce merakla beklenen A futbol takımları maçı bu müsabakalardan sonra oynanmıştır. 5000 kişinin izlediği maçın hakemliğini Sami Açıköney yapmıştır. Galatasaray Osman, Faruk, Salim, Mustafa, Enver, Eşfak, Hikmet, Arif, Cemil, Gündüz ve Gazanfer onbiriyle sahaya çıkmıştır. Fenerbahçe ise şu oyuncuları sahaya sürmüştür: Nuri, Muammer, Murat, Ömer, Ali Rıza, Aydın, K. Fikret, Naci, Melih, Esat, Halit. Başlama düdüğü ile birlikte taraflar birbirlerini yoklamaya başlarlar ve peş peşe iki gol pozisyonu yaratırlar. Maçın henüz ikinci dakikasında Melih’ten aldığı güzel bir ara pasını Naci Galatasaray kalesine sıkı bir şut ile yollar. Ancak Osman çok şık bir kurtarışla muhakkak bir golü engeller. Bu atağın hemen akabinde Galatasaray Fener kalesine çok seri bir şekilde inmiş, bu sefer de Cemil’in sert bir şutunu Nuri göz doluran bir kurtarışla çelmiştir. Galatasaray bu dakikadan sonra oyuna biraz daha ağırlığını koymuş ve 7. dakikada yine Cemil Fener kalesine tehlikeli bir şekilde yaklaşırken Murat tarafından cansiperane bir şekilde önlenmiştir. Ancak Cimbom’un bu akınları sonuç getirmekte gecikmemiş ve maçın 10. dakikasında Gazanfer topu solda indirmiş ve Nuri’nin bu sefer hatalı bir şekilde terk ettiği kaleye Cemil ve ona arkadan yetişmeye çalışan Murat ortak bir vuruşla topu sokmuşlardır.

Bu golden sonra sarı kanaryalılar biraz kendilerine gelmişlerse de 12. ve 17. dakikalardaki iki akınlarında birincisi avutla ikincisi ise korner ile neticelenerek sonuçsuz kalmıştır. Bu akınlar Galatasaray’ıb baskısını kesmeye yetmemiştir. Gündüz güzel pasıyla yine Cemil topla buluşmu ancak bu sefer Murat tam zamanında yetişmeyi başarmış ve tehlikenin büyümesini engellemiştir. Bu akından sonra Küçük Fikret Galatasaray kalesi önünde çok müsait bir pozisyonu harcamış, 33. dakikada ise Enver’in ıskaladığı bir topu boş Galatasaray kalesine Melih atamamış be böylece Fenerbahçe beraberlik şansını elinin tersiyle itmiştir. İlk devrenin geri kalan kısmı da Galatasaray hakimiyetinde geçince ilk yarı bir sıfır Cimbom’un galibiyetiyle sona ermiştir.

Sarı Lacivertliler saha iki tadilatla çıkmışlardır. Hatalı bir gol yiyen Nuri’nin yerine kaleye Sabri geçmiş, forvette de müsait bir pozisyonu harcıyan Melih’in yerine İbrahim girmiştir. Ancak bu değişiklikler pek bir işe yaramamış olacak ki Galatasaray’ın baskısı ikinci yarının başlamasıyla artarak sürmüştür. Bu baskı da semeresini vermekte gecikmemiş, Galatasaray ikinci golünü bulmuştur. Gol ilk yarıda olduğu gibi yine bir kaleci hatası neticesinde yenmiştir. Kaleye yeni geçen Sabri Arif’in sert bir şutunu kurtarmış, daha sonra topu oyuna sokmak istemiştir. Bu sırada topu oyuna sokarken acemice bir hareket yapmış ve Cemil ayağını araya sokmayı başarmıştır. Cemil’in ayağına çarpan degajman neticesinde top Gazanfer’in önüne düşmüş, o da topu boş kaleye bırakmakta zorlanmamıştır. Yani uzun lafın kısası gelen gideni aratmıştır Fener cephesinde.

 

Gelen Gideni Aratır

Bu bariz hatadan sonra Sabri’nin acemilikleri bitmek bilmemiştir. İkinci yarının 9. dakikasında Cemil sert bir şut çekmiş, bu şutu bloke etmekte zoralanan Sabri’ye şarj yaparak topu tekrar almış ancak attığı falsollu şut avuta çıkmıştır. Bu sefer Cimbomluların cömert pozisyon harcamalarını fırsat bile Fenerliler bir frikik kazanmışlar, ancak K. Firket’in ayağından bu pozisyondan yararlanamamışlardır. Bu pozisyon sonrası Cimbom’un çalışkan futbolcusu Cemil santradan aldığı topla Fener kalesine kadar inmiş ancak çektiği sert şut kale direğini yalayarak dışarıya gitmiştir. Tam bu sırada oyunu belki döndürecek nitelikte bir şut K. Fikret tarafında çekilmiş ancak kaleci Osman olağanüstü bir kurtarışla bir tehlikeyi de bertarar etmiştir. Ancak daha Osman kendine gelemen Naci güzel hareketlerle kaleye tekrar yaklaşmış ve Faruk’u “kıvırdıktan” sonra “sağ ve hava köşeyi bulan” vole bir şutla topu Galatasaray ağları ile buluşturarak takımının şeref sayısını kaydetmiştir.

Ancak bu gol Fener’i diriltmeye yetmemiş, Galatasaray akınları daha da artarak sarı kanaryalıların kalesini zorlamaya başlamıştır. Gündüz ve Hikmet’in ard arda bulduğu pozisyonlar az farklarla dışarı gitmiştir. Ancak Fener’in bu şansı fazla uzun sürmemiş ve ikinci yarının 38. dakikasında Gündüz Fener kalesine doğru yaklaşırken kaleci Sabri’yi üzerine çekmiş ve aşırtma bir plaseyle Cemil’i kale çizgisinde topla buluşturmuştur. Cemil’e sadece topu kaleye sert bir şekilde sokmak kalmıştır. Bu golden sonra çok enerji harcayan sporcular biraz yorulmuş ve maç soğumuştur. Netice itibariyle Galatasaray Fener stadından 3-1 galip ayrılmıştır.

 

Sonuç

Maçın en beğenilen isimleri Osman, Gündüz ve Salim olmuştur. Cemil ise her zaman ki gibi pozisyonları bol bol harcamasında ve artistik denilebilecek hareketlerinden dolayı eleştirilmiştir. Fenerin vasat oynayan oyuncuları arasında göze batan isim ise Murat olmuştur. Ancak elbette ki maçın kaderini çizen Fenerin iki kalecisi Nuri ve Sabri olmuştur. Yedikleri üç hatalı gol ile takımları sahadan mağlup ayrılmıştır. Organizasyon geneli itibariyle beğenilmemiştir. Hem ortaya çıkan aksaklıklar, merasimin düzensiz yapılması eleştiri konusu olmuştur. Ancak bu eleştirileri yapanların aslında unuttukları bir kaç şey vardı. Daha önceki tarihlerde çok sayıda yabancı kulüp davet edilirdi ve daha ihtişamlı kutlamalar yapılırdı. Ancak İkinci Dünya Savaşı birçok olumsuzluğu da beraberinde getirmiş ve bu eleştirilerin çıktığı basını bile örneğin kaliteli kağıttan mahrum bırakmıştır. Bundan dolayı bu şartlarda güzel bir dostluk organizasyonu, ezeli rekabetin dostluk bayramına dönüştüğü bir vesile yaratılmıştır.

23 Eylül 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

İzmirli Vehap’ın Yurtdışı Macerası, Bir Türk Futbolcusunun Avrupa’ya Transferi 1932

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Ağustos 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Bu Vahap da Kim?

1932 senesinin Ocak ayında basına bomba gibi bir haber düşer. İzmirli siyahi futbolcu Vahap İngiltere’den bir takıma gitmek üzeredir. Bu haber çok kısa bir süre içerisinde İzmir basının sınırlarını aşarak ulusal basının gündeminin ilk sıralarına yükselir. Bu haber kamuoyunda ve basında ilk başta belli bir şaşkınlık yaratmıştı. Öyle ya kimdi bu İzmir’li Vahap? Avrupa’da bir takıma transfer olacak kadar iyi bir futbolcu ise neden herkesin malumu değildi? Ancak kısa bir sürede tüm gazetelerde çıkan haberlerle artık herkes bu İzmirli futbolcuyu tanıyordu. Esasen İzmir’in iyi topçularından biriydi Vahap. İzmir’in Altay takımında forma giyen Vahap, aslında bir ara İstanbul liginde de top koşturmuştu. Daha önce Beşiktaş’a transfer olmuş ancak kensinden bekleneni verememiştir. Basına göre bunda en büyük etken çok iyi bir tekniğe sahip bu futbolcunun Fenerbahçe ve Galatasaray gibi takımlar karşısında biraz ürkek oluşu ve kalitesini ortaya koyamayışıydı. İstanbul liginde silik bir tablo sergileyen Vahap kısa bir süre sonra tekrar İzmir’deki eski takımı Altay’a geri dönmüştü. Ancak şanssızlık yakasını yine bırakmamış Vahap 1930-31 sezonunda cezalı duruma düşmüştür. Takımındaki yerini bu ceza sebebiyle kaybeden Altaylı futbolcu İzmir mıntıkası aracılığıyla Federasyona bir spor malzeme dükkanı açmak için başvurmuştur.

 

Muhtelif Rivayetler

Kendisini tanıyanlar bu durumda olduğunu bildiği için, tanımayanlar ise ünlü bir takımda oynamadığı için kendisinin nasıl olup da Avrupalı bir takıma transfer olacağını merak ediyorlardı. Vahap aslında bir ilk değildi. Önceki senelerde memleket topçularından Bekir Almanya’ya gitmiş ve kendisinden gurur verici haberler alınmıştı. Hatta Vahap meselesi oraya çıktığında Bekir halen Almanya’daydı ve dönüş hesapları yapmaktaydı.

Vahap’ın yurtdışına gidişi ilk başlarda tam bir muammaydı. Çünkü basın işin iç yüzünü tam olarak bilmiyordu. Yani Vahap hangi ülkeye, hangi takıma ve ne sebeple gidiyordu basın bilmiyordu. İzmir’li futbolcu da bu konuda çok net bir açıklama yapmıyordu. Vahap’ın 11 Ocak 1932 Pazartesi günü Sirkeci’den 19:40’da hareket etmesi ile birlikte birçok dedikodu da ortaya çıkmakta geçikmedi. Bunlardan bir tanesine göre Vahap bir İngiliz takımı ile görüşmeye gidiyordu. Bu takım da büyük bir ihtimalle Arsenal idi. Hatta milli takım teknik direktörü Fred Pegnam bu konuda aracılık yapmıştı. Ancak trene binerken Vahap Olimpiyat dergisine bir açıklama yapmış ve bu gidişinin teknik direktör ile hiçbir alakası olmadığını beyan etmiştir. Buna ilave olarak profesyonel bir kulübe gittiği konusunda bir açıklama yapmak için de erken olduğunu ifade etmiş ve kendi durumunun ne olduğunu kendisinin dahi ancak iki ay sonra belli olacağını belirtmiştir. Bunun dışında bir bilgi vermeyen Vahap trene binerek Avrupa macerasına başlamıştır.

Vahap’ın yurtdışına çıkışıyla birlikte şaiyalar da artmıştır. Herşeyden önce milli takım teknik direktörü Pegnam milli takımla birlikte Atina’dan dönüşünde İzmir mıntıka reisi Kazım Paşa’nın kaptan Zeki Rıza aracılığıyla müracaatı üzerine Vahap’ın Avrupa’ya gidişiyle hiç bir ilgisinin olmadığını açıklamıştır. Basının çok net olarak bildiği iki bilgi mevcuttu: Vahap’ın pasaportundaki İngiliz vizesi ve cebinde taşıdığı içeriği tam olarak bilinmeyen İngilizce yazılmış mektuplar. Bu delliler onun İngiltere’ye gitmekte olduğuna delalet ediyordu. Buna göre Vahap Arsenal’a gidiyor ve üç aylık bir deneme antlaşması imzalanmıştı. Tüm masrafları ise yine kulüp karşılayacaktı. Ancak başka bir takım şaiyalar da belirmekte gecikmemiştir. Bu rivayetlere göre Vahap’ın cebinde K.S.K. antrenörü Macar Her Şvenk’in bir referans mektubu bulunmakta ve İzmir’li futbolcu bir Macar takımında oynamak için yurtdışına çıkmaktaydı. Yine bazı İngilizlerin İngiltere için aracılık yaptıkları, Vahap’ın aslında levazım mağazası için Avrupa’ya gittiği, ya da bir Caz grubunda çalışmak için dışarı çıktığı rivayetler arasındaydı. Yani aslında bilinen tek hakikat Vahap’ın Sirkeci’den trene binişiydi.

Vahap’ın yurtdışına bu söylentilerle beraber gidişi kısa zamanda popüler bir konu haline geldi. Hatta M. Bahaettin’e göre futbolcuların mevki ve kıymetini arttırmıştı. Konunun basında ayrıntılı bir şekilde yer alması sebebiyle K.S.K antrenörü Şvenk İzmir’in Hizmet gazetesine bir mektup yazarak Olimpiyat mecmuasında çıkan iddiaların asılsız olduğunu açıklamıştır. Şvenk, Vahap ile hiçbir münasebetinin, ülfetinin, ve temasının olmadığı gibi kendisine tavsiye mektubu verdiği iddiasının da asılsız olduğunu dile getirmiştir. Şvenk bu iddialara biraz kızmış olacak ki, Macar takımlarında iyi oyuncular olduğunu ve kendilerinin Vahap’a lüzum görmeyeceklerini söylemiştir. Ayrıca belirttiğine göre Macaristan’da yabancı oyuncu oynatmakta yasaktır. Bu açıklamalarla Vahap’ın Macaristan’a gittiği iddiaları yalanlanış oluyordu. Ancak Şvenk’in açıklamasının sonunda söyledikleri de ilginçti: “Bu şayıayı Mr. Pegnam galiba ellerini yıkamak için çıkarıyor.” Bu noktada Mr. Pegnam’ın adı tekrar gündeme girmiş oluyordu.

 

İngiltere’den Fransa’ya

Birkaç ay içerisinde Vahap’ın İngiltere’ye Arsenal takımına gittiği anlaşılmıştır. Ancak İngiltere’de bir takım sorunlar çıkmış ve Vahap oturma izni konusunda güçlüklerle karşılaşmıştı. İngiltere’ye kimin tarafından gönderildiği ve masraflarını kimin karşıladığı anlaşılamadıysa da Vahap, İngiltere’ye giriş yapamamış ve Fransa’ya geçmek zorunda kalmıştır. Paris’e giden İzmirli futbolcu Racing kulübüne başvurmuştur. Bu noktadan sonra şansı açılan Vahap için yeni bir dönem başlamıştır. Racing Kulübü yöneticileri kendisini hususi bir maçta denemek istemişlerdir. Bunun için güzel de bir fırsat yakalanmıştır. Zira o günlerde Racing ile birlikte Paris’in diğer bir güçlü ekibi olan Redstar bir karma takım yaparak İspanya şampiyonu ünlü Bilbao takımı ile karşılaşacaklardır. Racing kulübü idarecileri Redstar’ı ikna etmiş ve Vahap bu maçta oynamak için hazırlanmıştır. Türk basınına göre futbolcumuzun iki meziyeti onun lehinedir. İdeal bir futbolcu vücudu ve ayağına olan hakimiyeti Vahap’ın artılarıdır ve bu hususlar antremanlarda Fransızların gözünden kaçmamıştır. Paris karması hiç beklenilmediği halde Bilbao’yu 4-1 gibi net bir skorla yenince bu maç daha bir dikkat çekmiştir. Elbette bu durum Vahap’ın hanesine bir artı olarak yazılmıştır. İleri üçlünün ortasında oynayan Vahap’tan Fransız gazetelerinin bir gün sonra sitayişle bahsetmeleri tahmin edileceği üzere memlekettekilerin koltuklarını kabartmıştır. İlk golün pasını veren Türk futbolcu, ikinci golü de güzel bir kafa vuruşu ile kendisi kaydetmiştir. Türk basını bu başarı ile gururunun okşandığını açıkça dile getirmiştir. Zira son yıllarda Türk Milli takımı uluslararası sahada ciddi başarıssızlıklar yaşamaktaydı.

 

Racing Club Türkiye’ye Geliyor!

Vahap’ın Bilbao karşısındaki başarılı oyunu ile Racing’deki yeri sağlamlaşmış, hatta kulüp çıkacağı Balkanlar turnesine İstanbul’u da eklemek istemiştir. Vahap’ın aracılığıyla Racing kulübü Fenerbahçe kaptanı Zeki Rıza Bey ile yazışmaya başlamış ve şartların görüşülmesi istenmiştir. Fenerbahçe’nin karşı teklifini incelemeye aldığı bir sırada iki İzmir takımı Karşıyaka ve Altay takımları bir karma takım ile Paris’e giderek Racing ile bir dostluk maçı yapmak istediklerini açıklamışlardır.

 

Vahap Hadisesi ve Basında Tepkiler

Racing kulübünün İstanbul’a gelişinin kesinleşmesi ile birlikte Vahap’ın başarısı üzerine günlük basında da sık sık yorumlar yazılmaya başlandı. Örneğin Vâ-Nû (Vala Nurettin) Akşam gazetesinde yazdığı yazısında Eşref Şefrk, Galip Sadun (Sadun Galip Yusuf Ziya’nın spor yazarken kullandığı takma adıdır), Kemal Rifat, Salim Hamdi, Hilali, İhsan gibi spor yazarlarına çatarak Vahap’ın başarısından iyi sonuç çıkarmalarına karşı çıkmıştır. Kendisine göre bu olay hem feci hem de komiktir. Bir Türk oyuncusunun Avrupa’da muvaffak olmasından iftihar edilmesi gerektiğini yazanlara karşı Vâ-Nû, “eli altında binlerle, binlerle liralar bulunan spor teşkilatımız, kabiliyetli fertleri tefrik edemiyor” demiştir. Mütemadiyen yenilen milli takımımızı tazelemek lazım gelirken burnumuzun önündeki değerleri yabancılar kadar iyi göremeyişimiz yazar göre feci bir durumdur. Tekmil “yüksek nazireyelerin” fevkinde olarak kendisi gibi basit bir spor izleyicisinin bu olaydan çıkarttığı sonucun kıymetli sporculara layık oldukları mevkiinin verilmediği şeklinde olmuştur.

Yusuf Ziya da Vakit gazetesindeki köşesinde benzer bir yorum yapmıştı. Kalemizi mağlubiyet gollerinin delik deşik ettiği her maçtan sonra spor ulemasının hep bir ağızdan “takımımızı gençleştirmemiz lazım” dediklerini hatırlatan Yusuf Ziya, kamuoyunun bir sonraki maçlarda hep bir şaşkınlık geçirdiğini yazmıştır. Çünkü bir sonraki maça gidildiğinde hayretle görülür ki yine saha futbolumuzun “Zaro Ağaları” dolaşmaktadırlar. Yazar, “bizde, her makam gibi, galiba spor makamı da bir adama kaydı hayat şartı ile verilmekte” diye düşünmektedir. Yusuf Ziya, birgün sahada bir takım ihtiyarların koltuk değnekleri ile dolaşmalarından korkmaktadır. Bu duruma ilişkin “futbol müftülerinin” fetvaları da hazırmış: kıtlık! Ona göre Vahap hadisesi bir şeyi ispat etmiştir: “spor sahamızda hakikaten bir kıtlık var. Fakat bu kıtlık, oyuncu kıtlığı değil, hüsnü niyet kıtlığıdır!”

Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazı ise Vahap meselesi ile kopartılan fırtınanın abartılı olduğunu dile getirmiştir. Yabancı memleketlerde iş tutmuş birçok vatandaş zaten vardır. Vahap profesyonel olacaksa zaten Türkiye’de yeri yoktur, kendisinden istifade edilemez. Yok amatör ise zaten istediğini yapmakta serbestiyete sahiptir. Cumhuriyet ayrıca futbolcuların yurtdışına çıkmalarını da çok teşvik etmemektedir çünkü oralarda çok ciddi çalışmak ve laubali davranışlardan uzak olmak gerekir. Bundan dolayı da gazete Türk futbolcuların kısa zamanda kapı önüne koyulabilecekleri konusunda onları uyarmaktadır.

 

Racing’in İstanbul Seyahati

Racing ile Fenerbahçe kaptanı arasındaki yazışmalar sürerken Vahap’ın yeni başarıları da gündeme gelmeye devam etmekteydi. Vahap Redstar-Olimpik Paris karması ile Barcelona takımları arasında oynanan maçta forma giymiştir. Berabere biten bu maçta Fransızları yegane golünü kaydeden Vahap, maçın bitimine doğru mutlak bir gol daha atacakken İspanyollarca ancak şiddetle durdurulabilmiştir. Burada önemli olan nokta Vahap’ın Racing Club’de oynamasına rağment bu karma takıma çağrılmış olmasıdır. Olimpiyat dergisinin yorumu şöyledir: “Bu da gösteriyor ki Parisliler kuvvetli bir takım çıkarmak istedikleri zaman Vahap’ı ihmal etmiyorlar. Bu hal İzmirli Vahap’ın Parisliler tarafında çok takdir edildiğine yeni bir delildir.” Bu arada ve daha sonra Vahap’ın döneceğine dair dedikodular ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir tanesi daha Vahap Paris’teyken oturma izni konusunda sorunlar yaşadğına ilişkindi. Diğeri ise Racing ile İstanbul’a geldiğinde Vahap’ın memleket hasretine ilişkin bir haberdi ve onun İstanbul’da Fenerbahçe gibi bir takımda kalmasının memleket futbolu için çok hayırlı olacağı üzerinde durulmuştur. Ancak bunların hiçbirisi gerçekleşmemiş Racing’in İstanbul ziyaretinden sonra Vahap takımıyla birlikte Paris’e dönmüştür.

Fransız kulübünün gelmesi bahar aylarında kesinlik kazanmıştır. Programa göre Racing ilk önce Belgrat ve Zagrep ile birer maç oynayacak daha sonra İstanbul’a gelecetir. 1,3 ve 8 Temmuz tarihlerinde İstanbul’da üç maç oynamayı planlayan kulüp daha sonra Sofya ve Bükreş takımları oynamak üzere Türkiye’yi terk edecektir. İstanbul’daki üç maç da muhtemelen Fenerbahçe, Galatasaray ve bu iki takımın karması olacaktır. Bu maçların bir önemi de Yunanistan hariç dört Balkan takımıyla oynayacağı için bunlar arasında bir mukayese yapma fırsatı ortaya çıkmıştır. Memleket futbolunu tartmak için iyi bir fırsattı. Racing’in İstanbul’a gelişinin diğer bir önemi ise aslında şuydu. Daha önce Türkiye’ye kuvvetli olarak Çek, Avusturya ve Macar takımları gelmişti. İkinci derecede önemli olarak da Bulgar, Yugoslav, Leh, Rus, Yunan ve Alman takımları Türkiye’de oynamışlardı. Ancak daha önce ne İngiliz, ne İtalyan, ne de Fransız takımını spor severler seyretmek imkanı bulamamışlardı. Bundan dolayı spor basınında da tatlı bir heyecan vardı. Racing Kulübünü kamuoyuna ayrıntıları ile tanıtan basın, Galatasaray’ın formsuzluğu nedeniyle Fenerbahçe’den biraz daha umutluydu ve artık çok yakın olan maçlara kilitlenilmişti.

İstanbul’da oynanan maçlardan ilkinde Fenerbahçe ile berabere kalınmış, Galatasaray ise 2-1 yenilmiştir. Ancak Galatasaray maçından sonra özellikle iki Racing’li futbolcunun sakatlanması ve birinin Fransız hastanesine kaldırılmak zorunda kalınması Fransız oyuncuları biraz sinirlendirmiştir. Racing maçın ikinci yarısını eksik oynamıştır. Galatasaray maçından sonra Türkspor dergisine açıklama yapan Fransız oyuncular “Galatasaraylıların adamla, Fererlilerin ise topla oynadıklarını” ifade etmişlerdir.

Bu maçlardan sonra Vahap’ın Paris’te yaptığı maçlardan haberler basında geniş yer almış ve Vahap’ın attığı goller ve başarılı hareketleri ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Vahap ayrıca Türkspor dergisi için yazılar yazmaya başlamış ve sporseverleri Fransa futbolu hakkında bilgilendirmeye başlamıştır. Vahap’ın transferi Bekir’den sonra Türkiye’nin yurtdışına futbolcu ihraç ettiği önemli hadiselerden birisi olmuştur.

23 Ağustos 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

1912’den Bir Milli Maç

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Temmuz 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Milli Maçların Ortaya Çıkışı

Futbol tarihimiz gibi milli maçlarımızın geçmişi de yirminci yüzyılın başlarına kadar geri gitmektedir. Futbol kulüplerinin kurulması ve farklı farklı şehirlerde liglerin oluşması ile birlikte canlı bir futbol hayatı ortaya çıkmıştır. Bu canlanma ile eş zamanlı olarak yabancı takımlarla yapılan dostluk maçları da futbol dünyamızdaki müstesna yerini almakta gecikmemiştir. İlk başlarda ülkemizde bulunan yabancı uyrukluların kurmuş oldukları takımlarla başlayan bu “milli” dava, daha sonra yerini daha profesyonel organizasyonlara bırakmıştır.

Kısa bir zaman içerisinde yurt dışından dünyaca ünlü takım ve oyuncular İstanbul, İzmir gibi şehirlerimizi ziyaret etmeye başlamış ve bu durum futbol dünyamız üzerinde derin tesirler bırakmıştır. Kurulmalarının üzerinden 6-7 sene geçmeden Türkiyeli takımlar maç yapmak üzere yurt dışına turnelere çıkıyorlardı. Galatasaray 1911 gibi erken bir tarihte Macaristan’a gitmiş ve Klojvar ve Ferencvaros takımları ile karşılaşmış, Fenerbahçe ise Birinci Dünya Savaşı arefesinde Odesa ve Moskova’da önemli başarılar elde etmişti. Avrupa ve Balkan ülkelerinden gelen yabancı takımlar tek tek kulüplerle maçlar yaptıkları gibi, şehir karmaları ile de mücadele etmek istiyorlardı. Kendi içlerinde kah tatlı bir rekabet, kah düşmanlık besleyen yerli kulüplerden “muhtelit” yani karma takımlar oluşturulması kamuoyunda bir “milli” hava yaratıyordu. Bu karma takımlar ilk başlarda iki veya üç büyük kulübün oyuncularından oluşmakta iken zamanla ligde yer alan tüm takımların oyuncularını kapsamaya başladı. Her sene İstanbul’u ziyaret eden yabancı takımlar bir Fener-Cimbom karması ile maç yapma fırsatını kaçırmıyorlardı.

Spor dünyasındaki gelişmeler, özellikle futbolun popüler bir spor dalı haline gelmesi, futbol altyapısının gelişmeye başlaması ile birlikte milli maçlar ve milli organizasyonlar üzerine daha fazla kafa yorulmaya başlandı. Bunda doğmakta olan Türk milliyetçiliğinin ve spora bakışının kuşkusuz önemli bir payı vardı. Karma takımların özellikle “Batı”lı takımlarla maç ediyor olması, milli maçların ehemmiyetini arttırıyordu. Hal böyle olunca milli maçlar da bu ortamda oldukça önemli bir yer edinmeye başladı.

 

İlk Milli Maç

Bilindiği üzere ülkemizin ilk milli maçı, cumhuriyetin ilanından üç gün önce 26 Ekim 1923 tarihinde Taksim Stadında Romanya ile oynanmış ve maç 2-2 berabere sonuçlanmıştı. Bu maçın ilk kabul edilmesinin başlıca sebeplerinden bir tanesi Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı ve Futbol Müttehidesi yani federasyonunun kurulmasından sonra oyanmış olmasıdır. Ayrıca Cumhuriyet dönemine ait bir maç sayılmaktadır. Ancak bu tarihten önce de milli maçlar oynanmıştır. İlk milli maçlarımızdan bir tanesini de yine Romanya’dan gelen bir takımla 1912 senesinde oynamıştık.

 

Romensiz Romanya Takımı

Bu takımın en önemli özelliği ise Romanya takımı diye anılmasına rağmen İngiliz, Amerikan ve Alman oyunculardan oluşmasıydı. Takımın neden Romanya’dan geldiği, neden Romanya’lı sayıldığına dair herhangi bir bilgiye ne yazık ki şimdilik ulaşamdık. Bu takım milli Türk takımı ile karşılaştığı gibi Galatasaray gibi diğer kulüplerle de karşılaşmış ve her seferinde takımın adı Romanya olarak anılmıştır. Karma Türk takımı ile bu İngiliz-Amerikan-Alman ortak yapımı takım arasındaki maçın ehemmiyeti milli takımın seçimi, Türk futbolu ve futbol felsefesi üzerine yorumlara yol açmasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda tartışılmaya başalanan milli Türk takımı üzerine fikir yürütmeler artarak devam edecektir.

 

Mağlubiyet Değil Muvaffakiyetsizlik

Hemen belirtelim ki karma Türk takımı Romanya’dan gelen muhtelit takım karşısında sahadan 1-0 mağlup ayrılmıştır. Ancak basında çıkan uzunca bir değerlendirmeye göre bu bir mağlubiyet sayılamazdı. Zira Türk takımı maçı başından sonuna dek üstün götürmüştü. Bundan dolayı bu maç Türk idmancılığı yani spor alemi için de bir leke addedilemezdi. Bir yenilginin neden “leke” olacağını fazla sorgulamadan ilerlersek bu maç Türk milli takımının bir takım zaaflarını gündeme getirmiştir. Herşeyden önce yapılan değerlendirmeye göre Türkler spor aleminin henüz acemisiydiler. Bu alanda pek genç ve pek “müptedi”ydiler. Özellikle Anglo-saksonlar senelerden beri mücadele etmenin yanı sıra, futbolu doğuran ve büyüten uluslardı. Öyle ki bu milletlerle bir maç adeat “genç bir çocukla, gürbüz ve kuvvi bir delikanlının” müsabakası sayılmalıdır. Bundan dolayı bu maçlardan mağlup ayrılmak Türk takımlarının şan ve şereflerine halel getirmez.

 

“Biz Oynadık Onlar Kazandı”

Bu anılan değerlendirmeye göre Türk takımı hasmına her cihetçe faik bulunmuş, yani üstün olmuş ve hatta bu durum karşı takımın kibar, ciddi ve sportmen Amerikalı antronörü tarafından da teslim edilmişti. Maç boyunca milli takım Romanya’dan gelen takımı mütemadiyen sıkıştırmış ve kalelerinin önüne hapsetmişti. Ancak bu anglo-sakson ortak yapımı takımın yegane atağının golle sonuçlanmasıyla sahadan yenik ayrılınmıştı. Bu nedenle bunun adı mağlubiyet değil, muvaffakiyetsizlik olmalıydı. Burada bugün bize çok tanıdık gelen “biz oynadık onlar kazandı” yaklaşımının erken bir örneğini müşahede etmekteyiz.

 

Futbolumuzun Geriliği

Ancak yine de yazar sezarın hakkını sezara teslim etmek konusunda duyarlı ve Türk milli takımının Romanya’dan gelen dört veya beş farklı bir yenmiş olsa bile Türklerin yemesi gereken bir fırın ekmek olduğunu söylemeden de geçmemiştir. Türk futbolunun özellikle Balkan ve Avrupa takımları karşısında mağlup olmaktan kurtulması zordur. Zira bu takımlar hem daha çok çalışmakta, hem de daha eskidirler. Elbette en önemli özellik büyük bir dikkat, intizam ve ciddiyetle çalışmaktı. Öyle ki Macarlar çok kısa bir süre içerisinde İngilizlerin en meşhur sanatkar takımlarını dahi yenmeyi başaracak kadar ilerleme kaydetmişlerdi. Macarlara bu büyük şan ve şerefi kazandıran İngiliz hocaların taht-ı idaresinde yani yönetiminde askeri bir disiplinle çalışmalarıydı.

 

Bir Yenilgi, Bir Musibet

Bu açıdan Romanya gibi bir takıma yenilmek Türkler için hataları üzerine düşünmek için bir fırsat olarak sunulmuştur. Yeniliginin en büyük sebebi intizamsızlık olarak açıklanmıştır. Maç 1912 senesinde oynananmıştır. Bu yılın en önemli özelliği Cuma Ligi ve Pazar Ligi olarak iki tane ligin varlığıydı. Bu iki farklı ligde oynayan kulüpler arasındaki ilişkiler de pek dostane değildi. Hatta bu iki lig takımları arasında şiddetlenen, inkamcı, dehşet veren rekabet aynı lig içerisindeki takımlar arasında da görülebiliyordu. Öyle ki kulüp ileri gelenlerinin oturup herhangi bir mesele hakkında teatti-i efkar etmeleri yani fikir alışverişinde bulunmaları görülmüş şey değildi.

 

Bir Şehir, İki Lig ve Rekabet

Bundan dolayı şehre gelen yabancılarla yapılacak maçlar için bir Türk takımı nizamnamesi tanzim edilmiş ancak böyle bir ortamda haliyle tatbik imkanı bulunamamıştı. Bu nizamnamenin uygulanmamasında da görüldüğü gibi Türk takımlarının başarıssızlığını arkasında bu intizamsılık yatıyordu. Bundan dolayı önerilen bu işlerle iştigal edecek bir merciinin, bir cemiyetin kurulmasıydı. Bu teklifi Futbol Federasyonu kurulması için yapılmış erken teklifler içerisinde de değerlendirebiliriz. Bu amaçla daimi bir teşkilat kurulmadıkça Türk takımların işi tesadüflere bırakılmıştı.

 

Seçilen Milli Takım

Bu maç için kadroya çağrılan oyuncular şöyleydi: Kaleye Ahmed Robinson bey intihap yani seçildiği halde onun gelmemesi üzerine Galatasaray’dan Nedim Bey geçmişti. Savunmada Fener’den Galip ile Altınordu’dan Nuri Beyler forma giymişlerdi. Muavin olarak Galatasaray’dan Celal ve Ahmet Cevat, Altınordu’dan ise Sedat Beyler sahaya çıkmışlardı. Muhacimler ise Fener’den Nuri ve Süreyya, Galatasaray’dan Hüsnü Galip ve Altınordu’dan Nihat ile Hüseyin Beylerdi. Milli takım üç takımın karmasından oluşmaktaydı. Anlaşılıdığı kadarıyla bu seçim hakkında ciddi tartışmalar yaşanmış ancak herhangi bir değişiklik de olmuş değildi. Tartışmaların büyük kısmı yanlış oyuncuların yanlış mevkilere seçilmesinden kaynaklanıyordu. Süreyya Beyin sol açıkta oynaması çok sert tenkit edilmişti, zira bu oyuncunun genelde oynadığı yer burası değildi. Sol açıkta oynaması gereken topçu Hikmet bey iken bu futbolcunun oynamayacak halde olduğunu anlıyoruz. Hikmet beyin oynayamayışına çok hayıflanılmıştır.

 

Sorunlu Muhacimler

Nihad Bey ise uzun boylu ve kuvvetli bir vücuda sahip olmasına rağmen çevik ve sert şut çekme meziyetlerinden mahrum olduğundan dolayı ileri üçlüde oynatılması eleştiri konusu olmuştur. Forvetin son oyuncusu Ahmet Cevat da eleştiriden nasibini almış ve bu mevkiye uygun bulunmamıştır. Kısacası takımın gol atamamış oyuncuları kıyasıya eleştirilmiştir. Kaleci Nedim ise tecrübesiz bir genç olduğu için maruz görülmüştür.

Oyunun ilk düdüğüyle birlikte Türk oyuncularının ne kadar mahir oldukları hemen ortaya çıkmış ve topu sevk ve idarede becerilerini sergilemeye başlamışlardır. Ancak kişisel becerileri daha yüksek olmasına rağmen Türk takımının oyununda temel bir özellik eksikti. Milliler takım oyunu oynamıyorlardı. Buna mukabil Romanya’dan gelen muhtelit takım daha seri ve muntazam oynuyordu. Bu nokta çok önemliydi çünkü “futbolda muzafferiyetin en mühim evamilinde madud bulunan muavinlerle muhacimler arasındaki ittihad-ı harekatın” noksan olması zaafiyeti ortaya çıkarıyordu. Türk milli takımı ayrıca düzgün pas verme becerisini de gösteremiyordu. Oyun kendi kendine ve biraz da gelişigüzel oynanıyor, bir fikr-i esasiye dayanan bir intizam göstermiyordu. Bu eksiklikleri oyuncular kendi bireysel becerileriyle telafiye çalışıyorlardı.

Oyun hızlı hücumlar eşliğinde ilerliyor ancak son vuruşlar konusunda bir eksiklik görülüyordu. Her iki takımda kalecileri mağlup edecek derecede sert ve düzgün şutlar atamıyordu. Gol geciktikçe Türk takımı biraz asabileşmiş ve akınlarını sıklaştırmıştı. Bu esnada, ikinci yarının başlarında, tamamıyla akın düşüncesinde olan milli takım savunmasında bir gedik vermiş ve bu fırsattan Alman mösyö Veyld faydalanmasını bilmişti. Sol köşeye vurduğu sert şuta kaleci Nedim atlamış ancak topu çıkarmaya muvaffak olamamıştı. Bunun üzerine milli takımın akınları daha arttıysa da gol bölgelerindeki beceriksizliğe bir çare bulunamamıştı.

 

Maçın Yıldızı Hans

Oyunun en başarılı futbolcusu Fener’den Galip olarak aktarılmıştır. Rakibin tüm akınlarını maharetle durduran Galip, ileriye de çok isabetli paslar atarak hücumlara katkıda bulunmuştu. “Bu seri, mahir ve çevik oyuncu o günkü müsabakanın ruhu idi.” Altınordu’dan Hüseyin, Galatasaray’dan Celal ve Fener’den Nuri beyler de iyi oynayan futbolcuların başında geliyorlardı. Ancak maçın yıldızı Türk milli takımını durduran ve durdurdukça telaşlandıran Alman kaleci mösyö Hans Göning’di. Yapılan yorumlara göre Romanya’dan gelen takımı yenilgiden kurtaran ve galip gelmesini sağlayan oydu. Sonuçta maçtan çıkarılan ders Türk takımının gelişmesi için esaslı bir teşkilatlanmaya gidilmesi ve işin intizamsızlığa bırakılmaması gerektiğiydi. Aksi takdirde başka mağlubiyetlerden hiç şüphe edilmemeliydi.

23 Temmuz 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Adalet Ligin Temeliydi!

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Haziran 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Futbol tarihimizin ilk yıllarından itibaren lig maçlarının yanı sıra takımların karşı karşıya geldiği farklı organizasyonlar yapmak bir adet halini almıştı. Lig maçları sürerken ya da lig bittikten sonra takımlar çeşitli vesilelerle müsabakalar yapmaya devam ederlerdi. Örneğin geçen aylarda okuyucuların dikkatini çektiğimiz “1932 Kraliçe Kupası” bu tip bir organizasyondu. Takımlar kendi aralarında maçlar yaptıkları gibi, muhtelit (karma) takımlar oluşturup İstanbul’a gelen yabancı takımlarla maç yaptıkları da oluyordu. Uzun lafın kısası, futbolun keyfi lig maratonu dışında da devam ediyordu.

 

Atatürk Kupası

Bu organizasyonlardan önemli bir tanesi de “Beş Büyükler Kupası”ydı. Ligin sonunda ilk beş sırayı alan kulüpler kendi aralarında anlaşarak, kurallar koyarak bir turnuva tertip ediyorlardı. 1955 yılında bu kupanın ehemmiyeti çeşitli nedenlerle artmıştı. Herşeyden önce Milli Türk Talebe Birliği’nin de girişimiyle bu kupa “Atatürk Kupası” adını almıştı. İstanbul Üniversitesi bahçesindeki Atatürk heykelinin de 19 Mayıs Gençlik Bayramında açılışının yapılacağı ayda düzenlenen bu organizasyon için Talebe Birliği bronzdan özel bir Atatürk heykeli yaptırmıştı. Ancak kupanın önemini ve heyecanını arttıran diğer bir husus o sene ligin çok çekişmeli bir hal almış olmasıydı. Şampiyon ile ikinci arasında puan farkı olmamış, şampiyon Galatasaray, Beşiktaşın elinden kupayı averaj farkı ile alabilmişti. Yine ligde dördücülük maçında Adalet ve Vefa arasındaki karşılaşma kıran kırana geçmişti ve taraflar herhangi bir rövanşı iple çekmekteydirler. Bu durum Beşler Kupası maçlarının heyecanını had safhaya yükseltmişti.

4 Mayıs 1955 tarihi itibarıyla beş takım Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe, Adalet ve Vefa turnuvanın kurallarına ilişkin mutabakata varmışlardı. Buna göre turnuva esnasında takımlar iki adet lisanssız futbolcu oynatabileceklerdi. Böylece takımlar yeni transferlerini deneme fırsatını da elde edeceklerdi. Sadece Fenerbahçe maçı için bu hak bir oyuncu ile sınırlandırılmıştı. Maçları idare etmek için İtalya’dan iki hakem davet edilecek ve bunlar on beş gün boyunca İstanbul’da misafir edilecekti. Bu karardan Türkiye liginin en önemli sorununlarından birinin o zaman da “hakem sorunu” olduğu anlaşılıyor. Tek maçlı lig usulünün takip edileceği turnuvada avaraj nazar-ı dikkate alınmayacaktı. Bu kurallara riayet etmeyen kulüp beş bin lira ile cezalandırılıcak, antlaşmaya imza attığı halde turnuvaya katılmayan takım ise on bin liraya mahkum edilecekti.

 

Prestij Maçları

Turnuva 7 Mayıs 1955 Cumartesi günü Mithatpaşa stadında yapılacak olan Adalet-Vefa ve Galatasaray-Beşiktaş maçları ile başlamıştır. Özellikle ikinci maç herkesin dört gözle beklediği bir müsabakaydı. Zira averaj farkı ile şampiyon olan Galatasaray’ın rüştünü ispat etmesi için bu maçı mutlak kazanması gerekiyordu. Bu nedenle bu maçın önemi taraflar ve kamuoyu için lig maçlarının fevkindeydi. Adalet-Vefa maçı da ligin bir rövanşı niteliğindeydi ve Adalet ligdeki sürpiz çıkışını bu maç ile taçlandırmak istiyordu. Basının ve futbol camiasının muradı ise bu turnuvanın ligdeki sinir harbinden uzak olmasıydı.

 

Adalet’in Beş Dakikada İki Golü

Turnuvanın ilk günündeki sonuçlar şöyleydi: Beşiktaş:1-Galatasaray:0 ve Adalet:4-Vefa:1. Galatasaray çok atak oynamasına ve birçok pozisyona girmesine rağmen Beşiktaş’ın tek golüne cevap veremeyince sahadan yenik ayrılmıştı. Maçın kahramanı ise sayısız Galatasaray akınını yaptığı kurtuluşlarla durduran kaleci Bülentti. İkinci gün maçları ise Fenerbahçe-Vefa ve Beşiktaş-Adalet arasındaydı. Fenerbahçe çok da iyi oynamadığı maçtan galip ayrılmasını bildi. Bir gol düellosu şeklinde geçen maçı sarı kanaryalar 3-2 kazandılar. Günün asıl önemli maçı bir gün öncesinin galipleri Beşiktaş ve Adalet arasındaydı. Maçta bir gün öncesinin yorgunluğunu taşıyan Beşiktaş’tı. Öyle ki kara kartallar sahada adeta yoktular. Çok güzel bir oyun çıkartan Adalet karşısında Beşiktaş’ın gururu yine kalecisi Bülentti. Ancak onun çabaları bu sefer çok bir işe yaramadı ve Adalet 5 dakikada bulduğu iki golle Beşiktaşı mağlup ederek turnuvanın esas takımı olduğunu ispatladı. İlk hafta maçlarının bir özelliği maçları daha gelmemiş olan İtalyan hakemlerin yerine Türk hakemlerinin yönetmiş olmasıydı.

 

Beş Büyükler Antremanda

İlk hafta maçlarından sonra dinlenen beş büyükler tek antremanlarını hafta içi Perşembe günü kendi sahalarında yapmışlardır. Galatasaray’ın teknik direktör Gündüz Kılıç’ın riyasetinde ve tam kadro olarak Kağıthane’de yaptığı idmana, gelecek sezon istirahat etmeyi düşündüğünü açıklayan kaleci Turgay da katılmıştır. Beşiktaş Cihat Arman’ın idaresinde Şeref Stadında antremanını yaparken, Fenerbahçe kendi stadında hafif sakatlığı olan Lefter’in de katılımıyla kupa maçlarına hazırlıklarını sürdürmüştür. Turnuvaya iyi başlayan Adalet’liler ise Eyüp’te antronörleri Halil’in kontrolünde çalışmış, daha sonra nazari ders görmüşlerdir. Vefa ise Rebii’nin istifası ile antrenörsüz kalmış, bu görevi kaptan Galip ifa etmek zorunda kalmıştır.

 

Kırmızı-Beyazlıların Talihsiz Yenilgisi

Turnuvanın ikinci haftasına 14 Mayıs 1955 Cumartesi günü oynanan Galatasaray-Vefa ve Fenerbahçe-Adalet karşılaşmaları ile devam edilmiştir. Maçtan mutlak surette galip ayrılacağı düşünülen Galatasaray, taraftarlarını hayal kırıklığına uğratmıştır. Vefa’nın elinden yakayı zor kurtaran Galatasaray’da ligin yorgunluğu bariz bir şekilde açığa çıkmıştır. Turgay’ın forma giymediği maçta yeni transferler de çok göz doldurmamışlardır. İki takım sahadan 2-2 berabere ayrılmışlardır. Aynı gün turnuvanın sürpriz ekibi ilk mağlubiyetini Fenerbahçe karşısında tartışmalı bir golle almıştır. Herkesin büyük işler beklediği Adalet sarı kanaryaların adı karşısında gereğinden fazla tedbir almış ve kendi sahasına kapanmıştı. Bu sebeple çok etkisiz ataklar yapan Adalet karşısında Fenerbahçe tecrübesiyle sahadan galip ayrılmasını bilmiştir. Fenerbahçe’nin golünün ofsayt olduğuna dair tartışmalar Adalet’in oyuncularının morali üzerinde aksi tesir yapmış ve konsantrasyonlarının bozulmasına yol açmıştır.

 

Herşeye Rağmen Ezeli Rekabet

İkinci haftanın ikinci maçları ise Galatasaray-Fenerbahçe ile Beşiktaş-Vefa takımları arasındaydı. Aslında puan durumuna göre ehemmiyeti diğer maçlardan farksız olan bu iki takımın maçı ezeli rekabet dolayısıyla hemen gündemin ilk sıralarına yükselmekte gecikmedi. Galatasaray sahaya kalecisi Turgay olmak üzere daha organize bir takım sürdü. Cimbomun B.Ali, Kadri ve Saim’in ayağından bulduğu 3 gole karşılık Kanaryalar Lefter ve Basri’nin ayağından ancak iki gol ile mukabele edebilmişlerdi. Bu galibiyetle Galatasaray turnuvadaki iddiasını devam ettirebilirdi. En azında Fenerbahçe ile yakın bir konuma kavuştu. Önceki diğer maçların aksine İtalyan hakemin yönettiği maç sonrası Fenerli taraftarların “yuh” çekmeleri basında eleştiri konusu olmuştur. Aynı gün Beşiktaş Vefa’yı 5-2 gibi net bir skor ile geçerken puan cetvelinde üst sıralara tırmanmış, Vefa’yı ise cetvelin dibine itmiştir.

 

Adalet Cimbom Karşısında

Turnuva’nın üçüncü haftası ise artık düğümü çözecek olan Galatasaray-Adalet ve Beşiktaş-Fenerbahçe maçlarına ayrılmıştı. Dört takımdan kupaya en yakın olan oynadığı futbol ile göz doldurmuş ve herkesin takdirine mazhar olmuş Adalet’ti. Ancak diğer kurt takımlar da onun arkasında nefeslerini hissetirmeye devam ediyorlardı. 19 Mayıs günü Gençlik Bayramı kutlamaları dolayısıyla özellikle Mithatpaşa stadında program yoğun olduğu için Adalet-Galatasaray maçı 18 Mayıs gününe alınmıştı. Turnuvanın en kritik maçlarından birisi olan bu maç ile Adalet lider konumunu korumak, Cimbom ise turnuvadaki şansını sürdümek istiyordu. Otoritelerin favorisi Adalet’ti. Takımların kadroları şu onbirlerden oluşuyordu: Adalet- Ömer, Fahri, Ahmet, Salahattin, Cahit, Ayhan, Turan, Erol, Necmi, K.Erol, Salim. Galatasaray- Turgay, Kamil, Tayyar, Çoşkun, Ergun, Saim, Necdet, Suat, Ali, Kadri, Suat. Maçın hakemi ise İtalyan Scaramella idi. Oyuna hızlı başlayan kırmızı-beyazlılar üstünlüklerini çok kısa bir sürede kurdular ve oynadıkları güzel futbol neticesinde K.Erol ve Turan’ın golleri ile ilk yarıyı 2-0 önde kapattılar. İkinci yarıda bir ara Sedat’ın golü ile ümitlenen Galatasaray’ın son umutlarını da Turan’ın kendisinin ikinci takımının üçüncü golü aldı götürdü. Böylece hem bu maçta hem de turnuva boyunca iyi top oynayan ve sadece tartışmalı bir golle Fener’e yenilen Adalet kupaya çok yakınlaştı.

 

Bir Gol Düellosu

Kupa’nın gerçek sahibini ise 19 Mayıs bayramında karşılaşacak Beşiktaş-Fenerbahçe maçı tayin edecekti. Takımlardan galip gelecek herhangi birisi Adalet ile final maçı yapacak ancak beraberlik durumunda Adalet Beş Büyüklerin en büyüğü olacaktı. Maçın ilk yarısı son erdiğinde büyük ihtimalle herkes Adalet-Beşiktaş muhtemel finalini düşünmeye başlamıştı bile. Zira oyuna çok hızlı başlayan Beşiktaş Nazmi(2) ve Ercan’ın golleriyle ilk devre sonunda soyunma odasına 3-0 gibi net bir skor ile gitmişti. Ancak İkinci yarı sahada çok farklı bir Fenerbahçe vardı. Özellikle son zamanlarda formsuz olan Lefter’in güzel oyunuyla ateşlenen sarı kanaryalılar ikinci yarının ilk 28 dakikasında Burhan’ın ayağından üç gol bularak kupaya ortak olduklarını gösterdiler. Fenerbahçe’nin maça böyle asılması karşısında Beşiktaş biraz daha toparlanmaya çalıştı ve maçın bitimine 11 dakika kala Çoşkun’un golü ile tekrar umutlandı. Ancak maçın son beş dakikasına girildiği anda Lefter’in Fikret’e güzel bir ara pas vermesi ve onun da 18 pastan falsollu bir vuruşla topu köşeden içeriye sokması maçı berabere sonuçlandırdı.

 

Adalet Şampiyon

Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın beraber kalması ile Adalet kupanın sahibi olur. Böylece bir süredir çıkışta olan ancak ligde hakketiği yere gelememiş olan Kırmızı-Beyazlılar bu kupayı alarak emeklerinin neticesini bir şekilde elde etmiş oluyorlardı. Spor basını da oynadıkları güzel futbol ile bu kupayı en fazla Adalet’in hakettiğini teslim ediyordu. Adalet’in kupayı alması aynı zamanda diğer takımların da başarıdan çok fazla uzakta olmadıkları bir zamana işaret ediyordu.

23 Haziran 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Galatasaray’ın 50. Yıl Kutlamaları: Bir Yılan Hikayesi

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Mayıs 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Futbol tarihimizin güzide klüplerinden Galatasaray, bu yıl kuruluşunun 100. yılını kutlayacak. 1905 senesinde Ali Sami Yen ve arkadaşlarının Mekteb-i Sultani’nin bir sınıfında kurdukları takım, bugün hiç kuşkusuz Türk futbolunun en önemli köşe taşlarında bir tanesini oluşturmaktadır. Aslına bakılırsa daha futbol tarihimizin ilk devreleri diyebileceğimiz 1930’lı yıllarda dahi üç büyükler futbol tarihimizin büyükleri ve köklü klüpleri haline gelmişlerdi bile. O zamanlardan itibaren Galatasaray ve aynı kuşaktan kardeşleri Fenerbahçe, Beşiktaş’a ilişkin efsaneler oluşmaya başlamıştı. Bundan dolayı bu klüpler sene-i devriyelerine karşı duyarlı davranıyorlar ve yıldönümlerini kendilerine yaraşır bir şekilde kutlamaya çalışıyorlardı. Bu yıl 100. yaşında şampiyon olmayı başarır mı bilinmez ama 50. yılında şampiyon olan Galatasaray’ın 50. yıl kutlamaları bu ayki yazımızın konusu.

Galatasaray’ın 50. yıl kutlamaları için hazırlıklar 1955 yılının baharında hız kazanmıştır. Gazete haberlerinden anlayabildiğimiz kadarıyla kutlamalar için klüp içinde bir komite seçilmişti. Bu komite belli zamanlarda toplanıp, yapmayı planladığı faaliyetleri ve muhtemel kutlama programını kamuoyuna duyurmaktaydı. 26 Temmuz 1955 tarihinde yapılan açıklamaya göre Galatasaray’ın 50. yıl kutlamaları 25 Eylülden 19 Ekim gününe kadar uzanıyordu. Programın merkezinde ise kutlamalar için İstanbul’a davet edilen İngiliz Arsenal takımı yer almaktaydı.

 

Şampiyon ve Akran Arsenal’i Davet

Arsenal takımı ile kutlamalar sırasında bir maç yapılmasının çeşitli nedenleri vardı. Herşeyden önce 1955 senesi itibariyla bu takım dünya futbolunun en önemli takımlarından bir tanesiydi ve tarihine altın sayfalar ekelemekle meşguldu. Zamanın günlük basınında ve spor dergilerinde Arsenal takımı ve maçları ile ilgili olarak kifayetiyle malumat bulunmaktaydı. Ancak başka bir hoş tesadüf de 1955 yılında gerçekleşmişti. Arsenal de Galatasaray gibi 1905 de kurulmuş ve dolayısıyla o da 50. yıl dönümünü kutlamaktaydı. Dahası o da 50. yaşında şampiyonluk ipini göğüslemenin gururunu yaşamaktaydı. Bundan dolayı Galatasaray’ın 1955 yılında hem kendisi gibi şampiyon olmuş hem de 50. yaşını kutlayan o yılların en önemli takımlarından olan Arsenal’ı davet etmiş olması bir tesadüf değildi. Arsenal’le birlikte dönemin önemli futbolcularından Stanley Matthews da davet edilmişti. Hatta Matthews Galatasaray takımında oynayacaktı.

Bu açıklamaya göre kutlamalar çerçevesindeki futbol karşılaşmaları 25 Eylül 1955 tarihinde yapılacak Fenerbahçe maçıyla başlayacak, 1 Ekim Beşiktaş maçı ile devam edecek ve 19 Ekim Arsenal maçı ile nihayetlenecekti. Daha sonra 1 Eylül’de yapılan açıklamaya göre ise Başbakan Adnan Menderesin himayesinde ve İstanbul Vali ve Belediye Reis Vekili Ord. Prof. Fahrettin Kerim Gökayın fahri başkanlığında oluşturulan komite merasimin 23 Eylül tarihinde başlıyacağını duyurmuştur. Merasim o gün saat 13:00’de Galatasaray Lisesinde yenecek öğle yemeği ile başlayacaktır. Bu yemek Galatasaraylılar ve dostlarına mahsus olup davetiyeleri Galatasaray Klüp Lokali, Bebek Denizcilik Lokali, Beyoğlu’nda Tanca Kundra, CKM kumaş mağazaları, Galatasaray Lisesi kapısı, Atlas ve Yeni Melek Sinemaları, Karaköy Salon karşısı Elektro Metikal mağazası, Meydancık caddesi Recep Oğan Tuhafiye mağazası ve Beyazıt’ta Merkez Eczanesinde bulunmaktadır.

 

Maddi ve Toplumsal Sorunlar

Ancak tüm hazırlıklara rağmen kutlama progarimini aksatici ciddi sorunlar da belirmekte gecikmemişti. Federasyon lig maçlarının 17 Eylül’de başlıyacağını ileri sürerek Galatasaray’ın Mithatpaşa stadını kullanmasına razı gelmemekteydi. Bu konuyla iligili olarak Adnan Fuat Aral Son Posta gazetesinde federasyonu eleştiren sert bir yazı yazmıştır. Bu yazıdan anlayabildiğimiz kadar federasyonun bu kararının arkasında stadın Galatasaray’a tahsisi sonucunda diğer klüplerin bunu ayrımcılık olarak algılayacakları gibi bir kaygı yatmaktadır. Aral bu kaygıyı Türkiye’de yarım asırı deviren kaç tane takım olduğunu sorarak eleştirmiştir.Ayrıca federasyon programını yaparken Galatasaray gibi bir takımın 50. yıl kutlamaları hazırlığı içinde olduğunu da hesaba katmalıydı Aral’a göre. Yapımına yıllar önce başlanılan Mecidiyeköy Ali Sami Yen Stadının ise herhangi bir spor müsabakası için uygun olmadığının ve inşaatının halen sürdüğünün altı çizilmiştir.

8 Eylül Perşembe günü basında çıkan açıklamaya göre Arsenal’e yapılan tekliften net bir cevap alamayan Galatasaray klübü, yeni arayışlar içindeydi. Bunum için her ihtimale karşı sinesinde Puşkaş ve Kocsis gibi şöhretleri barındıran Macar takımı Honved’in daveti kararlaştırılmıştı. Eğer Arsenal de gelecek olursa klüp Galatasaray taraftarına tam bir futbol ziyafeti çekme niyetindedir.

Bu sorunların yanı sıra tarihimizin kara sayfalarından biri 6-7 Eylül günlerinde Galatasaray semtinin kalbinde yazılmıştır. 6-7 Eylül günlerinde gayr-i müslim vatandaşlara yönelik saldırılar ile ülkede herhangi bir amaçla kutlama yapmanın olanağı da azalmıştır. Galatasaray semti ve İstiklal caddesi 8 Eylül günü tam bir savaş alanına dönmüştür.

 

Kutlalmaların Tehiri

14 Eylül 1955 günü çıkan haberlere göre bu tip sorunlar ile karşılaşan Galatasaray klübü 50. yıl kutlama bayramını erteleme kararı almıştır. 23 Kasım tarihinde hala kutlamalar sırasında yapılacak piyango, müsamere ve müsabaka biletlerinden elde edilecek gelir ile ne yapılacağına dair Galatasaraylıların halen Liman lokantısında toplantı organize ettiklerini öğrenmekteyiz. Bu toplantılar ve tehirlerle 1955 senesi son bulmuş ancak Galatasaray şampiyon olduğu ellinci yılında bir kutlama yapabilmiş değildir. Kutlamanın böylece bir yılan hikayesine dönmesinden sonra Ocak ayında kulüp kutlmayı ikiye bölme kararı almış ve 27 Ocak 1956 Cuma günü Hilton Otelinde bir balo organize etmiştir. Baloya saat akşam dokuzda hemen bütün Galatasaraylılar katılmış ve böylece 50. yıl kutlamaları 51. yılda start almıştır.

Nihayet 50. yıl şerefine yapılacak müsabakaların ve kutlamaları programı 7 Eylül 1956 tarihinde açıklanır. Buna göre saat öğlen birde Galatasaray ve Beşiktaş genç takımları karşı karşıya geleceklerdir. Daha sonra saat iki buçukta Vali ve Belediye Reisi Ord. Prof. Fahrettin Kerim Gökay tarafından bir açılış nutku yapılacak ve şampiyon oyunculara madalyaları dağıtılacaktır. Bunu müteakip saat üç buçukta Galatasaray ve Fenerbahçe tekaütler futbol karşılaşması yapılacaktır. Yarım saat sürecek bu maçın hemen ardından Bölge Müdürü Galatasaray’a 1954-1955 senesi şampiyonluk kupasını takdim edecektir. Bu program daha sonra Galatasaray ile Bulgar Dinamo takımı arasında yapılacak maç ile taçlandırılacaktır.

 

  1. Yılda 50. Yıl Kutlamaları

Bütün ertelemeler ve toplantı silsilelerinden sonra 16 Eylül ve Galatasaray’ın yarım asırlık tarihini kutlama günü gelip çatmıştır. Program daha önce ilan edildiği gibi Mithatpaşa stadında Galatasaray Beşiktaş genç takımlarının maçı ile başlamıştır. Bu maç Galatasaray’lı gençlerin 1-0’lık galibiyetiyle neticelenmiştir. Vali ve Belediye Reisi Gökay yaptığı konuşmasında Galatasaray’ın futbol tarihindeki şerefli yerine işaret ederken, Galatasaray ile birlikte Fenerbahçe’yi de anmış olması statta alkış tufanının kopmasına vesile olmuştur. Programa göre bir Fenerbahçe yöneticisi validen sonra konuşma yapacak ve ezeli rakiplerine bir kutlama mektubu sunacaktı. Bu arada Fener hediye olarak Güzel Sanatlara bir sipariş vermi,ş ancak ağırlığından dolayı bu hediye doğruca klübe gönderilmiştir. Konuşmalardan sonra, daha önce şampiyonluk zevkini tatmış eski cimbomlu oyunulara madalyaları dağıtılmıştır. Bu taltiften sonra aslında organizasyonun en önemli aşamasına geçilmiştir: Tekaütler maçı.

 

Geleneksel Tekaütler Maçı

Artık geleneksel hale gelmiş olan emektar futbolcuların maçı günler öncesinden tartışılmaya başlanmıştır. Hangi ihtiyar delikanlıların bu maçta forma giyeceği uzun uzun mevzu bahis edilmiştir. Hatta öyle ki basın ilk sayfalarında hep tekaütlerin toplu resimlerine yer vermiştir. Artık gelenekselleşmiş tekaütler Fenerbahçe-Galatasaray maçlarından eskilerine dair resimler gazete sayfalarını süslemeye başlamıştır. Bunun en büyük sebeblerinden biri eski yıldızların artık futbol dünyasının önemli mevkilerine gelmiş kimseler olmalarıydı. Kimi klüp başkanı, kimi federasyon yöneticisiydi. Bu maçların değişmez hakemi ise Burhan Felek’ti.

Eski zaman şöhretleri madalya dağıtımından sonra sahada yerlerini aldılar. Sarı kırmızlı emektarlar kaleci Avni, Arslan Nihat, Cici Necdet, Tatar Latif, Suphi, Mithat, Burhan gibi isimlerden oluşuyordu. Buna mukabil Fenerbahçe’nin tekaütleri ise Kaleci Kartal Nuri, Ahmet, Esat, M. Reşat, Semih, B. Halil, Lebip gibi eski futbolculardan oluşuyordu. Maçın hakemi Şazi Tezcan’dı. İhtiyar delikanlı Fenerli tekaütlerden Bülent ve Ahmet’in ayağından iki gol atan Fenerliler ilk yarıda öne geçtiler. Bunun üzerine daha genç olan Eşfak Danyal ve Mustafayı sahaya süren Galatasaray tekaütleri yenilgiden kurtulmayı başaramadılar. Tekaütler maçı esnasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar stada girerek Galatasaraylıları böyle önemli bir günlerinde yalnız bırakmaz.

 

Galatasaray-Dinamo Maçı

Günün büyük maçının hakemi bir İtalyan hakem arayışının neticesiz kalması sonrasında zamanın Türkiye’sinde uluslararası hakem olan Sulhi Garan’dı. Takımların kadroları ise şu şekilde oluşmaktaydı. Galatasaray: Turgay- Saim, Enver (Metin)- İsmail, Ergun, Ünal- İsfendiyar, Metin, Suat, Kadri, Güngör (K. Ali). Dinamo: Dermenski- Donçev, Filipov- Apostolov, Suctanov, Kristev- Pecinikov, Abacıef, Spidonov, Takev, Sliev.

Maçtan önceki tahminler Galatasaray’ın bu herhangi bir yıldıza sahip olmaya takım karşısında en az iki farklı galip geleceği şeklindeydi. Bu maç aynı zamanda daha önce Sofya’da oynanan 1-1’lik maçın rövanşı niteliğindeydi. Bulgarlar oyuna hızlı başlamış ancak bu atakları kesen Galatasaray’lılar karşı kaleyi zorlamaya başlamışlarıdır. Nitekim direkten dönen bir toptan sonra Galatasaraylılar maçtaki ağırlıklarını arttırmış ve 15. dakikada Kadri’nin güzel bir pasına Metin yaklaşık 25 metreden çok sert vurmuş, takımını 1-0 öne geçirmiştir. Suat ve Güngör’ün müsait pozisyonları bonkörce harcamaları neticesinde Galatasaray oyun disiplininden yavaş yavaş kopmuş ve atik rakibi karşısında açık vermeye başlamıştır. İlk devrenin ikinci yarısında hızlanan Bulgar akınlarından bir tanesinde Bulgar sağaçığının ortaladığı top kaleci Turgay’ın üzerinden aşmış ve Bulgarlara güzel bir kafa golü kazandırmıştır. İkinci yarıda rüzgarı da arkasına alan Bulgarlar aynı hızla Galatasaray’ın üzerine gelemeye devam etmişlerdir. Bu yarının hemen başında golü atan Metin kötü bir şekilde sakatlanarak oyunu terk etmek zorunda kalmıştır. Bu pozisyon dolayısıyla Sulhi Garan münakaşalara sebebiyet vererek penaltıya hükmetmiştir. Kadri’nin penaltıyı sağdan açık ara avut atışı maçın kader anı olmuştur. İkinci yarının 9. dakikasında Bulgar sol açığı Turgay’ın üzerinde aşırtma bir gol daha atınca Galatasaray yenik duruma düşmüştür. Son 20 dakika çok çalışmışsa da Galatasaray Bulgarlardan rövanş maçında beraberliği kurtaramamıştır. Bu maçta ayrıca Milli Takım ve Galatasaray’ın sağbeki Naci Özkaya da son defa olarak Galatasaray’da beş dakika oynayarak futbola veda etmiştir.

50 koca yılda 1389 futbol maçı yapmış, bunların 838 tanesini kazanmış ve 3754 gol atmış Galatasaray, 12 defa İstanbul Şampiyonu, 2 defa profesyonel lig şampiyonu, 1 defa Türkiye Şampiyonu, 1 defa da Milli Küme Şampiyonu olmuştur. O güne kadar milli takıma 33 oyuncusunu kaptan veren Galatasaray, müzesine 773 kupa, şilt ve plaka götürmüştür. Bu şanlı tarihin 50. yıl dönümünü yine şampiyon olduğu 51. yılda yapan Galatasaray, kutlamalara ilişkin sert eleştirilerden kurtulamamıştır. Ancak bu güzide takımın 50. yılı futbol tarihimizin ne kadar köklü bir geleneğe sahip olduğunun bir işareti olmuştur.

23 Mayıs 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

1932 Kraliçe Kupası: İzmirspor-Altınordu Karşı Karşıya

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Nisan 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

“Dünya güzeli olmanın en büyük zevkini yurdumun gençliğinin arasında gördüğüm muhabette tattım…”

 

 

 

Keriman Ece

Keriman Halis’in 31 Temmuz 1932 yılında Belçika’da dünya güzeli seçilmesi Türkiye kamuoyunda çok büyük bir yankı uyandırmıştır. Özellikle gündelik basın bu başarıyı manşetlerine taşımış, güzellik kraliçesi kısa bir zaman içerisinde milli gururun timsali olmuştu. Örneğin güzellik yarışmalarının düzenlenmesinde önemli bir payı olan Cumhuriyet gazetesi 1 Ağustos 1932 tarihli sayısının ilk sayfasını tamamen Keriman Halis’in dünya güzeli seçilmesine ayırmıştı. 1932 yılında düzenlenen bu güzellik yarışması bir ilk değildi. Bu yarışmalar Cumhuriyetin ilanından hemen sonra gündeme gelmis ve 1920’li yılların sonunda düzenli hale gelmeye başlamıştır. Bu yarışmaların jürilerinde Peyami Safa, Halid Ziya Uşakligil, Abdülhak Hamit, Sabiha Sertel gibi dönemin önde gelen şahsiyetleri yer almışlardır.

Bu başarı birçoklarınca hem Türk kadınının modernliğinin, hem de Türk “ırkının gelişmişliği”nin bir teyidi olarak algınlanmıştı. Güzellik yarışmalarının bir amacı da yeni cumhuriyet kadının ön plana çıkmasıdır. Bu bakımdan Cumhuriyet gazetesinin bu tür organizasyonlarda ki yeri bir tesadüf değildir. Keriman Halis yarışma sonrası Beliçika’dan Atatürk’e çektiği telgrafta muvaffakiyetinin Atatürk’ün memleket kadınlığına telkin ettiği fikirlerin eseri olduğunu dile getirmiştir. Mustafa Kemal de yaptığı açıklama ile Türk ırkının ne kadar güzel bir ırk olduğunu bildiğini ve bu başarıyı da bundan dolayı doğal karşıladığını açıklamıştır. Atatürk ayrıca Türkiye’nin ilk dünya güzeline “Ece” soyadını bizzat kendisi vermiştir. Seçilen güzellerin her sene yurt dışındaki yarışmalara gönderilmeye çalışılması bu olayın aynı zamanda ulusal bir mesele olarak da algılandığına işaret eder. Nitekim genç cumhuriyet yeni kisvesiyle uluslararası areneda boy gösteriyordu.

1932 senesinin Temmuz ayında arka arkaya Türkiye ve Dünya Güzeli seçilen Keriman Halis kısa bir sürede Türk kamuoyunun da ilgisine mazhar olmuştu. Basının olayı manşetlere taşıması sayesinde halk kısa zamanda Keriman Ece hakkında tafsilatlı bilgi edinme fırsatı buldu. Her ne kadar Keriman Halis’in başvurduğu yarışmaya sadece 8 kadın katılmışsa da Belçika’da alınan başarı büyük yankı yaratmış ve kamuoyunda etkili olmuştur. Örneğin ünlü Ece Ajandaları da ismini bu başarıdan esinlenerek almıştı. Bu ilgiyi Türk futbolu da Keriman Ece’den esirgemeyecekti. 1932 Kasımında biri şilt, diğeri lig şampiyonu İzmirspor ve Altınordu arasında kraliçe adına bir kupa maçı tertip edilmişti.

 

Kraliçe için İzdiham

Keriman Halis’in gençliği ve sportmenliği üzerine haberler ve röportajlar yayınlanırken spor aleminin böyle bir olaya bigane kalması zaten beklenemezdi. İzmirliler Keriman Ece’lerinin şerefine bir futbol maçı tertip ederek halkın da kraliçelerini görebilmesine bir vesile hazırlamışlardı. Maça gösterilen ilgi halkta dünya güzeline karşı oluşan merakın da bir göstergesiydi. Bu maça ilgi o kadar büyük olmuştur ki, İzmir stadının bu tür maçlar için gayet küçük olduğu yorumları ortaya çıkmıştır. Saat maçın başlama anı olan üçe geldiğinde halen kapının önünde büyük bir kalabalık vardır. Bu izdiham öyle bir düzeydedir ki dünya güzelinin stada girişini bile zora sokar. Nitekim Keriman Ece’nin sahaya girmesi için maçın başlaması ve dikkatlerin maça çevrilmesi gerekmiştir.

Maç başladıktan az sonra da kraliçe diğer kapıdan stada girebilmiştir. Sahayı boydan boya yürüyerek geçen dünya güzelini tribünler alkış tufanı ile karşılamışlardır. Havanın dondurucu soğuna rağmen güzellik kraliçesi mantosunu arkasına almamış ve sportmen bir şekilde seri adımlarla yürümüştür. Öyle ki olayı aktaran muhabir Keriman Halis’in tam bir sporcu kızı olduğunu söylemekten kendini alamamıştır. Hızlı adımlarla kendisi için hazırlanan locaya geçen güzelin karşısına İzmirspor ve Altınordu’lu futbolcular dizilmişler ve hep beraber güzelin şerefine “yaşa” diye bağırmışlardır. Bu arada tribünlerden kopan ikinci alkışlar arasında ayağa kalkan Keriman hanım, hem sporcuları hem de kendisine yakın alaka gösteren seyircileri selamlamıştır.

 

“Güzel Ayağın” Başlama Vuruşu

Dünya güzeli stada yalnız da gelmemişti. Keriman Ece’ye yanında babası eşlik etmekteydi. Hatta kraliçe halkı selamladıktan sonra o da ayağa kalkmış ve “güzel İzmir’in asil gençlerine” göstermiş oldukları “teveccüh ve iltifatlar” için teşekkür etmişti. Keriman Halis’in babası, kızını daha önce de zaten hiç yalnız bırakmamıştı. Onu elinden tutup güzellik yarışmasına yazdıran ve götüren de yine kendisidir. Belçika’da ki dünya güzellik yarışmasına da baba-kız beraber gitmişler, zamanın gazetelerinde trene binerlerken çekilmiş fotoğrafları yayınlanmıştır.

Keriman hanımın sahaya teşrifleriyle duran maçın tekrar başlaması için top tekrar santra noktasına koyulmuş ve takımlar başlama vuruşunu kraliçenin yapması için yerlerini almışlardır. Oturduğu locadan çevik adımlarla başlama noktasına gelen kraliçe, “güzel ayağıyla” topa vurarak oyunu başlatmıştır. Kraliçenin koşar adımlarla yerine geçişine de büyük bir tezhürat eşlik etmiştir. “Emsalsiz tebessümü” ile halkı selamlayan kraliçe, kendisi için yapılmış tahta kurulmuş ve maçı seyre başlamıştır.

Göztepe’li Nebii beyin yönettiği maça takımlar şu kadrolar ile çıkmışlardır. İzmirspor: Sami- Zihni, Fethi – Reşat, Nazmi, İsmail – Sabri, Ethem, Burhan, Mustafa, Reşat. Altınordu ise kendi “ecnebi” futbolcularına yer verdiği şu en güçü kadrosuyla sahaya çıkmıştır: Niko – Hristo, Mehmet – Arslan, Osman, Hüseyin, Süreyya, Adil, Toto, Sait, Vedat. Takımların birbirlerini tarttıkları ilk dakikalardan sonra seyirciler son derece heyecanlı bir maç seyretmeye başlamışlardır. Dakikalar dakikalara eklendikçe İzmirspor maça ağırlığını koymaya, Altınordu defansı ise soğuk terler dökmeye başlamıştır. Altınordu kalesinin ağır tehlikleler atlattığı bu dakikalarda Burhan çok müsait bir pozisyondan faydalanamış, akabinde yine İzmirspor bir penaltı atışından yararlanamıştır. Bu poziyonların ardından biraz kendine gelen Altınordu, “atamayana atarlar” misali İzmirspor ağlarını havalandırmış ve bir sayı öne geçmeyi başarmıştır. Ancak İzmirspor gününde olduğunu bir dakika sonra attığı gol ile ispatlamıştır. Bu gollerle ilk yarı 1-1 beraber sonuçlanır.

Devre arasında tribünlerin üç tarafından boşalan halk dünya güzelini görmek için locanın önüne hücum etmişlerdir. Bu esnada çarşaflı yaşlı bir kadın elinden tuttuğu bir kız çocuğunu kralçenin önüne getirmiş ve onu işaret ederek “İşte bak dünya güzeli bu, sen de onun gibi güzel ol e mi” demiştir. Bu durum kahkahalar ve gülüşmelere vesile olmuştur. Devre arasını fırsat bilen Himaye-i Etfal, dünya güzeline bir buket çiçek takdim etmiş, güzelin babası ise bu jeste ayağa kalkarak teşekkür ile mukabelede bulunmuştur. Bu enstantane halkın alkışlarına mazhar olmuştur.

 

Kupa İzmirspor’un

İkinci devrenin başlamasıyla seyircinin ilgisi tekrar maça odaklanır. Zira uzun zamandır rastlanmıyan ölçüde çekişmeli bir oyun söz konusudur. İzmirspor bunaltıcı akınları karşısında ecel terleri döken Altınordu defansı en sonunda gedik vermeye başlamıştır. İzmirspor peş peşe iki gol bulmuş ve oyun 3-1 İzmirspor’un galibiyetiyle son bulmuştur. Kraliçe kupası maçının önemli bir özelliği de zaman darlığı sebebiyle maçın yarımşar saatlik iki devre halinde oynanmış olmasıdır. Bu da bize bu maç etrafında daha kapsamlı bir organizasyonun varlığına işaret etmektedir.

Maçın bitiş düdüğüyle birlikte saha ana baba gününe dönmüştür. Halkın sahaya hücumu ile birlikte ortalık birdenbire karışmıştır. Takımların etrafını saran ve dünya güzelini görmek isteyen halkı engellemek imkan dahilinde değildi. Bu izdiham içinde futbolcular ancak kol kola girerek kraliçenin locasına doğru yürüyebilmişlerdir. Bu sırada çevik bir hamle ile hazırlanan masanın üstüne çıkan Keriman Ece eline kraliçe kupasını alarak galib takımın gelmesini beklemiştir. İzmirspor’un kaptanı Nazmi bey, arkadaşlarının oluşturduğu yarım daire ortasına ilerleyerek kendisini güzel oyunlarından dolayı tebrik eden kraliçenin “güzel ellerinden” kupayı almıştır. Halk kupanın verilmesi ile çılgınca bir alkış tufanı koparmıştır. Dünya güzeli daha sonra sahayı sporcuların teşyi halkası arasında terk etmiştir. Havanın çok soğuk olması hasebiyle üşüyüp üşümediği sorulan dünya güzeli, bu soruya bir insanın spor sahasında, hele ki binlerce genç ve sıcak bir samimiyetle sarılı olduğunda üşümesinin imkan haricinde olduğunu söyleyerek cevap vermiştir.

Keriman hanım maçla ilgili olarak daha sonra kaldığı otelde şu yorumu yapmıştır: “Çok memnunum. İzmir gençliğinin hakkımda gösterdiği bu yüksek teveccüh, emin olunuz, hayatımda asla unutamayacağım bir hatıra halinde kalbimde yaşayacaktır. Belçika’da, Fransa’da binlerce halkın çoşkun tezahüratı içinde bulundum. Onların hepsi de beni alkışlıyordu. Fakat sizi bütün kalbimle temin ederim ki onların hiçbiri beni güzel İzmir’in temiz gençliğinin asil tezhüratı kadar mütahassis etmedi ve ben, Dünya Güzeli olmanın en büyük zevkini yurdumun gençliğinin arasında gördüğüm muhabette tattım.”

 

23 Nisan 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Futbolda Şiddetin Kısa Tarihi

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Mart 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Eski Zaman Olur ki…

Futbol ile ilgili ne zaman kötü bir gelişme yaşansa, genellikle işlerin daha kötüye gittiğine dair birtakım fikirler öne sürülür. Maçlarda meydan gelen “istenmeyen” olaylar, saha içinde ve dışındaki kavgalar, şike iddiaları, hakem tartışmaları bizi herşeyin daha fazla kötüye gittiğine hükmettirir. Öyle ki bu kötü gidişatın karşısına hemen futbola dair asr-ı saadet hikayeleri, bir futbol nostaljisi konulur. Bu söyleme göre eskiden farklı kulüplerdeki futbolcular birbirleri ile dost, kulüpler arası ilişkiler ise bir kardeşlik havası içerisinde cereyan etmektedir. Ezeli rekabetler, lig ve kupa maçları hep bu dostluk ve kardeşlik havası içerisinde, eskinin o özlemle yad edilen atmosferi içerisinde hatırlanır. Ancak ne yazık ki gerçek bu değildir. Futbol tarihimizin başlangıcı ne futbolcu kavgalarından, ne dar kulüp çekişmelerinden ne de bugünkü hakem tartışmalarından azadedir.

 

Ah! Şu Hakemler…

Herşeyden önce futbol tarihimizin ilk yıllarının en önemli özelliklerinden bir tanesi hakem problemidir. Hem gündelik basında hem de spor dergilerinde hakemlik ve Türk hakemleri üzerine hemen her hafta bir yazı yayınlanmıştır. Bunlar hakemlerin nasıl giyinmesi gerektiğinden, sahada çaprazlama koşmasının gerektiğinin söylenmesine kadar çeşitlilik arz etmiştir. Futbol karşılaşmalarının sonuçlarına etki eden tartışmalı kararlar söz konusu olduğunda bu haberler ve yorumlar tahmin edileceği üzere daha yaygınlık kesbediyordu. Futbolda tam bir profesyonel hayatın olmaması da bu sorunu büyütmekteydi. Örneğin maçları yönetecek hakemlerin seçimi kulüpler arası bir pazarlık ile tayin edilmekteydi. Akşam gazetesi yazarı Adil Giray’ın borsaya benzettiği bu pazarlıkta kulüp temsilcileri karşı karşıya gelir ve maçlarının hakemleri konusunda tartışmaya girişirlerdi. Hiç bir kulüp karşısındaki kulübün önerdiği hakemi kabul etmeye teşne olmazdı. Bu da hakem krizlerine yol açar, hatta maç saatine kadar hakem bulunamadığı olurdu. Öyle ki birçok kez hakemler maç başlamadan az önce saha etrafından bulunurdu. Ancak büyük takımların maçlarının hakemleri futbol heyeti tarafından tespit edilir ancak basına göre ne hikmetse en fena yönetim bu heyetçe bulunan hakemler tarafından yapılırmış.

Çok sınırlı sayıda iyi hakemin olması futbol federasyonunu bir takım tedbirler almaya sevk etmiştir. Bu amaçla federasyon 1936 yılında yirmibeş emekli futbolcuya federasyon baş antranörünün bir kursundan geçmek şartiyla hakemlik teklif etmiştir. Güneş kulübünde bir çayda da bir araya gelen 25 eski futbolcunun hakem olmasına basından da destek gelmiştir. Ancak bu girişim bir sonuç vermemiştir. Hakemlerin maç yönetimi ve kararları uzun yıllar tartışmalara konu olmaya devam etmiştir.

 

Ya Seyirciler

Seyircilerin de her zaman tirübünlerde “edep”leriyle oturdukları pek söylenemez. Örneğin bir zamanların önemli spor yazarlarından Sadun Galip seyirciler arasında terbiyesi noksan, muhakemesi kıt bir kaç kişinin bulunmasını ve bunların sağa sola küfürler yağdırmasını önemli bir sorun olarak koymuştur. Seyircilerin bu tip davranışları hakkında düzenlemeler yapılarak, küfürlerin önüne geçilmek istenmiştir. Geçen ay ki yazımızda Ateş-Güneş ile Galatasaray maçında yaşanılan olaylar da zamanın seyircileri hakkında bize bir takım ip uçları sağlamaktadır.

 

Sert Futbol

Futbol maçlarında kural dışı sertlik, tekmeler, ve hatta oyun veya pozisyon ile alakasız şiddet, yumruklar sahalardan eksik değildi. “Tekmeli Futbolun Önüne Nasıl Geçilir,” “Futbol Sahalarındaki Kavgaların Önüne Nasıl Geçilebilir” gibi başlıklar gazete ve dergi sayfalarında oldukca genis sekilde yer almaktaydı.. Atılan gollerin münakaşalara konu olması bugünden daha az değildi. Örneğin Mayıs 1938’de Beşiktaş Harbiye maçından sonra Harbiyeli yöneticiler Eyüp’ün golü elle attığını hakemler dışında herkesin gördüğünü açıklamışlardır. Beşiktaşlı futbolcular oynadıkları sert oyun sebebiyle bu yıllarda çok sık eleştirilmiştir. Hatta Güneş takımı mağlup olacağını anlayınca sert oynadıklarını iddia ettiği Beşiktaş’ın sahasında futbol oynamayacaklarını açıklamışlardır. Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında 1938 Haziranında oynanmış Şilt Kupası final maçı öncesi, maçın güzel olmasının şartının tarafların sert futbol oynamamalarına bağlı olduğu açıklanmıştır.

 

Hakem Sözü Dinlemez Futbolcular

Sert futbolun yanı sıra futbolcular hakemlerin işini zorlaştıran hareketlerde de bulunuyorlardı. Bunlar profesyonellikten uzak anlayışın bir tezhürüydü. Ancak “amatör” ruhun güzelliklerinden de olmayabiliyordu bu hareketler. Örneğin Güneş ile Alsancak arasında oynanan bir maçın ikinci yarısında Güneşli Melih yerde kalır ve sahayı sedye ile terkeder. Melih’in ne şekilde sakatlandığını merak eden maçın hakemi Ahmet Adem yan hakeme başvurur ve Melih’in Alsancaklı Cemil’in kasdi tekmesi ile yaralandığını öğrenir. Hakem bunun üzerine Cemil’e dışarı çıkmasını bildirmiş ancak Cemil’i dışarı almak kabil olmamıştır. Hakemin sözünü dinleyerek yaptığı hareketin cezasına katlanmayan oyuncunun bu hareketi sonucunda maça devam etmek mümkün olmamış ve Alsancak Güneş karşısında hükmen malup sayılmıştır. Futbol hayatımızın bu ilk devresinde hakemlerin sözünü dinlemeyen oyuncular hiç de ender değildi ve bu da hakemlerin mesleklerini ifa etmelerini engelliyordu.

 

Saha Beğenmez Takım

1930’larda altyapısını geliştiren takımların başında Fenerbahçe geliyordu. Dergi ve gazeteler için Fenerbahçe’nin yenilenen stadı bir milli onur vesilesi olmuştu. Bütün yabancı maçların orada yapılmasını isteyen basın, bu sahayı sık sık Batılı örnekleriyle karşılaştırıyorlardı. Kendi sahalarının biricik olacağını Fenerbahçeliler de düşünüyor olsa gerek ki başka bir önemli saha olan Taksim sahasında maç oynamayı reddetmişlerdir. İki kere burada sahaya çıkmayan Fenerbahçe 1938 baharında milli kümeden çekilmiştir. Aynı sezon yine Fenerbahçe seyahat tahsisatının eksik ödenmesi sebebiyle İzmir’e gitmeyi reddetmiştir.

 

Saha İçi Şiddet

Bu hareketler yukarıda da altını çizdiğimiz gibi profeyonel anlayışın ve kurumsallaşmanın yeni yeni oturmaya başladığı erken döneme has örneklerdi. Burada vurgulanması gereken diğer bir önemli husus ise futbolcuların saha içinde sık sık gündeme gelen şiddet eylemleriydi. Bu şiddet futbola dair hareketlerin aşırı biçimleri olabileceği gibi futbolcuların birbirlerini tartaklamaları veya yumruklamaları biçimini de alabiliyorlardı. Bundan dolayı eski zamanda futbolcuların birbirleri ile dostluklarına, oyuncuların centilmenliğine dair anlatılan hikayeler en hafif deyimiyle temelsizdir. Bir zamanların önemli futbol yazarlarından Ulvi Yenal senelerden beri futbol sahalarında yaşanan küfürlerin, tekmelerin ve kavgaların önüne geçemenin mümkün olduğunu belirterek bu durumu teyit etmiştir. Yenal’a göre bu tür kavgalar Avrupa ülkelerinde mevcuttur. Ancak Türkiye’de takımlar arasındaki rekabet ve kavga bir düşmanlık halini almış ve kulüp idarecilerinin şiddet uygulayan futbolcuları üzerinde otoriteleri yok denecek kadar azdır.

 

Altay-İzmirspor Maçı: Sahadan Hapishaneye

1934 senesi Nisan ayında oynanan maç basında derin bir üzüntüye sebebiyet vermiştir. Çünkü bu sahalarda görmeye alışkın olunan şiddet olaylarından daha vahim özelliklere sahiptir. Daha maç başlamadan bir gece önce kimliği belirsiz kişiler saha girmiş ve kaleleri testereyle kesmişlerdir. Ancak asıl olaylar maçta çıkmıştır. Oyunu kazanamayacağını anlayan İzmirspor kaptanı Nazmi beyefendi maçın tehir edilmesini sağlamak için sık sık fauller yapmış, rakip futbolculara tokatlar atmış, tekmeler savurmuştur. Hızını alamayan Nazmi maç sonrasında topları çivi ile patlatmış, jiletlerle çizmiş ve hatta zabıtalara karşı gelmiştir. İzmirspor oyuncuların maçta gösterdikleri çirkin hareketler cezasız kalmamış ve mahkemeye intikal etmiştir. Kaptan Nazmi efendi ile Kaleci Sami ve Necdet beyler tutuklu yargılanmışlardır. Futbol heyeti de Nazmi efendiye iki sene, diğer ikisine de altışar ay boykot yani futboldan men cezası vermiştir. İzmirspor idarecileri de bir sene diskalifiye edilmişlerdir. İzmirspor takımı ayrıca patlatılan toplar ve kale direkleri için 85 lira maddi cezaya çarptırılmışlardır. Nazmiyi sinirlendiren aslında İngiliz hakemin yönetimiydi. Nazmiyi oyundan atan hakem ikinci yarıda Nazmiyi yeniden oyuna almış ancak bu futbolcunun rakibine bir tokat atması sonucunda yeniden oyunda atılmıştır. Patlattığı toplar da saha kenarına maç oynanırken gelen toplardı. Yani kısacası maç çığırından çıkmıştı.

 

Ezeli Rekabette Şiddet: Fenerbahçe-Galatasaray

Bu rekabete ait gerginlik ilk yıllara kadar geri gider ve maçlar tartışma ve kavgalardan azade olmazdı. Örneğin 1933 Kasımında oynanan maçta Zeki ile Tevfik arasında itişmeler yaşanmış ve çift vuruşun nasıl kullanılacağına dair sahada uzun süren bir münakaşa olmuştur. Bu olay hem hakemlerin oyuna ne kadar az hakim olduklarını hem de futbol kurallarının saha içinde dahi tartışmalı olduğunu göstermektedir. Zaten günlük basında ve spor dergilerinde sık sık futbol kurallarına dair haberler ve yazılar yayınlanmıştır.

Bir sene sonraki maçta daha büyük olaylar çıkmış ve maç tamamlanamamıştır. Maçın ikinci yarısında ortalık karışmış bazı futbolcular kan revan içinde kalmışlardır. Birbirlerini çamura atan futbolcuların yanı sıra, küfür eden antranörlere haddini bildirmeye çalışan kaleciler dergi sayfalarını kaplamışlardır. Bu maç sonucunda 17 oyuncuya boykot yani futboldan men cezası verilmiştir.

 

Derbi Dışında Şiddet

Bu gerginliği tamamen ezeli rekabete bağlamak da yanlıştır. Zira Galatasaray Vefa maçı gibi daha mütevazi maçlarda da önemli şiddet olayları yaşanabilmiştir. Galatasaray’ın Vefa’yı 2-1 yendiği maçta üç futbocusu sakatlanmış ve Galatasaray maçı 7 kişi tamamlamıştır. Galatasaray’ın en önemli futbolcularında forvet Selahattin’in ayağı kırılmıştır. Yani tekmeler ve sert futbol ayak kırılmalarına yol açacak kadar sertleşmiştir.

Uzun lafın kısası amatörlükten profesyonelliğe geçiş yıllarında kurallar yeni oturmaya başlıyordu. Bu arada hiç de dostane olmayan hareketler ve saha dışına taşan şiddet hareketleri futbol dünyasında eksik olmuyordu. Bundan dolayı centilemen futbolculara dair güzel nostaljik hikayelerin yanı sıra bugün de yaşadığımız birçok sorunu dedelerimiz de yaşamışlardı.

23 Mart 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Galatasaray, Galatasaray’a Karşı: Ateş-Güneş Vakası (1933-1939)

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Şubat 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Galatasaray’ın 100. sene-i devriyesi münasebetiyle

 

Unutulmuş Bir Takım

Zor günler, kötü anılar pek hatırlamayı sevmediğimiz şeylerdendir. Hele Galatasaray gibi sayısız şampiyonluklar ve futbol tarihinde ilkler yaşamış bir takım söz konusu olduğunda krizler, sıkıntılar akla en son gelen konulardır. Ancak diğer takımlar gibi Galatasaray da birçok kez ciddi bunalımlarla karşı karşıya kalmıştır. Kulübün yaşadığı ilk ciddi bunalım 1930’lu yıllara rastlar. Galatasaray bu tarihten önce de bir takım zorluklar yaşamış ancak 1930’ların başında ortaya çıkan bunalım kulübün içinden çıkmıştır. İdareciler ve oyuncular arasında beliren anlayış farkları kendisini gerginlikler ve çatışmalar şeklinde ortaya koymuştur. Bu anlaşmazlıklar nihayetinde önemli sayıda idareci ve oyuncu kulüpten istifa ederek 1933 yılında Ateş-Güneş takımını kurmuşlardır. Bu yeni kulüp kısa sürede zamanın önemli takımlarından biri haline gelmek ile kalmamış, binasıyla, sosyal aktiviteleriyle ve dönemin elitlerinin yakın alakasıyla imrenilen bir mevkiye yükselmiştir. Buna rağmen bugün Galatasaray’ın içinden çıkan bu kulüp hakkında çok az şey hatırlanmaktadır. Bu sayıdaki yazımız bu “kardeş kavgasına” ışık tutmaya çalışacaktır.

 

Galatasaray’da Gerginlik

Galatasaray 1933 senesine tartışmalarla birlikte girdi. Olimpiyat dergisinin yazarı Eşref Şefik beyin kulübün idare şeklini ve oynadığı futbolu eleştiren yazıları takımda rahatsızlıklara yol açmaya başlamıştı. Eşref Şefik’in Akşam gazetesinde yazdığı bir yazı ile eleştiri dozajını arttırması bu gerginliğin üzerine tuz biber ekti ve Şefik yönetim tarafından Galatasaray’dan ihraç edildi. 3 Şubat 1933 tarihinde toplanan kongre yönetimin bu kararını onadı. Ancak kongrede gündeme gelen sorunlar ve tartışmalar suların Galatasaray’da durulmayacağının da ilk işaretlerini vermişti. Zira kongrenin tartışılan en önemli konularından birisi stadyum hissesi ve hesaplardaki karışıklıklardı. Kısacası akçalı konular üyeler arasındaki ilişkileri etkilemeye başlamıştı. Ya da muhalefet idare heyetini en hassas konulardan biri olan mali hesaplarla sıkıştırmaya çalışıyordu. Kongrede futbol umumi kaptanı Muslih Bey de takım aldığı neticeler üzerine hesap verdi. Takımın almakta olduğu kötü sonuçlar akılda tutulursa pek kolay bir izahat olamadığı varsayılabilir. Kongrede Olimpiyat mecmuası müdürü Sadun Galip Bey Eşref Şefik’e söz hakkı verilmemesini eleştirmiş ancak sözleri “Ali Naci bile Galatasaray’a bu kadar hakaret etmemiştir” bağırmaları arasında kaybolup gitmiştir. Cimbom’da işlerin pek kolay olmadığı Fethi Bey’den boşalan başkan koltuğuna gönüllü çıkmamasından da belliydi. Galatasaray’da başkanlık da yapmış ve kulüpte önemli bir yeri olan Yusuf Ziya’nın (Öniş) gençlerden bir başkan seçilmesi önerisi de kongrede karşılık bulmadı.

 

 

Önde Gelen Üyelerin İstifası ve Ateş-Güneş

Ne bu kongrede alınan kararlar, ne Ali Haydar Bey’in başkan seçilmesi ne de Eşref Şefik’in ihracı Galatasaray’da işleri düzeltmeye yetmez. Hatta bunalım hemen kongre sonrasın Yusuf Ziya beyin istifası ile derinleşir. Hatta Mart ayında futbol başkaptanı Muslih beyin istifası buna tuz biber eker. Futbolcuların masajlarını bile bizzat kendisi yapan böyle vefakar bir kaptanın istifası kulüp için önemli bir kayıptır. İki buçuk sene içinde altı yönetim değiştiren Galatasaray’da şimdi de futbolcular arasında ciddi rahatsızlıklar baş göstermeye başlar. 25 Mart 1933 itibariyle ligin son sırasında olan takım için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Nitekim Türkspor dergisi takımı ikinci kümeye düşme konusunda uyarıyordu. Dönemin spor ve gündelik basınında “ne olacak bu Galatasaray’ın hali” yazılar sıkça yer bulmaya başlamıştı.

Temmuz ayına gelindiğinde istifalar bir sel halini almaya başlamış ve kısa sürede ayrılanların sayısı yirmi yediyi bulmuştu. İstifa edenler arasında kulübün en önde gelen simaları vardı: Adil Giray Bey, Ulvi Ziya Bey, Ümit Cahit Bey, Ethem ve Kemal Rifat Beyler, Hüseyin Kerim Bey, Nüzhet Bey, Dilaver Bey vb… Bu isimler kulüp için ciddi kayıplardı. Ayrılanların boş durmadıkları Ekim ayı içerisinde Bolu mebusu Cevat Abbas’ın başkanlığında Ateş-Güneş’in kurulmasıyla anlaşılacaktı.

 

Tanıtım ve Sosyal Faaliyetler

Kulübün kurulmasında birinci kümede oynamaya başladığı 1935-36 yılına kadar geçen sürede altyapı yatırımlarına ve tanıtım faaliyetlerine ağırlık verilir. Bu faaliyetlerin başında bütün yayın organlarının dikkatini çeken Sıraselviler’de 20 numaralı binada açılan kulüp merkezidir. Bu zamanına göre o kadar güzel bir binadır ki, dönemin önce gelen figürlerinden Aka Gündüz Milliyet’teki bir yazısında kulüp binasını yere göğe koyamamıştır. Modern kulüp binasını modern bir şekilde dekore etmek için fikirler alınmış ve kulübün birinci ve ikinci katlarının döşenmesi için Mart 1934’te bitmek üzere sipariş verilmiştir. Binanın giriş katı ise duş, masaj, soyunma odaları ve dolaplar için sporculara tahsis edilmiştir. Bu binanın yanı sıra Ateş-Güneş Taksim’de Tavn Kulüp ismiyle tanınmış olan tenis kortlarını satın alarak yine en gözde spor mekanlarından birine sahip olmuştur.

Basının ilgisine yeteri kadar mazhar olan bu altyapı yatırımlarının yanı sıra kulüp birçok sosyal faaliyet de düzenlemiştir. Bunlardan ilki Türkiye futbol kulüpleri tarihinde bir ilk olan Yılbaşı Gecesi Balosudur. Bina on beş günlük hummalı bir çalışma ile süslenmiş ve döşeli olan üçüncü katta misafirler ağırlanmıştır. Eğlence Cevat Abbas beyin kulübün ülküsü üzerine yaptığı konuşması ile açılmıştır. Yılbaşı gecesinden sonra da Ateş-Güneş’te düzenlenen toplantılar devam etmiştir. Örneğin Ocak ayında Abbas düzenlenen çay ve konferansta dönemin ruhuna uygun bir şekilde “Türk Irkı ve Dünyaya Yayılışı” adlı bir konuşma yapmıştır. Konferansa 200 kişilik “seçkin” bir davetli grup hazır bulunmuştur. Kulübün lokali 16 Mart 1933 tarihinde ise Fuad Köprülü’nin konferansına ev sahipliği yapmıştır. Köprülü “Türkün eşsiz kahramanı ve dünyanın eşsiz inkılapçısı ulu gaziden” bahseden bir konuşma yapmış, bu konuşmayı dinleyenler arasında CHF Umumi Katibi Recep Peker, İstanbul Valisi Cevat Kerim, Rektör Neşet Ömer beyler de bulunmaktaydı. Ateş-Güneş’in bu çay ve konferansları geleneksel bir hale gelecek şekilde on beş günde bir tekrar edilmeye başlanacaktır. Bu faaliyetler ile kulüp kendinde söz ettirmeyi ve dönemin ileri gelenlerinin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Ancak bununla da yetinilmemiştir. 23 Şubat 1934 tarihinde bir çocuk günü tertip edilmiş ve bu İpek Film tarafında sesli filme alınmıştır. Kulübün amacı bu filmi yurdun dört bir yanında sinemalarda oynattırmaktır. Ayrıca çocuk gününde yapılan tüm konuşma, tartışma ve manzumlar bir kitap olarak da yayınlanacaktır. Bu etkinlikler henüz spor sahasında ilk adımlarını atan bir kulübün varolma biçimleriydi.

 

Fenerbahçe ile Samimi İlişkiler

Galatasaray’dan ayrılan kişilerin kurduğu Ateş-Güneş takımının eski ezeli rakipleri Fenerbahçe ile girmiş olduğu samimi ilişki kayda değerdir. Bu samimiyetin Galatasaray’lıları oldukça “gıcık” etmiş olması muhtemeldir. Bu samimiyetin en bariz örneği Ateş-Güneş’in lokalinin açılışının hemen akabinde Fenerliler tarafından ziyaret edilmelidir. Fenerliler Taksim’de oynadıkları Beykoz maçından sonra Ateş-Güneşliler tarafından davet edilmişlerdir. Fenerli oyuncular kulüpte giyindikten sonra, Olimpiyat dergisinin aktardığına göre beraber çay içmişler ve “samimi” hasbıhalde bulunmuşlardır. Yakın ilişki bununla kalmamış Ateş-Güneş takımı Sıraselviler’deki lokallerinde Fenerli oyuncular için bir oda tahsis etmiştir. Bu samimiyet o zamanlarda adet olduğu üzere yabancı takımlara karşı ortak takım çıkarmak adetiyle de pekişmiştir. 1935’de lig başlamadan önce Fener-Ateş muhteliti yabancı takımlara karşı başarıyla mücadele vermişlerdir.

 

Anlayış Farkı: Amatörlük versus Profesyonellik

Ateş-Güneş kurulalı daha bir sene olmadan yeniden birleşmelerine dair spekülasyonlar ve istekler gündeme gelmeye başlar. Bu konuda ciddi baskıların olduğunu iki kulübün birkaç kez resmi düzeyde masaya oturmasından anlıyoruz. Bu konuda en ciddi baskı Spor Postası yazarı Nusret Safa beyden gelmiştir. Ateş-Güneş’in güzel yatırımları yapmasına rağmen kısa zamanda başarıya ulaşması bu yazara göre hayaldir ve yapılacak en akıllıca davranış tekrar güç birliği yapmaktır. Ateş-Güneş’i değerlendirmesi birçok Güneş’li tarafından hakaret olarak algılanan Nusret Safa tepki telefonları almış ve değerlendirmesini tekrar yapmak zorunda kalmıştır. Daha sonra Spor Postası’na yazan Osman İbrahim “Ne AteşGüneş G.Saraya muhtaç, ne G.Saray Ateşgüneşe, Neden ayrı çalışmasınlar” diyerek bu tartışmaya Güneş’lilerin nasıl baktığını özetlemiştir. İki kulüp arasında en ciddi toplantı 1934 Kasımında yapılmış ve heyetler birçok konuda antlaşmışlardır.

Bu görüşmelerde iki kulüp arasındaki anlayış farkı ayan beyan ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bu ayrışmayı amatör spor anlayışıyla, profesyonel anlayışın çatışması biçiminde de görebiliriz. Zira bu görüşmelerde anlaşılmıştır ki Ateş-Güneş muhtelif spor şubeleri olan içtimai bir kulüptür. Kulübün nizamnamesine göre sporcu olmayan üye ile bilfiil spor yapan üyeler birbirinden ayrılmıştır. Yani sporcularla idareciler arasında kesin ve hukuki ayrım vardır. Yani bu süreci sporcuların hem oyuncu hem yönetici olduğu devreden, profesyonel idarecilik evresine bir geçiş olarak kabul edebiliriz. Galatasaray’da bir süredir bu tip tartışmaların yapılıyor olması da Ateş-Güneş’lilerin ayrılmalarının gerekçelerini daha bir aydınlatıyor. Görüşen heyetler Galatasaray adı altında ama Ateş-Güneş’in felsefesi ile birleşme kararı almışlar ancak bu hayata geçememiştir. Birleşmenin hayata geçirilememesinin sebeplerinden biri de zamanın basınına göre spor ve idareciliği birbirinden ayırmak istemeyen gençlerin bu birleşmeye mani olmak için takrir dolaştırmaları, imza toplamalarıdır.

 

Siyasilerin Açık Desteği

Ateş-Güneş futbol takımı ilk önemli maçını Ankara’da Gençlerbirliği ve Ankaragücü’ne karşı oynamıştır. 27 Ekim 1934’de GB’ye 4-1 yenilen takım 3 Kasım’da Ankaragücü’nü 3-2 mağlup etmeyi başarmıştır. Bu maçları Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile Ekonomi Bakanı Celal Bayar yakın ilgiyle takip etmişlerdir. Sahalara ısınmaya başlayan Güneş İstanbul’daki ilk ciddi maçında İstanbulspor’u 3-0 yenmiştir. Güneş’in maçlarına Celal Bayar yakın ilgi ve alaka göstermeye devam edecektir. Bu açık siyasi destek Atatürk’ün ziyaretleri ile doruğa ulaşmıştır. Herşeyden önce Atatürk’ün kulübe özel olarak verdiği yalnız “Güneş” adı, kulüp kongresinde alkışlarla 28 Aralık 1934 tarihinde kabul edildi. Böylece kulübe adını Atatürk vermiş oluyordu. Atatürk kulübü daha sonra 30 Ocak tarihinde ziyaret etmiş ve bu gün kulüp tarafından “güneller bayramı” olarak kabul edilmiştir. Atatürk kulübü pek ara vermeden 15 Şubatta bir daha ziyaret etmiş ve kulüp lokalinde Köprülü ve general Fahrettin Bey ile öz Türkçe bir kelime hakkında görüşlerini anlatırken çekilen bir fotoğrafı Top dergisinde yayınlanmıştır.

 

Lig’de İlk Tokat Galatasaray’dan

1935 Senesini hazırlık maçları ile geçiren Güneş takımının karşısındaki en önemli sorun lige hangi kümeden başlayacağıydı. Zira yeni kurulan bir kulüp olarak üçüncü kümeden başlamalıydı. Oysa onlar doğrudan birinci kümeye girmek istiyorlardı ve bu yöndeki taleplerini mıntıkaya bildirmişlerdi. Bu isteğe basından tepkiler gelmiş ancak Güneş’e olan siyasi desteği de gösterecek bir şekilde Güneş gayr-i hukuki olarak birinci kümeye kabul edilmiştir. 1935 Sonbaharında başlayan sezona Güneş hızlı başlamış ve ilk maçları olan Süleymaniye ve Eyüp maçlarını 4-0 ve 6-1 gibi net skorla geçmiştir. Ancak üçüncü haftada Galatasaray ile karşılaşmış ve ciddi bir yara almıştır. Takımların ilk onbirleri şöyledir: G.S.: Avni, Osman, Lütfü, Kadri, Nihat, Fahir, Salim, Sabahattin, Gündüz, Fazıl ve Danyal. A.G.: Safa, Alaattin, Hasan, İsmail, Reşat, Münir, Tevfik, Mehmet, Melih, Hıristo, Kemal Sefik.

 

Ayva Olayı

Güneş her ne kadar Galatasaray’a 6-2 yenilmiş de olsa gündemi saha dışında yaşanan olaylar doldurmuştur. Ateş-Güneş’in ambleminin iç içe geçmiş A ve G harflerinden oluşmasının verdiği “ilham” ile Galatasaraylılar bu takıma “Ayva G.tlüler” adını takmışlardır. Ve ilk maçla birlikte futbol sahası Galatasaraylıların muzip bir şekilde attığı ayvalardan geçilmez olmuştur. Dergi ve gazeteler ayvaların toplanması fotoğraflarına önemli bir yer ayırmışlardır. Ancak olaylar bu ayvalama olayı ile son bulmamış, Galatasaraylı oyuncular centilmenlik dışı hareketlerle oyunu oynanmaz bir hale sokmuşlardır. Öyle ki cimbomlu Lütfü’nün tekmesi sebebiyle sakatlanan Melih ambulans ile Alman Hastanesine kaldırılmak zorunda kalmış, Galatasaraylı Danyal ve Kadri de kırmızı kart ile oyun dışına atılmışlardır. Maçın gerginliği maç sonrasında da devam etmiş, Güneş kulübü önünde toplanan yaklaşık bin kişilik bir topluluk bağırıp çağırmış, bina içerisine girip camları kırmış ve attıkları taşlarla Güneşli Haydarı yaralamışlardır. Ortalığı savaş alanına döndüren bu olaylardan sonra nihayet polis kontrolü ele alabilmiştir. Bu maçtan sonra Güneş kendine gelmekte zorlanmış ve Fenerbahçe ile başlayan bir yenilgiler serisine girmiştir.

 

Boynuz Kulağı Geçer: Güneş 1938 şampiyonu

Ligi ilk sene ortalarda bir yerde bitiren Güneş oyun kalitesini arttırmış ve 1938 senesi gibi çok kısa bir süre içerisinde İstanbul Ligi şampiyonu olmayı başarmıştır. Güneş şampiyonluğu kazandığı 1938 senesinde Galatasaray’ı 6-0 ve 4-2 gibi net skorlarla yenmiş ve dayandığı felsefesinin yaygınlık kazanmasına katkıda bulunmuştur. Fikri çok kısa zamanda iktidara gelen Güneş takımı, şampiyon olduktan bir sene sonraki ligde olmayacaktır.

 

23 Şubat 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Bir Zamanlar Fenerbahçe-Galatasaray Derbisi -1913

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Ocak 2005
written by Y. Doğan Çetinkaya

Tarih: 2 Kasım 1913 Yer: Kadıköy
Fenerbahçe:4 Galatasaray:2

 

Ezeli Rekabet

Dünyanın en önemli üçüncü derbisi sayılan Fenerbahçe-Galatasaray arasındaki karşılaşmaların geçmişi, bildiğimiz gibi çok eski tarihlere kadar uzanmaktadır. Türkiye’nin en köklü “ezeli rekabeti”dir bu. Öyle ki bu maça ilişkin tartışmalar, hakemin kim olacağı, camialar arasında yaşanacak gerginlik ve çatışmalar nasıl şimdi haftalar öncesinden konuşulmaya başlanıyorsa o zaman da ona benzer bir önemi haizdir. Futbolun şimdiki gibi gündemde çok fazla yer işgal etmediği dönemlerde bile Fenerbahçe-Galatasaray derbisi bir futbol maçından çok daha fazlasını ifade etmektedir.

Gerçekten de Fenerbahçe ile Galatasaray arasındaki karşılaşmalar Türk futbolunun daha ilk yıllarında bile diğer maçlardan farklılık arz ediyordu. Bu maça ilişkin çağdaş değerlendirmeler, hem futbolcular hem de futbol camiasında bu karşılaşmanın özel yerini hemen ele vermektedir. Bizim bu iki takımın karşılaşmasına dair ulaşabildiğimiz en eski “bütünlüklü” aktarım 1913 yılındaki maça aittir. ‘A.D.’ imzalı bu değerlendirmeye göre galibiyetle Fenerbahçe “en büyük emeline” kavuşmuştur. Yine bu yazıya göre bu maç Türk futbol aleminde “epey önemli bir vakadır.” Yani daha futbol tarihimizin başında dahi bu maç sıradan bir futbol müsabakası değildir. Ancak bu değerlendirmenin maça ilişkin bilgi edinmemizi sınırlandıran bir tarafı vardır. Bu yazı karşılaşmaya daha çok maçtan yenik ayrılan Galatasaray takımının cephesinden bakmıştır. Bu durum maçın bir takım önemli ayrıntılarına ilişkin bilgi edinmemizi engellemiştir. Örneğin Galatasaray’ın yenilgisinin muhtemel nedenleri ayrıntısı ile tahlil edilir ve attığı gol ve kaçırdığı pozisyonlar zikredilirken, Fenerbahçe’nin gollerinin kimler tarafından nasıl atıldığına değinilmemiştir. Ancak yine de bu maça ve zamanın Fenerbahçe-Galatasaray derbisine ilişkin önemli bilgiler edinmekteyiz.

 

Maç Öncesi Takımlar

Her şeyden önce bu maç Fenerbahçe için özel bir önemi haizmiş. Son bir senedir yapılan üç karşılaşmada Galatasaray’ı yenmek şöyle dursun, Fenerbahçe bir gol dahi atamamış. Bu bakımdan bu maça daha hırslı hazırlanan taraf olmuş Fenerbahçe. Son üç senenin İstanbul şampiyonu Galatasaray’da ise bir rehavet söz konusuymuş. Üst üste alınan başarılardan sonra gelen bu rehavet sezon başından beri kendini hissettirmekteymiş. Örneğin Fenerbahçe’nin ligde doludizgin giderken, Galatasaray kolay rakipler karşısında bile pek de iyi sonuçlar alamıyormuş. Yani bir bakıma Galatasaray’ın yenilgisi ‘geliyorum’ demiş.

Yazıya göre Fenerbahçe maça iyi hazırlanan tarafmış. Geçmişteki mağlubiyetlerden dersler çıkaran Fener hafta boyunca muntazaman idman yapmış ve maharetlerini arttırmış. Dahası sağ açıkta gayet iyi oynayan yeni bir oyuncuyu kendilerine ‘ilhak’, yani transfer, etmişler. Uzun lafın kısası Fenerbahçe hazırlıklıymış ve yazara göre mükemmel bir takım ile ezeli rakibinin karşısına çıkmış. Galatasaray ise bir buhran içerisindeymiş. Her şeyden önce galip geleceklerinden fazla emin olan futbolcular hafta boyunca idman yapmaya pek lüzum görmemişler. Ancak yazara göre Galatasaray’ın yenilgisinin asıl nedeni kulübün yapısal bir zaafına bağlıymış.

 

Galatasaray: Bir Mektep Takımı

Bu yapısal zaaf, Galatasaray futbol takımının büyük ölçüde Mekteb-i Sultani öğrencilerine dayanıyor olmasıymış. Galatasaray lisesinde futbola uygun fizik ve güçte öğrenci bulmak sorun olduğu gibi, iyi yetişen gençler de kısa zamanda ya taşrada memuriyet için ayrılıyor ya da Avrupa’ya tahsile gidiyorlardı. Dolayısıyla kulüp yerlerine yenisinin konulması zor olan futbolculardan hep mahrum kalıyordu. Bu maçta da Fenerbahçe’nin güzide takımı karşısına Galatasaray Bekir, Muhsin ve Neşet beylerden yoksun olarak çıkmıştı. Yetmiyormuş gibi bir de takımın en iyi müdafii, yani savunma oyuncusu Adnan Bey de maça gelmeyerek arkadaşlarını yalnız bırakmıştı. Adnan Bey’in maça gelmeyişi zamanın takımlarının amatörlüğünün bir göstergesi sayılmalı. Galatasaray bu önemli eksiklerin yerine sahaya sürdüğü oyuncuları daha önemsiz mevkilere koymak için orada oynayan iyi oyuncuları da yerlerinden etmek zorunda kalmıştı. Yani maçı değerlendiren yazarımıza göre Fenerbahçe’nin çevik ve mahir oyuncularının karşısında ‘hücumları def etmek’ ve ‘hat-ı müdafayı’ bozmak Galatasaray için pek mümkün değildi.

 

Ve İlk Düdükle Oyun Başlar

Müsabakanın ilk dakikalarında takımlar bir birlerini şöyle tartmışlar ve top ortalarda biraz dolaşmış. Her iki taraf da eş bir oyun sergilerken karşılıklı ataklarla oyunun heyecanı yükselmiştir. Bu esnada Fenerbahçe ilk golünü atmıştır. Ancak Fenerbahçelilerin sevinci kısa sürmüş, Galatasaray’ın merkez ‘muhacimi’, yani santrforu, Mösyö Ober’in (Auber) ‘her futbol meraklısının mazhar-ı takdiri’ olan dehşetli bir şutu eşitliği sağlamış. Bu golle moralleri yükselen Galatasaraylı oyuncular ataklarını arttırarak Fenerbahçe’nin üzerine gitmeye başlamışlar. Fenerbahçe’nin de açık bir futbol oynamasıyla her iki kale önünde de heyecanlı dakikalar yaşanmış.

 

Mösyö Ober Kaleciyle Karşı Karşıya

Hatta bu dakikalarda Galatasaray’ın ilk golünü de atan Mösyö Ober kaleci ile karşı karşıya kalmış ancak son vuruşu yapamadan Fenerbahçe savunması yetişmiştir. Maçı aktaran yazara göre Mösyö Ober pek futbol ‘kavaidine’, yani kurallarına, uygun olmayan bir şekilde yere yuvarlanmışsa da, maçın hakemi pek oralı olmamıştır. Bu pozisyon maçın dönüm noktasını oluşturmuş ve maçın birinci ‘partisi’ (ilk yarısı) 1-1 berabere sona ermiştir.

 

İkinci Parti’nin Başlaması

İkinci Yarıya Fenerbahçe çok hızlı başlar. Bu hücumlar Galatasaray’ın istirahat esnasında, yani devre arasında, oyuncuların mevkilerini değiştirip hücuma ağırlık vermesiyle daha da artar. Nitekim ‘köşeben muavinler hattı’, (orta sahanın kenarları) atakları kesmede yetersiz kalmaya başlamış ve tüm yük savunma ve kaleciye binmiştir. Bu sırada Fenerbahçe peş peşe iki gol bulur. Bu gollerde çok iyi maç çıkaran merkez muhacimi Kemal Bey ile sağ açık muhacimi Mösyö Miço’nun rolleri büyüktür. Galatasaray’ın kifayetiyle sıkıştığı bu esnada Mösyö Ober ikinci defa Fener kalesi önüne kadar sokulur ve azim bir tehlike yaratır. A.D.’ye göre hakemin ilk yarıdaki kayıtsızlığından cesaret alan Fenerbahçe savunması Mösyö Ober yeniden yere yuvarlar. Ancak hakem yine aldırmaz. Yazar hakemin en azından tembihte bulunabileceğini düşünmektedir!

 

Sonuç

Oyunun bitmesine 15 dakika kala Fenerbahçe bir gol daha atmıştır. Bu golü Galatasaray’ın akınları izlemiş, fakat hücum oyuncuları muavin oyuncuların yardımından mahrum oldukları için gol atmaya muvaffak olamamışlardır. Maç 4-2’lik skorla Fenerbahçe’nin lehine sona ermiştir. Ne yazık ki Galatasaray’ın 2. golü ne şekilde attığına dair bir bilgiye ulaşamadık. Bu maça ilişkin haberden anlaşılan Fenerbahçe’nin iyi bir hazırlık geçirdiği ve yeni bir transferle maça bir ‘intizam’ içinde çıktığıdır. Galatasaray ise oyuncularının lakaytlığı ve düzensizliği sonucu maçtan boynu bükük ayrılmak zorunda kalmıştır. Sonuç itibariyle Fenerbahçe son üç maçtır gol atamadığı Galatasaray’ı net bir skorla geçmiştir. Maçı değerlendiren yazar ise, -örnekleri sıklıkla bugünkü basından da bulunabilecek şekilde- olaya daha çok bir tarafın penceresinden bakmıştır. Elbette ki futbolun ilk yıllarına has amatörlük havası içersinde ve at gözlükleri takmadan. Ve ezeli rekabetin tadını da unutmadan.

Görüldüğü gibi ‘derbi-i azam’ daha ilk günlerinden itibaren sporseverlerin ilgisine mahzar olmuş ve tıpkı bugün gibi temaşa, şevk yaratmış.

23 Ocak 2005 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

91 Sene Önce Burhan Felek’ten Futbolumuzun Sorunları

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Aralık 2004
written by Y. Doğan Çetinkaya

Futbolumuzun sorunları gündelik hayatımızda önemli tartışma konularından biri olmaya başladı. Genellikle futbol maçları ve takımlar üzerine olan tartışmalar, uzun bir zamandır futbol aleminin kurumlarına ve ilişkilerine dair sorunlara odaklandı. Özellikle son senelerde hakemler üzerine dönen tartışmalar ve iddialar bunun en önemli göstergesi. Elbette ki, Türk futbolunun sorunları üzerine hoşbeş etmek yeni bir durum değildir. Özellikle son yirmi yıldır altyapıda görülen maddi ilerlemelerden önce, futbolun sorunları tartışmaların önemli bir boyutunu teşkil ederdi. Çamur deryası sahalar, yetersiz eğitim, spor ekipmanlarının kötülüğü, ebeveynlerin futbola yaklaşımları hep anlatılagelen, aktarılan ve hatırlanan sorunlardır.

 

Anadolu Kulübü’nden Burhanettin

Bugün olduğu gibi futbol tarihimizin ilk günleri de bu tartışmalardan, sorunlardan azade değildi. Hatta tahmin edilebileceği gibi sorunlar daha ağır ve futbolun yerleşmesinin temellerine dairdi. Bu noktada Türk spor tarihinin önemli figürlerinden birisi olan Burhan Felek’in o ilk günlerde yazdığı bir yazı dikkat çekicidir. Bilindiği gibi o günlerde Anadolu Kulübü’nden Burhanettin olarak anılan Burhan Felek basın hayatına Tasvir-i Efkar gazetesinde spor yazıları yazarak başlamış, yine zamanın önemli kulüplerinden birisi olan Anadolu Kulübü’nün de kurucusu olmuştur. Felek hem gazetecilik dünyasında hem de spor aleminde çok önemli görevler üstlenmiştir. TamSaha’nın birinci sayısında belirttiğim gibi Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın kurucularından olan Burhan Felek, Türk Basın Birliği’nin de temellerini atanlar arasında yer almıştır.

 

Az Zamanda Büyük İşler

Nitekim futbol tarihimizin bu önemli isminin bundan 91 sene önce Türkiye’de futbolun sorunlarına ilgisiz kalması beklenemezdi. Felek, futbolun ve en genel anlamda sporun gelişmesi için bir takım eksikliklerin, noksanların üzerine gitmenin gerekliliğine inanmıştı. Yazıya sporun sorunları ile başlamışsa da verdiği örneklerden de anlaşıldığı üzere kafasında daha çok futbol vardı. Bu yaklaşım, spor tarihimizin ilk günlerinde spor dalları arasındaki hiyerarşinin nasıl oluşmaya başladığına dair bize bir fikir de vermektedir. Felek çok önemli eksiklikler ve sorunlar olsa da yazısının hemen başında Türk sporundaki hızlı gelişmeyi tespit etmeden de geçememiş. Örneğin yazdığına göre daha beş-on sene öncesine kadar Kadıköy’ün muhtelif çayırları ecnebi ve gayri Müslimler ile doluyken ve Türkler daha “gol” kelimesinin anlamında bihaberken, çok kısa bir süre içerisinde bu sahalar artık Osmanlı gençleri ile dolmaya başlamış. Yine ona göre göre ilk kez “gol” kelimesinin anlamına vakıf olduklarında, gol atanlardan daha büyük bir mutluluğa nail olmuşlar. Her ne kadar spor kısa bir süre içerisinde ecnebi uğraşı olmaktan çıkmış ve önemli ilerlemeler göstermiş de olsa Felek’e göre Türk sporunun ve özellikle futbolunun çok önemli sorunları varmış ve buradan hareketle yazısında sorunları maddi ve manevi eksiklikler olarak iki başlık altında toplamış. Özellikle manevi eksiklikler üzerine söyledikleri, zamanın gelişmekte olan spor anlayışını yansıtması açısından da önemlidir.

 

Maddi Eksiklikler

Burhan Felek her şeyden önce bu eksikliklere ancak değinebildiğini hepsi üzerine gidecek olsa ciltler dolusu yazmak zorunda kalacağını belirtmiş. Ona göre en önemli sorunların başında spor kurumlarının, heyetlerinin belli bir programdan yoksun olmaları gelmekteydi. Bu konuya dair bazı yazı ve düzenlemelere şahit olduğunu da ekleyen Felek, bunların hiçbirinin uygulamaya geçmediğini, bu nedenle de kanaatinin sabit olduğunu yazıyor. İkinci olarak Türkiye’de yapılan sporun bilimsel gerekliliklerinin farkında olan bir heyet de mevcut değil Felek’göre. Masaj, banyo, hıfzısıhha, spordan önce ve sonra yapılması lazım gelen hareketler vb. hususlar bilinmemekte ya da uygulanmamaktaydı. Yine örneğin futbolda nasıl bir top veya nasıl bir ayakkabı giyilmesi gerektiği de bilinen konular arasında değildi. Öyle ki, Burhan Felek sayıları binlere varan topçuların ne kadarının bu konudaki nizamın kabul ettiği tipte top ve ayakkabı giydiğini soramadan edememiş.

 

Ahalinin Yardımı

Üçüncü maddi sorun ise futbol aleminin yenilik ve ilerleme peşinde olmaması Burhan Felek’e göre. Bundan dolayı futbolun on yıldır (1903-1913) girdiği yeni biçimi kıramadığını iddia etmiş. Futbol cemiyetlerinden, heyetlerin bir ikisi dışında hiçbirinin ne belli bir yerleri ne de bir yayınları varmış o zaman. Bu da futbolun dördüncü eksiğiymiş. Felek bu konunun üç beş gencin gayretiyle çözülemeyeceğini teslim ediyor ve bunun için halkın, ahalinin yardımını gerekli görüyor. Genel tavrın aksine devlete seslenmeyen yazar, sabahtan akşama kadar kahvede oturan halkın yarın memleketi emanet edeceği gençliğe bir yardımı çok görmeyeceğini iddia ediyor. Beşinci sorun da bununla ilintiliymiş zaten: Para. Futbol aleminin genellikle parası yok tespitini yapmış Burhan Felek. Bu konuda da yine ‘çözüm halktır ve halka sporun faydaları anlatılmadan da çözülmesi zordur’ diyor. Ahaliye spor fikrinin nasıl verileceği çok önemli bir konu Felek’e göre.

Görüleceği üzere bu maddi sorunlar futbolun ilk yerleşmeye başladığı yıllarda beklenilmesi gereken problemlerdir. Fakat bunların bazıları ancak günümüzde çözüme ulaştırılmaya başlanmıştır. Örneğin adamakıllı bir kulüp yayını, çok yeni bir gelişmedir. Mali sorunlar halen en önemli madde olmasına rağmen geçmiş ile karşılaştırılamayacak ölçüde çözülmüştür. Kamuoyunun spora ilgisi futbol merkezli kalmışsa da çok büyüktür. Son yıllarda da altyapı alanında önemli bir ilerleme sağlanmıştır. Ancak Burhan Felek’in tespit ettiği eksiklikler sadece maddi değil aynı zamanda manevidir de…

 

Manevi Noksanlar: Futbol Tavla, Oyuncu Horoz Değildir

Bu manevi sorunlar dair fikirler zamanın evrensel spor anlayışı ile de benzerlikler taşıyor. Mesela her şeyden önce Türkiye’de “gaye” yoktur diyor Burhan Felek. Ona göre futbol tavla oynar gibi vakit geçirmek için oynanmaktaymış. Futbolcular o anın neşesiyle haz doluyor ya da üzüntüsüyle perişan oluyormuş sadece. Ancak o daha çok futbol oynattıranlara teessüf ediyor. Çünkü onlar oyuncuyu tıpkı horoz dövüştürür gibi çarpıştırıyorlar. Bu ortamda spor hayat kavgasına hazırlanmak, hayat iştigaliyle haşır neşir olmaktan çıkmakta. Burhan Felek futbolcuların çoğunda bu eksikliği gördüğünü ifade ediyor. Bundan dolayı da ona göre futbolda bir ilerleme olması olanaklı değil. Zira amaç hep birbirini yenmek, ancak ne yazık ki ne fen ile ne de çalışma ile ilgilenmiyor hiçbiri. Sadece bu da olsa Felek yine gayet mutlu olacakmış. Ancak olan hep bir kulübün oyuncusunu ayartmak, onu hep kuvvetsiz bırakmaya çalışarak muvaffak olmak. Yani uzun lafın kısası yenmek için kulüplerin her şeyi yapmaları ve bunun ana gaye olmasına hayıflanıyor üstad.

Bunun yanında hem futbolcularda hem de kulüplerde sebat ve azim noksan Burhan Felek’e göre. Öyle ki, bir maçta dağılıveren, çökme badireleri atlatan heyetler çok. Bunun sebebi, o kulüpleri kuranların hep yenmeyi hedeflemeleri ve metanetten yoksun olmaları. Bu gayeden yoksun futbol alemi aynı zamanda ilmi usullerden, kurallardan, her an gelişmekte olan sporun şeklinden bihaber yara göre. Ne güreşçiler, ne koşucular, ne de futbolcular çağdaş yöntemleri kifayetiyle bilmemekteymiş. Bu durumun en acıklı örneğini de Burhan Felek’e göre yine futbol oluşturmaktaymış. Futbol kurallarının cahili olmayan, nazariyesinin yabancısı olmayan kaç futbolcu var Felek merak ediyor. Hatta hakem bulmakta çok büyük zorluklarla karşılaşılmasına, bu yüzden genellikle yabancılara başvurularak hakem açığı kapatılmaya çalışılmasına kadar ileri gidiyor bu sorunlar.

 

Metanet-i Ahlakiye

Burhan Felek’in en acıklı bulduğu eksiklik ise, sporcuların yeteri kadar ahlaki metanet gösterememeleriymiş. Maçlarda rakiplere karşı alınan tavırlar, yapılan davranışlar, gösterilen tutumlar hep bu noksanlığın eseriymiş. Sporda bu alana uymayacak gaye ve maksatlara sapmamalı, sporun belli vasıtaları, usullerinden başka yollara sarılmamalı. Yazara göre, unutulmamalı ki açıklık, mertlik, incelikli davranış, yani kendi deyişiyle, nezahet-i tavır ve lisan, bir sporcunun her zaman lehinedir. Bu sorunların aşılması için spor aleminde ve elbette ki futbol da ıslahat ve yenilik gerekmekteymişş. Bu reformların ehemmiyetine vakıf olunana kadar bu konular üzerine yazmayı ve uyarmayı kendine görev addettiğini söyleyerek ve bu muzırlar kemale çevrilene kadar da bu uğraşısını sürdüreceğini belirterek bitirmiş yazısını Burhan Felek.

Anadolu Kulübü’nden Burhanettin’in belirttiği maddi eksikliklere dair zaman içerisinde önemli adımlar atıldı, bunların birçoğu tarihsel süreç içerisinde giderildi. Ama üstadın değindiği manevi eksikliklere ilişkin ne kadar yol kat ettik, bugünkü okuyucunun payına düşen bunu sorgulamak olsa gerek…

23 Aralık 2004 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Futbol Tarihi

Cumhuriyet’le Yaşıt Bir Kurum: Futbol Federasyonu

by Y. Doğan Çetinkaya 23 Kasım 2004
written by Y. Doğan Çetinkaya

Isınma Pasları

Futbol oyunun tarihi ülkemizde bir yüzyıldan daha da geriye gitmektedir. Dünyanın farklı birçok coğrafyasında olduğu gibi futbol, Osmanlı İmparatorluğu’na da İngilizler tarafından getirilmiş ancak kısa bir zamanda imparatorluğun farklı cemaatleri arasında yayılmıştır. Bilindiği üzere İzmir ve İstanbul futbolun gelişmeye başladığı ilk merkezlerdir. Türklerin futbol ile aktif olarak ilgilenmeleri ise İstanbul’da 1890’lı yıllarda devrin II. Abdülhamit yönetiminden gizli bir şekilde olmuştur. İlk Türk futbolcusu sayılan ve Bobi takma adıyla İngilizler arasında oynayan Fuat Hüsnü, ilk önce Reşat Danyal ile birlikte “Black Stockings”, daha sonra da kendi başına “Kadıköy” takımını kurmuştur. Her ne kadar bu ilk girişimler toplum içerisinde istisnai örnekler teşkile etmiş de olsa ve topluma yaygınlık dereceleri tartışmalıysa da, bu ilk mütevazi adımlar, yakın bir tarihte önemli birlikler ve örgütlenmeler haline geleceklerdir. Futbolun Türk spor tarihindeki müstesna yerinin en önemli özelliği resmî kurumların dışında, sivil denilebilecek inisiyatiflerin bir ürünü olmasıdır.

 

Takım Olma

Öyle ki geçtiğimiz yüzyılın hemen ilk on yılında Türkiye’nin belli başlı takımlarının kurulmuş olması bir tesadüfün eseri değildir. Futbol ile ilgilenen gençler aynı Fuat Hüsnü Bey gibi futbol oynamalarının yanı sıra kendi takımlarını ve hatta kulüplerini oluşturma yoluna gitmişlerdir. Çoğu, aynı zamanda kurulan yeni kulüplerin futbolcuları da olan bu ilk kuşak kulüp yöneticileri Türkiye’de futbolun ve daha genel düzeyde sporun yerleşmesinde önemli roller oynamışlardır. Bu noktada değinilmesi elzem olan husus futbolcuların, ilk örgütlenmelerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin bağımsız karakteridir. Bu durum Türkiye futbol tarihinin ilk dönemine damgasını vuracak bir özellik olacaktır. Futbolun gelişmesinde, takımların kurulmasında, ilk liglerin örgütlenmesinde ve nihayet ilk çatı örgütlerin inşa edilmesinde bu özerk, bağımsız irade hep belirleyicidir. Nitekim, kulüpler futbolun ülkemizde yaygınlaşmasında, kuralların düzenlemelerin yerleştirilmesinde en belirleyici aktörler olarak gelişmeye devam etmişlerdir.

 

İlk Organize Ataklar

Türkiye’de futbolun hızlı gelişiminin en önemli göstergesi daha futbolu bu ülkedeki ilk yılları diyebileceğimiz bir zaman diliminde, 1903 senesinde, bir ligin kurulmuş olmasıdır. İlk başta yabancı ve Rum takımlarının öncülük ettiği bu girişim daha sonra Galatasaray ve Fenerbahçe gibi Türk takımlarını da içine almakta gecikmemiştir. Bu ilk futbol örgütlenmesi daha çok maçların başlama dönemi, günleri, saatleri, hakemleri gibi temel gerekliliklerin belirlenmesi meseleleri ile iştigal etmiş, maçların oynanmasını engelleyecek aksaklıkların aşılması için çaba göstermiştir. Yine bu örgütlenme içerisinde diğer önemli bir husus da Kadıköy’ün İstanbul’da futbolun merkezi olarak ortaya çıkışıdır. İngilizler ve Rumlarca kurulan “Kadıköy Union Club,” İstanbul’da futbol oynamaya elverişli tek nizami sahaya sahip olması ve örgütlenmesi hasebiyle bu ilk futbol örgütlenmesinin de ana unsurudur. İstanbul’da ilk futbol oynanan boşlukların, Moda, Kuşdili ve Papazın Çayırı gibi yerlerin Kadıköy’de bulunması sebebiyle de bu durum bir rastlantı değildir. İlk ligin örgütlenmesiyle birlikte, ilk lig maçları bugünkü Fenerbahçe Stadı’nın üstünde yükseldiği Papazın Çayırı’nda oynanmaya başlanmıştır.

 

Kulüp Antlaşmazlıkları

İlk kulüplerin ortaya çıkışı, lig maçlarının başlaması ve transfer gibi konularda rekabetin ortaya çıkması çözümsüz problemleri ve sürtüşmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu aslında futbolun Türkiye’deki gelişiminin ve kurumsallaşmasının da bir göstergesi sayılabilir. Kulüp sayısının artması ile ligi oluşturan takımlar arasında ve bu ligin dışında kalan yeni kurulan kulüpler arasında sorunlar hep olmuştur. Bu sorunlar, sürtüşmeler ve rekabetlerin tarihi hakkında mufassal bir bilgiye ne yazık ki sahip değiliz. Elimizde ancak bir takım hatıralara dayanan aktarımlar vardır. Bunlardan anlaşıldığı kadarıyla tüm organizasyon ve ilişkilerin kulüplere dayanması bunlar arasındaki küçük sorunların ve rekabetlerin lig yapısını derinden etkilemesini de beraberinde getirmiştir. Bundan dolayı 1910 senesiyle birlikte karşımıza yeni bir lig örgütlenmesi, İstanbul Futbol Kulüpleri Ligi çıkmaktadır. Bu dönemde Moda, Kadıköy Union, Fenerbahçe, Galatasaray, Elpis (Rum Takımı), Strugglers, İmogen, gibi ilk öncü takımların ardından Beşiktaş, Beykoz, Süleymaniye, Anadolu, Türk İdman Ocağı, Hilal, Nişantaşı, Türk Gücü, Analoluhisarı, Telefoncular, Ramblers, Darüşşafaka, Darülmuallimin, Progrés, Sanayi Futbol, Altınordu gibi birçok yeni futbol takımının ortaya çıktığına şahit olmaktayız. Ancak bu yeni örgütlenme ve daha sonra kurulacaklar da kulüpler arası sürtüşmeleri ve bazı takımların lige kabul edilmemelerini engelleyememiş ve bu ilk doğuş yılları hep bir karmaşa arz etmiştir. Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki o ünlü ezeli rekabet bu günlerde doğmuş ve zamanın futbol camiasının en önemli unsuru olarak sivrilmiştir. Bu mücadelelerin sonucunda kâh Fenerbahçe, kâh Galatasaray ligin dışında kalmak zorunda kalmıştır. Hatta öyle ki daha sonra oynandıkları güne göre adlandırılan iki ayrı lig, Cuma Ligi ile Pazar Ligi bile beraber var olabilmiştir. Bu durum aslında, ilk yıllarda futbolun tamamen kulüplerin iradesi altında, futbolcuların kulüplerin başlıca unsurları olduğu yılların getirdiği özerk ve bağımsız yapının bir yansımasıdır.

 

Futbolun Sadece Futbol Olmamaya Başlaması ve Siyaset

Futbolun önemli bir toplumsal olgu olarak ortaya çıkmasının ve öneminin artmasının en önemli ispatlarından birisi yönetici elitlerin futbol ile ilgilenmeye başlamalarıdır. Ya da yaygın deyimiyle söylersek “futbola siyaset karışmasıdır.” Futbola siyasetin karışması diğer coğrafyalardan örneklerin de gösterdiği gibi evrensel bir olaydır. Kitleleri peşinden sürükleyen bir olgunun, kitle siyasetinin doğduğu yılarda siyasi elitlerin ve politik örgütlenmelerin dikkatini çekmemesi zaten beklenilemez. Lakin en bilinen örnekleri; İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Altınordu kulübünü, Talat Paşa’nın başkanlığa gelmesiyle açıktan desteklemesi ve Karşıyaka’nın Hürriyet ve İttilaf ile olan ilişkisini bir kenara bırakırsak, futbol-siyaset ilişkisi hakkında çok şey bildiğimiz söylenemez. Ancak yine de belirtmek gerekir ki bir bütün olarak zamanın futbol dünyası ve oluşmaya başlayan yeni çatı örgütlenmeleri temelde özerkliklerini korumuşlardır. Zaten zaman içerisinde Cumhuriyet’in kurulmasına kadar geçen yılların toplumu yoran savaşlar ve toplumsal çalkantılarla geçmesi futbola da yansımış, diğer birçok alanda olduğu gibi bu alanda da bir duraksama yaşanmıştır.

 

Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı ve Futbol Federasyonu

Futbol Federasyonu’nun tarihte izi sürülürken kafa karışıklığına yol açacak bir durum söz konusudur. Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (TİCİ) teorik olarak bir çok-sporlu üst kurum girişimi olarak ortaya çıkmıştır. Futbol Federasyonu da bu kurum içerisinde bir alt organizasyon olarak oluşturulmuştur. Ancak şu da bir gerçektir ki TİCİ’yi oluşturan irade yine futbol kulüpleri olmuş ve bu örgüt de ilk başlarda asıl itibariyle bir futbol organizasyonu olarak ortaya çıkmış ve çalışmıştır. Bundan dolayı ilk adımları Yusuf Ziya Öniş, Ali Sami Yen, Burhanettin Felek ve Nasuhi Baydar’ın attığı TİCİ’nin ilk önemli toplantısı 26 Haziran 1920 tarihinde Kadıköy Union Club’da, kulübün yöneticileri arasında yapılmıştır. Bu yılın Eylül ayında yine aynı yerde müzakerelere devam edilmiş, yönetmelik tartışmaları, ilk geçici kurulların oluşturulması ve Dahiliye Nezaretine başvurulması ise 1921 senesi içerisinde olmuştur. Dahiliye Nezaretine yapılmış olan başvurunun 22 Mayıs 1922 yılında tasdik edilmesi ile birlikte ilk TİCİ toplantısı 14 Temmuz 1922 tarihinde Fenerbahçe kulübünde yapılmıştır. Daha çok futbol kulüplerinin iradesi sonucu tecelli eden bu organizasyonun içinden de 24 Ağustos 1922 günü Muvakkat (geçici) Futbol Federasyonu kurulmuştur. Yine mahiyeti hakkında ayrıntılı bir bilgiye sahip olmadığımız kulüpler arası çekişmeler neticesinde TİCİ 1923 yılında yeniden yapılandırılmış, Şubat 1923 ayı içerisinde yapılan tartışma ve görüşmeler neticesinde 16 Şubat 1923 tarihinde yeni nizamname oluşturulmuştur. Bunun neticesi olarak da Futbol Federasyonu 13 Nisan 1923 tarihinde kurulmuştur. Görüleceği üzere TİCİ’nin kendisi bir futbol organizasyonu olarak ortaya çıkmaya başlamış ve kuruluşu 1920 senesinde 1923 senesine kadar sürmüş ve çeşitli veçhelerden geçmiştir. Futbol oyunun gerçek özneleri kulüpler bu örgütlenme ile bu oyun üzerindeki etkilerini ve TİCİ’nin kendilerine dayanan özerk yapısını sürdürmüşlerdir.

 

Tarihi Yazılmamış Büyük Tarih

Yukarıda da belirtildiği gibi futbol tarihimizin başlangıçları Cumhuriyet öncesine uzanmakta ve futbola dair ve bugüne miras kalmış birçok örgütlenmenin tarihi geçtiğimiz yüzyılın başlarına gitmektedir. Futbolun Türk kamuoyundaki en önemli sosyal olgulardan biri olduğu da düşünülürse, onun bu zengin geçmişi ve tarihi hakkında ciddi çalışmaların azlığı dikkat çekicidir. Bugüne kadar yapılmış ve daha çok hatıralara, anılara, kişisel gözlemlere dayanan birkaç değerli öncü çalışmanın arkasından, ciddi, analitik ve birincil araştırmaya dayanan çalışmanın gelmemiş olması ilginçtir. Halbuki, bu toplumun tarihinin önemli bir parçası olan futbol ve onun kurumlarının yaşanmış tarihi bizlere bir şeyler söyleyebilmek için yazılmayı bekliyor. Bunun yanında bu yazıya da kaynaklık eden şu değerli çabaları anmamak haksızlık olur: Kurthan Fişek, Spor Yönetimi, (İstanbul: 2003) ve 100 Soruda Türkiye Spor Tarihi, (İstanbul: 1985); Vala Somalı, Beşiktaş Tarihi, (İstanbul: 1978); M. Ali Oral, Türkiye Futbol Tarihi, (İstanbul: 1954); Ergun Hiçyılmaz, Türk Spor Tarihi, (İstanbul: 1974); Ali Rıza Ertuğ, Türkiye Futbol Tarihi, (Ankara: 1977); Rüştü Dağlaroğlu, Fenerbahçe Tarihi, (İstanbul: 1957); Rüştü Dağlaroğlu ve Haluk San, Türk Futbol Tarihi, (Ankara: 1960); Cem Atabeyoğlu, Spor Ansiklopedisi, (İstanbul: 1972).

23 Kasım 2004 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

1908 Devrimi ve Meydan Adlarının Değişimi

by Y. Doğan Çetinkaya 21 Aralık 2003
written by Y. Doğan Çetinkaya
21 Aralık 2003 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Hüseyin Cahit Yalçın

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Haziran 2002
written by Y. Doğan Çetinkaya

Türk basın tarihinin en keskin kalemlerinden biridir Hüseyin Cahit. Kalem oynatmaya başladığı Servet-i Fünun günlerinden Cumhuriyet yıllarına kadar en keskin ve ateşli polemiklerin başlatıcı ve kahramanı olmuş, “Batılılaşmanı”nın amansız taraftarlığını yapmıştır. Adıyla birlikte anılan gazetesi Tanin’de bir dönemin en önemli siyasî organı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarını Cemiyetin resmî organlarından daha radikal bir şekilde savunmuştur. Türk kimliğinin kamuoyunda yaygınlık kazanmasında önemli çabaları olmuştur. Meclis başkanlıkları, milletvekillikleri yapmış, birçok resmî görevde bulunmuş Hüseyin Cahit’in asıl etkili olduğu alan hep basın olmuştur. Entelijansiyanın önde gelen bir mensubu veya bir Orta Katman Aydın olarak kanaat önderi olarak zamanında çok etkili bir şahsiyet olmuştur.

22 Haziran 2002 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

Orta Katman Aydınlar ve Türk Milliyetçiliğinin Kitleselleşmesi

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Haziran 2002
written by Y. Doğan Çetinkaya
22 Haziran 2002 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Akademik

İstanbul’da 1908 Seçimleri

by Y. Doğan Çetinkaya 22 Mayıs 2001
written by Y. Doğan Çetinkaya

İttihat ve Terakki’ye Muhalif Serbesti gazetesinin pencesinden 1908 seçimleri, politik örgütlenmeler ve cemaatler

22 Mayıs 2001 0 comments
FacebookTwitterPinterestLinkedinWhatsappCopy LinkEmail
Newer Posts
Older Posts

Recent Posts

  • İlksel Birikim, Proleterleşme, Gençlik ve Gençlik Hareketleri
  • Sıra İktisadi Zaferde – İzmir’de İlk Türkiye İktisat Kongresi ve Sergisi
  • Τι κρύβει το δόγμα της «Γαλάζιας Πατρίδας» και πώς βλέπουν οι Τούρκοι τη σχέση με τη Λιβύη
  • Referandum net bir sınıfsal yarılmayı açığa çıkartabilir
  • Toplumsal Hareketlerin Asrı

Recent Comments

Görüntülenecek bir yorum yok.
  • Twitter
  • Youtube
  • Email

www.dogancetinkaya.com

Y. Doğan Çetinkaya
  • Kitap
  • Makale
    • Akademik
    • Siyasi/Güncel
    • Futbol Tarihi
    • Çeviriler
  • Röportaj
    • Yapılanlar
    • Yaptıklarım
  • Video
    • Akademik
    • Siyasi/Güncel
    • Özgür Üniversite
  • Radyo
    • Açık Radyo Programları
    • Karşı Radyo Programları
    • Katıldıklarım
  • Müze-Sergi
  • Etkinlikler